Yerli ve Milli Şuursuzluk!

Fethullah Gülen çetesiyle işbirliğiyle içinde halkın “a… koyan” zihniyet memleketin ırzına geçmeye çoktan başladığında RED, Ali Baba’nın Çiftliği’ne döndürülen ülkeyi Tımarhane Cumhuriyeti olarak tanımlamış, o günden bugüne yaşanan kepazeliği akıntıya karşı kürek çekerek cesurca ortaya koymaktan çekinmemişti. Her geçen yıl dozu artan bu kepazeliğin baş mimarı ve saz arkadaşlarının ipliğinin tam olarak pazara çıkması ise 31 Mart yerel seçimlerinde ekonomik krizin de etkisiyle CHP adayı Ekrem İmamoğlu karşısında hezimete uğramasının ardından tam kanunsuzluk marifetiyle İstanbul seçimlerini tekrarlatması, 23 Haziran’da yenilenecek seçimde tekrar kaybetmemek için ne tür akıl dışı iş varsa hepsine nasıl tevessül edebileceklerini göstermesiyle tam olarak netleşmişti, onları bugüne kadar sırtında taşıyan bazı kesimler için.

Buna en güzel örneklerden biri iktidara geldiklerinde hükümetin bayraktarlığını yapan, memleketin başına yılan gibi çöreklenmelerinde kendilerine nefer olan, ancak tam olarak hangi gerekçeyle bu desteği verdiklerini anlamakta güçlük çektiğimiz (!) kadın profesörlerimizden birinin 23 Haziran’dan birkaç gün önce verdiği tepkide saklıydı belki de. Daha geçtiğimiz Kasım ayında “bu ülkeye en büyük zararı yetmez ama evetçiler değil, kendisi gibi olmayanı hakir gören, kibirli, edepsiz, laik maskeli yobazlar verdi” diyerek üstün zekâlı saptamasını ortaya koyan bu güzide ‘prof’umuz, iktidarın giriştiği mazbata rezilliği karşısında nihayet “şaşırmayı” başarmış, şu ilginç twit’i paylaşmıştı: “AKPartinin seçim kazanma stratejisinin son hafta argümanları ‘Valiye hakaret etmek’ ve ‘moderatör program öncesinde İmamoğlu ile buluştu’. Bunca senelik başarının ardında büyük bir akıl var falan diye düşünürdüm. Allah aşkına bunlar belediye seçim sonucuna etki eder mi?”

Hani seçim sonuçlarına etki edecek olsa bunca rezilliğe belki yine ses çıkarmayacak olması bir yana, esas sorun memleketin Tımarhane Cumhuriyeti’ne dönüşmesine neden olan bu gerici, yobaz, yağmacı, iftiracı, kumpasçı takımının “bunca senelik bir başarısının” olduğunun sanılması, bundan da vahimi ise bu başarının ardında “büyük bir akıl” olduğunun düşünülmesi olsa gerek. Ancak kimse kusura bakmasın, bu konuda fazla mütevazı olamayacağız; geldikleri günden bu yana bu iktidardan memleketin hayrına hiçbir cacık olamayacağını tespit etmiş, her tür riski ve bedel ödemeyi göze alarak mücadelemizi ortaya koymuştuk. 17 yıllık süreçte de bu arkadaşların ilk yıllar patlama yapan, sonraki yıllarda dinlene dinlene milletin baygınlık geçirmesine neden olan ve halihazırda farklı yorumlarıyla hâlâ halkın önüne sunulmaya çalışılan “köprüler yaptırdım gelip geçmeye” adlı single çalışmasından başka bir “başarısına” denk gelemedik maalesef. Akıl desen hiç göremedik hamdolsun. Ama “başarı” derken takiye yapıp kendileri gibi kullanışlı aptallar aracılığıyla cumhuriyetin getirdiği vatandaşlık hukukunu yıkmak, halkı kandırmak, parasını çalmak, memlekete ait tüm mal varlığını gasp etmek, satmak, dağıtmak, halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmek, ayrıştırmak, bölmek, akla hayale gelmeyecek kötülükler peşinde koştukları ve diplomasız oldukları halde en üst mevkilere kadar tırmanıp halkın sırtından inmemekte direnmek, ezcümle en başta da belirttiğimiz gibi ama her anlamda “milletin a… koymak” ise evet, başarıdır. “Akıl” ise olsa olsa memlekette kendisine profesör, akademisyen, yazar, aydın, gazeteci, köşeci gibi isimler takıp ekran ekran dolaşan şaklabanları bunca yıldır kendilerinin başarılı olduğuna ikna etmek, onlar aracılığıyla memleketi babalarının çiftliğine dönüştürmek ve bu başarının ardında bir de akıl olabileceğine inandırabilmektir ki bunun adına da olsa olsa kurnazlık, halk deyimiyle de kısaca çakallık denir!

Bunca yıllık başarı” efsanesinin yanı sıra bir de bizi bizden alan “ilk yıllardaki başarılı gidişat” var ki, bu konuyu memleketin bazı kadınlarını bile “kıçının kılıyık” veya genç kızları fotoğrafındaki alnına Euro yapıştırırken bir yandan da “oğlum ben senin daşşaa.. nı yiyeyim” deme noktasına getirerek, nur topu gibi bir “yerli ve milli şuursuzluğun” oluşmasına neden olması açısından biraz açabiliriz:

Fakir halkı nasıl delirttiler?
Aslında her şey 2001 krizinden sonraki seçimle iktidara gelip, çöken ekonomiyi kurtarmak ve hatta uçurmakla kalmayıp, Avrupa Birliği’ne koşar adım ilerlediğimiz hülyasına kapılarak –en kötüsü de halkı buna inandırmaya çalışarak- Tayyip Bey ve saz arkadaşlarını alkışlamaktan elleri patlayan sermaye sınıfı ve yardakçılarının halka ait olan her şeyi aralarında pay etmeye kalkışmasıyla başlamıştı. “Demokrasi bizim için amaç değil araçtır” demiş olması, Fethullahçı cemaat ve tarikatlarla yaptığı işbirliği, İBB başkanlığı döneminde hakkında açılmış bir yığın usulsüzlük dosyanın bulunması, ihaleleri bugün dahi başımıza bela olan Albayrak gibi kankalarına dağıtmış olması, içinden kopup geldikleri “milli görüş” geleneğinin babası Erbakan ve sonrasında AKP’de kendisine yol arkadaşlığı yapacak; içişleri bakanlığı, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı makamına kadar yükselecek tiplerin “kayıp trilyon” gibi davalara karışmış olması hiç önemli değildi. Ne de olsa bir şiir yüzünden 4 ay hapis yatıp mağdur rolünü bir güzel oynayıp başbakanlık koltuğuna oturmuştu. İnsan şiir okumaktan yargılanmamalıydı elbet ama Türkiye artık “Minareler süngü, kubbeler miğfer/ Camiler Kışlamız / müminler asker/Bu ilahi ordu dinimi bekler/ Dillerde tevhid Allahuekber”diyen birinin memlekete demokrasi getirmeyi bırakın sanmayı, emin olacak kadar büyük bir akıl tutulmasına uğrayacaktı. İlk olarak halkın cebindeki her şeyi kendi ceplerine transfer edebilmek için ellerini ovuşturan tüm medya patronları memleketin yakından tanımak istediği bu İslamcı tüccarlara ekranlarını, tüm yayın organlarını sonuna kadar açtı.

Önceleri kapalı kapılar ardında halktan uzak yürütülen siyaset işlerinin artık konuşulabilir, tartışılabilir olması iyi bir şeydi ancak gözden kaçan, AKP’li görgüsüzlerin birer pop star havasıyla TV’lerde boy göstermeye başlamasının “şeffaflık” olarak algılanmasıydı. Bu sayede memlekette ne idüğü belirsiz, adı sanı belli olmayan, kıçı kırık ne kadar akademisyen, yazar varsa hepsi hayatlarının sonuna kadar göremeyecekleri paralar, şan şöhret ve itibar karşılığında TV’lerde boy göstermeye başladı. Sermaye sınıfı için ekonomi çoktan uçuşa geçtiğinden artık tamamen kendilerinin dışında bir cisim olarak görmeye başladıkları halk, bu sermaye yardakçısı “bilirkişiler” ve iktidar yamyamları tarafından ekonominin çok iyiye gittiğine inandırılmaya çalışıldı. Onlar AB’ye girince bazı işçi-emekçi kesiminin nasıl yok olmak zorunda kalacağını “çaktırmadan” anlatırken, bu arada ne yazık ki sol gelenekten gelip bu devletin tüm kötü muamelesine maruz kalmış, hapishanelerinde yatıp işkence tedrisatından geçmiş bazı abilerimiz bile tam bir sapma içinde olmasalar da paranın ve kariyerde yükselmenin sarhoşluğu içine düşerek mücadeleden uzaklaştılar. Bazıları bizim gibi emek yanlısı çalışanlara “her şeye muhalif” ismini takarak sermayenin ayak oyunlarına uyum sağladılar. Bugün geleceğimiz noktayı öngöremediler. Görseler de ses etmediler. Biz ise gördük. Çünkü biz o plazalarda çalışırken de halktık, kovulurken de halktık, mesleklerimizi paraya satmayıp fakirlik içinde yaşamayı göze aldığımızda da halktık. Ve biz çok iyi biliyoruz ki bu halk ekonominin en yüksek irtifaya ulaştığı iddia edilen günlerde bile gün yüzü görmedi. Her zaman “bu ekonomi iyi gidiyorsa biz niye sürünüyoruz” sorusunun cevabını aradı. Sorguladı, isyan etti, en önemlisi de bu yamyamlar sürüsüne inanmadı. “Biz bu kafayla Afrika kabilelerine bile giremeyiz” diye düşündü. Ta ki uyuşturulup etkisiz hale getirilene dek. Örnek mi istersiniz, belgesiyle verelim. Aksaray’dan konfeksiyon işçisi Osman Öz. Tayyip ve saz arkadaşları ekonomiyi uçurur, Türkiye’yi koşar adım AB’ye “sokarken” bakın nasıl dile getirmiş halkın durumunu: Ben 18 yıllık bir işçiyim. Son iki yıldır çektiğim sıkıntıyı hayatımın hiçbir anında çekmedim. Ekonomik olarak çökmüş durumdayız. Ama TV’ler, gazeteler her şeyi çok güzel gösteriyor. Etrafıma bakıyorum, memur aciz, işçi aciz, esnaf, çiftçi ağlıyor. Hayatından memnun olanı göremiyorum. Nasıl oluyor da her şey güllük gülistanlık gösteriliyor anlamıyorum. AB’ye girdiğimizde sanki para mı yağacak veya işsizlik mi sona erecek? Zaten Avrupa Birliği ülkelerinde de ekonomik sıkıntı çok. Son iki yıldır millet olarak ekonomi yönünden çökmüş durumdayız. Gerisi hayal.”

İşte bu zamanlar farenin enselere yerleştirildiği, yavaş yavaş uyuşturularak kulaklardan kemirilmeye başlandığı dönem oldu. Sonrasında yırtık ayakkabıyla siyasete girenlerin belediye başkanlığı döneminde şiar edindiği yolsuzluk ve halkın malını yağmalama dönemine memleket sathında direkt dalış faaliyetleri hızlandırıldı. Bu arada halkın sesini kesme ve kendilerine bağımlı hale getirme işlemi de bedava dağıtılan kredi kartlarıyla sahte bir zenginlik yaratma hamlesiyle başarıldı. Millet artık ileriki dönemlerde bu çakalların ona bile göz dikeceği kıçındaki donunu bile borçlanarak alıyordu ama dert değildi. Memleketin ormanlarından fabrikalarına kadar tüm mal varlığı satılıp yağmalanırken yandaşlara dağıtılan sermayelerle kurulan şirketlerde bugün bunca rezilliğe rağmen neden hâlâ AKP’ ye oy verdiği çözülemeyen elemanları beslenmeye başlıyordu. Yerli ve milli şuursuzluk en alt katmandaki halkı “kıçının kılıyık”, orta seviyedekileri “ölümüne Tayyip” bir üst sınıfı da din bezirganlığıyla bugünün muhaliflerini bastırmaya çalışan troller haline dönüştürüyordu. Bir de en çarpıcı olanlardan biri, sermayenin el değiştirmesi sayesinde oluşturulan” “İslamcı burjuva” tayfasıydı. Bunca yıllık dinci baskının yarattığı aşağılık kompleksi nedeniyle bir anda hayal bile edemeyecekleri bir servete kavuşan bu kütle, memleket tarihinde görülmemiş bir görgüsüzlüğün sembolü haline gelmişti. Onlar gülsuyu pompalayan klimaların, asansörlü namaz odalarının olduğu lüks villa ve malikanelerde ikamet ediyor, en pahalı ciplere biniyor, cennette bile vaat edilmeyen tasarım kostümlerle en baba 5 yıldızlı otellerde arz-ı endam ediyor, çok namuslu oldukları için kendilerine has geliştirdikleri Mısır’dan özel olarak getirdikleri “kutsal plaj kumlarıyla” döşeli tesettür tatil cennetlerinde konaklayıp çok muhafazakâr popolarını bile Louis Vuitton, Chanel marka tuvalet kağıtlarıyla temizliyorlardı artık. Bu israf ve haramın pisliklerini ise alt sınıfın fakirlerine sadaka dağıtarak ödediklerini söyleyerek açıklıyorlardı. Bu sırada bir zamanlar Atatürkçü geçinen “cumhuriyetçi” burjuva ile işbirliği yapmayı da ihmal etmiyor, mal varlıklarını koruyup ihalelerden payı kapmak için elbirliğiyle Tayyip Bey’in ne kadar karizmatik bir lider olduğundan dem vurup, halkı ondan başka seçenek olmadığına inandırıyorlardı. Aslında bu bir anlamda doğruydu da.

Çünkü dünya tarihinde böyle bir talan düzeni eşine rastlanmayacak cinstendi. Böyle bir işe kalkışacak cesarete sahip olabilecek başka bir lider bulmaları da neredeyse imkansızdı! Peki bu “karizmatik” lider bu işleri kimler yardımıyla ve nasıl yapmıştı? Tabii yüzsüzlük müessesesini kusursuz bir performansla oluşturan “dava arkadaşlarıyla”.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here