Yol bitti…

Endonezya’nın Sumba adasındaki Bwanna plajından, bakmaya doyamayacağınız bir gün batımı fotoğrafıyla yazıya başlıyoruz…

  • T. AKMAN

Son 20 yılda biz ekonomik, sosyal, kültürel, özgürlüksel, yani hemen hemen aklınıza gelen her alanda, güçler ayrılığının yok edilmesine paralel bir şekilde ivmelenerek dibe doğru giderken, Endonezya da yıllarca ülkeyi soyup soğana çeviren tek adam rejiminden kurtulup, yeniden kurduğu aksak demokrasisini olgunlaştırma çabası ile birlikte dipten gelip bizi geçti ve farkı açıyor.

Kasım 2000’deki sıkıntılar sonrası artçı olarak geleceği kesin olan Şubat 2001 krizi patlamadan önce, dolar kuru 0,66 seviyesinde idi ve yatay bir seyir izliyordu.

Ancak içerideki kısır siyasi çatışmalar ve kötü siyasetçiler, Türkiye’nin bağıra bağıra gelen krize hazırlıksız yakalanmasına neden oldu. Dolar kuru bir anda 1,45’e fırladı.

ABD için yeni Ortadoğu petrolleri stratejisinde Türkiye çok önemli bir piyon olduğu için hemen müdahale edildi. Devreye IMF, Dünya Bankası ile Kemal Derviş sokuldu ve kemer sıkılarak ekonomi hızla yeni bir raya oturtuldu.

Dolar yükselişini durdururken, ABD’nin çıkarlarına uygun bir politik ortam yaratılarak seçimlere girildi. Plan tıkır tıkır işliyordu. Kasım 2002’de dolar kuru 1,67’deydi ve Türkiye’ye yabancı yatırım yağması için düğmeye basıldı.

IMF eliyle hazırlanan ve ABD destekli politikayı hiç bozmadan kaymağını yiyen yeni hükümet için artık her şey dolar kuruydu, zira uygulanan etkili para politikası ile TL değer kazanmış ve 2005 sonunda 1,3 seviyelerine kadar gerilemişti, hatta 2007 sonundaki genel seçim hazırlıklarında yatırım musluklarının iyice açılması ile 1,1’i gördü.

Sonrası malum; yeni seçimden güçlenerek çıkan hükümet “ben bu işi biliyorum” diyerek o parayı sağlayan “dış mihraklara” posta koymaya başladı ve borç para ile zenginleşme girdabına girdi.

Gelen tüm parayı beton rantına ve malum çevrelere akıtmaya başlayınca, hiç başımızdan eksik olmayan “dış mihraklar” sayesinde önce 2009 krizi bizi tam göbekten “teğet geçti”. Sonrasında ordunun güçsüzleştirilmesi, tarikat hesaplaşmaları, terör örgütleri vb. derken, hesapsız harcamalar yapan ve üretmeyi bırakarak tümüyle tüketim ve ithalatla yaşayan bir ülkeye dönüşünce dolar bugün 7,55’e geldi, Türk lirası eridi ve dış borçlar uçtu gitti.

Tefeci Çin, kendi bekası tehlikedeki Katar ve IMF dışında borç alacak kimse kalmadı, ekonomi çöktü ve artık yıl sonunda çift basamaklı dolar kurunun dahi kimseyi şaşırtmayacağı bir noktaya gelindi.

Zira artık ekonomi değil, sadece dolar kurunun cahil halktaki yansıması kontrol edilmeye çalışılıyor.

Ancak yılların hatalı uygulamalarının ve algının sonuna geldik, yol bitti. Bu ısrar devam ederse, yol bitince ne olduğunu görmek için Arjantin ve Venezuela örneklerine bakılabilir.

Ne yazık ki CoVID-19’a yaklaşımımız da ekonomiye yaklaşımımıza paralel ilerliyor ve sorunu çözmeden, semptom ve sonuç gizleyerek varacağımız yer birebir aynı. Bu cehaletten ve yanlıştan acilen dönmemiz gerekiyor; zira artık insanların sadece ekonomik durumları değil, gelecekleri ve hayatları tehlikede.

Bakınız 300’den fazla etnik kökenden 700’den fazla dil konuşan bir toplum olan, ortak paydası bizden çok az olan Endonezya bizden zengin değil, insanları bizden akıllı ya da becerikli değil, herhangi bir konuda bizden daha iyi değil ama en azından kırsaldaki insanları bizden çok daha mutlu ve gelecekten umutlu yaşıyor.

TÜİK’in sağladığı Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi’ne göre ülkemizde şehirleşme oranı yüzde 92,8 iken, Endonezya’da yüzde 56. Bizde gerçek işsizlik rakamlarını kimse bilmiyor ama 62 milyon çalışabilen içinde, çalışan sayısı sadece 25 milyon olduğuna göre gerçek işsizlik yüzde 50’nin üzerinde. Endonezya’da ise yüzde 5.

Keza bizde Kasım 2002’de yüzde 31,77 seviyesinde olan, bugün yüzde 12 civarlarında açıklanan enflasyonun gerçeğini kimse bilmiyor ama halka gerçek yansıması yüzde 30 – yüzde 50 aralığında tahmin edilirken, Endonezya’da 25 yıllık kalkınma planına uygun olarak yüzde 3 altında seyrediyor, hatta CoVID-19 nedeni ile Ağustos ayında yıllık enflasyon yüzde 1,32’ye düştü!

Ama belki her şeyden önemlisi, ülkenin geleceğinin sahibi halen Endonezya halkı; ülke satılmadı, rant için “çılgın proceler” peşinde gelecek birkaç neslin tüm gelirine ve tüm yaşamına şerh konmadı.

Bu nedenle de Endonezya rupisi Türk Lirası karşısında, son 18 yılda 3 kat değerlendi; ya da daha doğrusu rupi kıpırdamadı da lira eridi gitti.

20 yıl önce bizden fersah fersah geride olan Endonezya, nasıl oluyor da bu kadar kısa bir sürede bizim önümüze geçebiliyor?

İkinci Dünya Savaşından beri var olan ve sadece 22 yıldır tanıdığı parlamenter demokrasiyi halen ayağa kaldırmaya çalışan bir ülkeye karşı bu kadar geriye gidebilmek ayrı bir başarısızlık öyküsü.

Farkı yaratan, 1967’deki darbeden 1998’deki halk ayaklanmasına kadar 31 yıl boyunca ülkeyi tek adam olarak yöneten ve bu dönemde en az 31 milyar doları hortumlayan Suharto’nun ve hepsi biat karşılığı atanmış sözde siyasetçilerin istifa ettirilerek yeniden çok partili demokrasiye ve güçler ayrılığına dönülmesi sayesinde asgari de olsa bir denetim oluşturulabilmiş olması.

Bu yeni dönemde benimsenen 25 yıllık mali disiplin programının kesintisiz uygulanması da bu başarıyı hazırladı ve biz ağaç kovuğu-buzdolabı polemiklerinde uyutulurken atı alan Üsküdar’ı geçti.

Üç beş kişinin zenginleşmesi için koskoca bir ülkenin geleceğinin ipotek altına alınmasının sonuçlarını torunlarımız bizden de ağır hissedecek. Bugün ülkesindeki tüm olumsuzluklara rağmen Putri virüse bizden, Putri’nin çocukları geleceğe bizim çocuklarımızdan çok daha umutlu bakıyorsa, şapkamızı önümüze koyup düşünme zamanı gelmiş demektir.

Önümüzdeki dönemde virüsün en kolay yayılacağı yerler özellikle (açarlarsa) metropollerdeki okullar, toplu taşıma araçları, ofisler, konserler, spor müsabakaları, Formula 1 yarışları gibi toplu etkinlikler, özetle kalabalığın olduğu her yer…

Dikey yerleşkelerde (apartman) virüs bulaş riski, müstakil evlere kıyasla oldukça yüksek olduğu gibi, şehir merkezlerindeki evlerde yaşayanların riski de kırsaldaki evlerde yaşayanlara kıyasla oldukça yüksek. Bu nedenle de önümüzdeki hastalık dönemini kırsalda geçirebilme şansı olan herkes kendi başının çaresine bakıyor olsa da uzun dönemde bu tür virüslerden korunabilmek için dikey kentleşmeden vazgeçerek, kırsala geri dönüşe başlamamız gerekiyor.

Tüm ülke nüfusunun İstanbul’a, Jakarta’ya, São Paulo’ya, Moskova’ya, Kahire’ye taşınmaya devam etmesi, hem doğa için sürdürülebilir değil, hem de pandemiler başta olmak üzere onlarca farklı potansiyel kaynak kullanım ve sürdürülebilirlik sorununa çanak tutuyor.

Köylünün kalkındırılması, tarımın ve üretimin teşvik edilmesi ve toprak, arsa rantçılığının yok edilmesi, geleceğe güvenle bakabilmenin tek gerçek yolu.

Bu betonlaşma ve şehirleşme devam ettikçe, yangınlar, kasırgalar, depremler, pandemiler ve tüm olası doğal afetler giderek daha ağır sonuçlar doğururken, doğa zehirleniyor, yansıması olarak tüm yaşamlar ve nihayet zincirin en üzerinde yer alan insan zehirleniyor.

Tüketim toplumundan üretim toplumuna geri dönüş ile köye geri dönüşün desteklenmesi ve gerekirse teşvik, hatta sübvanse edilmesinin sonuçları üreten, daha az tüketen, daha küçük ama daha mutlu, daha huzurlu, daha sağlıklı yaşamlar olacaktır. Pandemiye karşı zafer de kırsaldan başlayarak, insan insan, hane hane, köy köy, kasaba kasaba kazanılacak.

Şehirlerde ise CoVID-19, CoVID-20, CoVID-21, vs. asla bitmeyecek, sadece bugünleri unutacağız ve durumu içselleştireceğiz.

Hatırlatayım; dünyada yıllardır her gün yaklaşık 1200 (DSÖ tahmini 800-1800 arasında bir yerde) kişi gripten ölüyor; yüzde 45 başarılı kabul edilen aşılarla bu rakamı neredeyse yarı yarıya tutuyoruz diye düşünebiliriz.

İki sene sonra kısaca CoVID ya da sadece “korona” olarak adlandıracağımız virüs ise gripten daha öldürücü. Yavaş yavaş netleşen rakamlar gripte binde 1 olan ölüm oranının COVID-19 için binde 4 civarında olduğunu gösteriyor. Aşıda da gribe benzer bir başarı yakalarsak, aşı bulunduktan sonra ve gerçek bir ilaç bulunana kadar (yüzlerce yıldır gribe karşı bir ilaç bulunamadı), bundan sonra nefes alacağımız her gün dünyada kabaca 3 bin-8 bin arası insanı CoVID’e kaybedeceğimizi göreceğiz.

Bugün bunca tedbire ve yalan yanlış sayı servislerine rağmen resmi rakamlara göre her gün ortalama 5 bin 500 kişi kaybediyoruz. Bu hafta dünyada 1 milyon ölü barajı geçilecek, ama gerçekte çoktan geçildiğini hepimiz biliyoruz.

İlk etapta virüsün kolaylıkla öldürebileceği insanları kaybedeceğiz; bu havuz daraldıkça ve herkesin azar azar virüse maruz kalarak geliştireceği kısmı bağışıklıklar ve belki aşılar devreye girdikçe, hayati tehlikede olan insanların sayısı azalmaya devam edecek.

Sonrasında akıllanan gruplar aşırı kilolardan kurtulmanın, virüse karşı risk faktörlerini azaltmadaki en büyük faktör olduğunu giderek büyüyen sayılarda algılayarak daha iyi beslenecek ve Putri ile Ndelu gibi vücutlara kavuşmaya başlayacaklar.

Sonrasında bedensel iyileşme, ruhsal iyileşmeyi tetikleyecek ve CoVID hayatın bir parçası haline geldikten sonra, bugün yaşanan süreçler tarihte unutulmaya terk edilecek ve yine herkes ezberlediği ve sadece ara verdiğini düşündüğü hayata dönmeye çalışacak.

Bazı şanssız insanlar elbette bunu başaracaktır, ancak hayat artık aynı hayat olmayacak. Aşıya, hastanelere ve merkezi hükümetlere güvenerek bu sürecin aşılarak eski normale dönüleceğini ummak sadece bir boş bekleyiş.

Hayatlarımızı değiştirmek ve doğaya adapte olarak yeni yaşamlar kurmak zorundayız. Zira doğayla uyumlu yaşamlar kurmak afetlerden korunmanın ilk kuralıdır…

“Büyük şehirlere bağlanma, öyle bir şehre yerleş ki, küçük olsun fakat bizim olsun. Sokaklarında tanımadık yüz, ensesine şamar atmayacağın kimse dolaşmasın.” – Bedri Rahmi Eyüboğlu (d. 1911 ya da 1913-21 Eylül 1975)

Bu yazıdan önceki bağlantılı üç yazı için sırasıyla tıklayın: 1. Putri’nin bilezikleri, 2. Bir Müslüman ülke hikayesi…, 3. Kötü yaşamak…

Son Haberler

“Ya canımızı alacaksınız, ya hakkımızı vereceksiniz!”

Karaman Ermenek’te ödenmeyen maaş ve tazminat hakları için Ankara^’ya yürüyüş başlatan maden işçilerinin direnişi büyüyor. İşçiler haykırıyor: Ölmek var, dönmek yok! RED Haber - Soma’dan...

İstanbul’da müthiş “çay keyfi”!

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) İstanbul’da pandeminin ekonomiye olan etkilerini değerlendiren bir rapor hazırladı. Veriler, ülkeyi “şirket gibi” yöneteceğini iddia eden iktidarın “çayları bile şirketten"...

İskenderun’da çatışma ve patlama

Hatay İskenderun'da kent merkezinde şüpheli iki şahıstan biri kendini patlattı, diğerinin ise polis tarafından öldürüldü. Şüphelilerin kimlikleri henüz belli değil. RED haber - İskenderun kent merkezindeki...

“Avrupa’yı dürbünle görürsünüz!..”

Avusturya ve İtalya'dan Tayyip Erdoğan'a sert tepki geldi: "Hakaret etmeden konuş, ortak dünyamızdan iyice uzaklaştınız..." RED haber - Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip...

‘Canlı bombalar’ geri mi döndü?

Hatay'ın İskenderun ilçesinde büyük bir patlama gerçekleşti. Bir 'canlı bomba'nın kendisini patlattığı öne sürülüyor. RED haber - İskenderun kent merkezindeki Fener Caddesi’nde bu akşam büyük...