Yeşil salata

Alman emperyalizminin güzel yüzü: Yeşiller Partisi

  • SERDAR KAZAK

“Ben Yeşillerin kazandıkları ivmeyle yükselmeye devam edip, eylül ayındaki federal seçimlerden Hristiyan Demokratların bir kaç puan önünde birinci parti olarak çıkacağını tahmin ediyorum. Bu durumda Yeşillerin federal başbakanlık koltuğunu Merkel’den devralması en güçlü olasılıktır.”

Bu cümle gazete.red’de yayınlandığında tarihler 2 Nisan’ı gösteriyordu. Bu görüş o tarihe kadar muhtemelen dünyanın hiç bir dergi ya da gazetesinde bu denli net bir şekilde yazılmamıştı ve Alman Yeşiller Partisi Hristiyan Demokratların çok gerisinde ikinci partiydi.

O günlerde bu görüşümü söylediğimde Almanya’daki arkadaşlarımın hemen tamamı başını iki yana sallayarak “Hiç sanmam” biçiminde yanıtlamış; hatta kimileri, “Sen yine çok fazla bilim kurgu okudun galiba” biçiminde resmen dalga geçmişti.

Aradan sadece bir buçuk ay geçtikten sonra Alman devlet televizyonu ZDF’te yayınlanan “politik barometre” adlı programda Yeşiller Partisinin bir puan farkla da olsa önde olduğu haberi çıktı.

Burada bizim nasıl isabetli tahminler yürüttüğümüzü ya da başka herkesin nasıl ters köşeye yattığını anlatıp duruma sevinmek gibi bir niyetimiz yok. Amacımız bu gelişmenin Almanya ve Avrupa açısından ne anlama geleceği ya da jeostratejik sonuçlarının neler olacağı konusunda tahmin yürütmek.

…..

Önce Yeşillerin evveliyatına kısaca bakalım.

70’lerin başında Batı Avrupa’da özellikle de Almanya’da üretkenlik daha önce olmadığı kadar yükselmişti. Bu durum işçi ücretlerinin, dolayısıyla da işçi sınıfının yaşam düzeyini tarihte olmadığı kadar yükseltti. Bu nicel gelişme işçi sınıfının tavırlarında nitel bir muhafazakarlaşmayı beraberinde getirdi ve sosyalistlerin bu coğrafyada işçi sınıfını örgütlemesi uzunca bir süre için olanaksız hale geldi.

Bu durum solun, özellikle de gençliğin bireysel şiddete yönelmesine neden oldu. Kızıl Ordu Fraksiyonu ve benzeri silahlı hücresel örgütler ortaya çıktı.

İşçi sınıfı ile solun birbirinden uzaklaşması üretimde ve gelirlerdeki artışın bir sonucuydu. Bunun bir diğer sonucu ise çevre kirlenmesinin ilk defa bir sorun olarak ortaya çıkması oldu. Doğanın kapitalizmi taşımakta güçlük çektiği az çok anlaşıldı.

70’lerin sonuna gelindiğinde çevre konusuna duyarlı ve ilke olarak sol görüşlü genç bir kitle vardı. Bu kitlenin çekirdeği ise 1980 yılının ocak ayında o zamanın Yeşiller Partisi’ni kurdu. Sınıfsal açıdan, başlangıçta parti tabanı daha çok üniversite öğrencilerinden ve akademisyenlerden oluşuyordu. Az sayıda işçi, daha az sayıda işsiz ve daha da az sayıda emekli de mevcuttu.

Partinin omurgasını oluşturan sol kadro başlangıçta çevre sorunu ile kapitalizm arasındaki ilişkiyi görece sağlıklı bir şekilde tahlil etti. Çevre sorununun kapitalist üretim koşullarında çözülemeyeceği konusunda net analizler sundu. Ayrıca bir NATO üyesi olarak dünya barışını savunmanın da olanaksız olduğu net bir şekilde ortaya koyuldu ve en kısa zamanda NATO’dan çıkılması programa alındı.

Ancak zaman içinde partinin sosyal demokratlarla koalisyon kurabilecek oy oranlarına ulaşması ve sosyal demokratların Yeşiller’den öze ilişkin tavizler talep etmesi bu tür radikal analizlerin tamamının geri plana itilmesine neden oldu. Kendisini “realo” (ya da gerçekçiler) diye niteleyen sağ kanat etkinliğini artırdı ve parti hızla sağa kaydı.

Parti içindeki sosyalist kesim kısmen dönüşüme ayak uydurdu; kısmen de tasfiye edildi.

Sonuçta Yeşiller partisi kendi omurgasını kendi eliyle tasfiye etmiş oldu. Çevre kirlenmesi artık kapitalizmin doğal bir sonucu değildi. Bireylerin yaşam biçimlerine indirgenmiş, organik gıdalarla ve bisiklete binerek çözülebilecek bir fenomendi. Kapitalizme asla ters düşmeyen konformist bir mantık giderek belirleyici hale geldi.

Bu arada tabandaki çoğunluğu oluşturan öğrenci kitlesi de mezun olmuş, dolgun maaşlı işlere girmişti. Partinin üst kademelerindeki dönüşüm seçmen tabanında da gereken yansımayı buldu.

Kuruluş sürecinde parti içindeki sol gruplar arasında en çok dikkat çekeni Kommunistischer Bund (Komünist Birlik ya da kısaca KB) adlı maocu gruptu. KB özellikle de Baden Württemberg eyaletinde güçlü bir gruptu.

Baden Württemberg Audi, Bosch, Mercedes, Porsche gibi hafife alınması olanaksız teknoloji devlerinin merkez ofislerinin bulunduğu bir sanayi bölgesi. Böylesi bir coğrafyada Maoist bir köylü devrimi hayal etmek bir süre sonra absürd gelmiş olmalı ki, eski KB taraftarları bir süre sonra sağa savruldu ve Yeşiller partisinin en sağ kanadını eski KB taraftarları oluşturdu.

Bu eski Maoculardan birisi de günümüzde Baden Württemberg eyaletinin başbakanı Winfried Kretschmann. Kendisi çevreci olduğundan makam arabası olarak yeşil renkli bir Mercedes’e biniyor!

Bir politikacının portresi

Yeşillerin bu dönüşümünden söz ederken bu partinin artık sembolleşmiş, neredeyse bayraklaşmış bir politikacısından da söz etmeden geçmek istemiyorum. Okuyucuyu sıkmamak açısından sınırlı tutacağım.

Bu politikacı Josef Martin Fischer adlı eski bir anarşisttir. Onu kimse Josef Martin adıyla tanımaz. Kendisi çok ilginç bir adamdır. Hiçbir zaman bir teorisyen olmamıştır. Ama her şeyi bilir. Bir ihtimal teoriye kafa yormayı da gereksiz bulur ve tüm yaşamında bir kez bile kitap okumaya zaman ayırdığını sanmıyorum.

Kayıtlara göre ilkokuldan sonra bitirebilmiş olduğu tek okul Franfurt belediyesinin taksi sürücüsü kursudur.

İnanılmaz iyi bir pazarlamacıdır ama. Neyin para edeceğini neyin etmeyeceğini içgüdüsel olarak hisseder. Kendi adını bile pazarlamayı çok iyi bilen bir adamdır. Anarşist bir gençten çok bir Nazi generalini anımsatan Josef Martin Fischer, adını mahkeme kararıyla değiştirip daha çok sempatik bir kediyi anımsatan Joschka Fischer adını alması cilalayıp pazarlama konusundaki üstün yeteneğinin en iyi göstergelerinden birisidir.

Ulrike Meinhof’un cenazesi kaldırıldığı gün Frankfurt’ta polisle çıkan çatışmada bir polisin kafasına kaldırım taşı atarken çekilmiş fotoğrafı vardır. Bu fotoğrafta kafasındaki motosiklet kaskına rağmen yüzü en ufak bir şüpheye yer vermeyecek kadar belirgindir. Yıllar sonra bu fotoğraflar basında yayınlandığında arkadaş önce hiç ses çıkartmamış, sonra da bir demet çiçek alıp o polisin evine özür dilemeye gitmiştir.

Tarihin bir ironisidir ki, yaklaşık 25 yıl sonra gösteri yürüyüşleri sırasında bırak motosiklet kaskını; şapka giymeyi bile yasaklayan kanun metninin altında yine Joschka Fischer’in imzası vardır.

Tarihsel bir ironi ya da trajedi olarak söyleyelim: Bu fotoğrafları yayınlayan gazeteci Bettina Röhl o gün cenazesi kalkan Ulrike Meinhof’un kendi öz kızıdır.

O bir zamanlar polis döven anarşist genç 1998’de Yeşiller partisinin ilk federal dışişleri bakanı olarak işe başlarken basın toplantısında kendisine yöneltilen, “Yeşillerin dış politikası nasıl olacak?” sorusuna “Yeşillerin dış politikası yoktur, Almanya’nın dış politikası vardır” diyecek kadar omurgasız bir adam haline gelmiştir. Bu en azından dürüst bir tavırdır.

Gerçekten de kuruluş ilkelerinin başında savaş ve NATO karşıtlığı olan Yeşiller partisinden seçilen ilk dışişleri bakanı olarak göreve başladıktan sadece dört ay sonra Almanya’yı Hitler’in ölümünden sonraki ilk savaşa sokan da bizzat odur.

Günümüzün Yeşilleri: Alman emperyalizminin güzel yüzü

Yeşillerin geçmişine dair koca bir tarih romanı yazmak olasıdır ancak yazımızın sınırlarını aşacaktır. Bu nedenle evveliyat konusunu burada kapatıp biraz da günümüzden söz edip yazıyı bitirmek istiyorum.

Parti günümüzde moda olduğu üzere iki eş başkan tarafından yönetilmektedir. Son çeyrek yüzyıl içinde parti kendisini politik yelpazede ne sağ ne sol ama yeşil yol biçiminde soyut bir yere sabitlemeyi başarmıştır.

Ekonomik programı neredeyse fanatiklik derecesinde neo liberaldir. Seçim programları çalışanların hak ve ücretlerinde yapılacak bir iyileştirme konusunda kelime dahi etmemektedir. Şu andaki çalışma yasalarındaki bütün işçi düşmanı maddeler de onların koalisyon ortağı oldukları 1998-2005 döneminden kalmadır.

Dostlar alışverişte görsün babından küresel ısınmaya karşı alınacak önlemlere (daha çok da dileklere) dair bir kaç laf edilmiştir ancak örneğin özel otomobile dayalı trafiğin azaltılması için ne yapılacağı bir sırdır. Somut bir şekilde destekleneceği ilan edilen bir elektro otomobil konusu vardır -ki burada otomotiv endüstrisine müjdesi verilen bir sübvansiyon daha da açıkçası gönderilen bir öpücük söz konusudur. Ancak bütün uzmanların raporları elektro otomobilin küresel ısınmaya ya da karbondioksit salımına olumlu bir etkisi olmayacağı yönündedir. Bu raporlar ya “çok iyi” bulunup bir daha geri açılmamak üzere rafa kaldırılır ya da hiç duymamış gibi davranılır.

Kömür santrallerine karşı yapılan yürüyüş ve eylemlere milletvekilleri tam kadro gider resim çektirip sonra ortalıktan kaybolurlar. Ancak aynı kömür santrallerinin çalışma sürelerini uzatmak için parlamentoda oylama yapılırken aynı milletvekilleri tam kadro kabul oyu verir.

Dış politikada bir zamanlar utana sıkıla atılan militarist adımlar artık açıktan bando eşliğinde atılır. Partinin resmi görüşü ulusal Alman ordusu ve NATO’ya paralel bir Avrupa ordusu kurulması ve askeri konularda çekingen olunmaması yönündedir.

Partinin başbakan adayı Annalena Barebock twitter hesabından yaptığı açıklamada kendilerinin seçilmeleri halinde “Demokratik ülkelerin demokrasi karşıtı ülkelere karşı verdiği mücadelede Almanya’nın en aktif şekilde görev alacağını” açıklamıştır ki ABD’ye ve NATO’ya verilen bu mesajı “Alman topraklarındaki en güvenilir müttefikiniz biziz. Bizi seçin!” biçiminde sadeleştirebiliriz.

Partinin diğer eş başkanı Robert Habeck de bu konuda geri kalmaz. Yeşillerle koalisyona gidecek her partinin ön koşul olarak NATO’ya bağlı olduğunu açıklamak zorunda olduğunu belirtmiştir.

Buradan, gelecek hükümetin ABD’nin izin verdiği ölçüde emperyalist sofrada uygun bir yer almak istediği sonucunu çıkartabiliriz. ABD’den alınacak izin belgesinin Rusya’ya karşı daha yüksek bir sesle bağırıp çağırmak için kullanılacağını da düşünebiliriz.

Yeşiller Northstream 2 projesinin durdurulması talebini sıkça tekrar etmektedir -ki aslında burada Rusya karşıtlığını da net olarak görmek mümkündür. Gazetelerin arşivleri partinin bu yönde yaptığı açıklamalarla doludur. Aslına bakılırsa dört işlemi bilen bir insan Northstream’e şu ana kadar harcanmış olan parayı tamamlanması için gereken parayla karşılaştırıp, bu projenin şu anda durdurulmasının tamamlanmasından daha pahalıya geleceğini görebilir. Ancak Yeşillerin üst düzey yöneticileri bu tür detaylara genellikle kafa yormadıklarından şimdilerde -gerçekten inanarak- hayal ettikleri radikal demokrasi uğruna bu projeden vazgeçilmesini talep etmektedirler.

Ancak ben hükümetlerden bağımsız işlev gören dışişleri uzmanlarının bu konuda bu kadar duygusal takıldıklarını sanmıyorum. Ayrıca Yeşiller partisi geçmişte de defalarca karşı ya da taraf olduğu birçok şeyi seçildikten sonra unutmuş ve söylenenlerin tam tersini yapmıştır. Bu nedenle seçildikten sonra Northstream konusunda söyledikleri sözleri unutmaları daha büyük bir olasılıktır. Ayrıca bir yandan Northstream projesine devam ederken bir yandan da hükümetten birilerinin Rusya’ya kuru sıkı bağırıp çağırması ABD’yi yatıştırmak için iyi bir vasıta olabilir.

Toparlarsak, Eylül seçimlerinde çok büyük bir sürpriz olmazsa, kurulacak hükümet büyük ihtimalle Hristiyan Demokratlar’la Yeşiller’in bir koalisyonu olacak. Başbakanlığın kimde kalacağı bilinmemekle birlikte ben Yeşiller’in daha güçlü aday oldukları kanaatindeyim.

Ancak başbakanın hangi partiden geldiğinin pek de önemi yoktur. Sonuç olarak koalisyonun “yeşil” kısmı kapitalizme altın bir tepside sunulan ziyafetin yanına garnitür olarak koyulan yeşil salatadan başka bir şey olmayacaktır.

Son Haberler