Gazete RED‘Yeni Türkiye’de yol almak…

‘Yeni Türkiye’de yol almak…

Benim doğup büyüdüğüm şehirden babamın doğup büyüdüğü ilçeye doğru yol alıyoruz. Pek çok büyük şehirde gördüğümüz çevre yolu kavramı burada yok. Şehri kuşatan ve yıllar boyunca daha kalınlaşan varoş çemberinin içinden geçmemiz gerekiyor.

Önce birileri gelmiş ve yol kenarına gecekondularını dikmiş. Sonra yolun genişletilmesi gerekmiş ve gecekonduların bir kısmı yıkılmış. Gecekondu ile yol arasındaki bu çekişme yeni gelenlerin kentliliği tescil edilince bir karara oturmuş. Yol üzerinde adeta kesintisiz dizilen ve olabildiğince şık olmaya çalışan dükkânlar, mağazalar iç taraftaki dar, izbe sokakların, pek çoğu yüksek suç oranlarıyla da tanınan mahallelerin kente kendisini göstermek istediği yüzü, vitrini. Ayrıca kendisini dış dünyaya açtığı kapı. Tesettür giyim mağazaları, evlenme yaşındaki nüfusun bolluğuna işaret eden beyaz eşya dükkânları, sıcak yaz gecelerinde aile gezmelerinin son durağı tatlıcılar…

Ve işte onların aralarında sıralanan, kimisi türlü tarikatlara, cemaatlere, kimisi gittikçe keskinleşen radikal İslamcı örgütlere ait vakıflar, dernekler, Kur’an kursları da en az onlar kadar bu vitrin-kapının parçası. Bu yapılanmalar mahallenin yol üstünden ve göz önünden uzak, içerilerdeki sakinlerinin kendilerini kent ve daha genel toplum nezdinde temsil ettikleri politik ve kamusal yüzleri olmuş zamanla. O yüzden, şehrin siyasi etkinliklere tahsis edilmiş yegâne meydanı tüm AKP mitinglerinde de geçen yazın Demokrasi Nöbetlerinde olduğu gibi buralardan taşınan insanlarla doluyor.

BİR YURT İNŞAATI

Varoş çemberini geride bırakıp ilçeye ulaşıyoruz. Nüfusu dağ köylerinden gelen göçle şişmesine rağmen (veya belki tam da bu yüzden) hâlâ az çok kapalı bir yer burası. Görece taze sayılacak bir dinamik ise ilçeye kurulmuş yüksek öğretim kurumları. Halk kısaca ‘üniversite’ diyor.

‘Üniversite’ yakınında büyücek bir yurt inşaatı dikkatimi çekiyor. Kime ait olduğu tabelasından kolayca anlaşılıyor çünkü bir cemaat kurucusunun adı verilmiş. Buraya kadar normal sayılır ama cemaat pek de göz önünde olmayan, orta boy bir cemaat. Üstelik cemaatin vakfı ilçeden 700 km ötede, bu ilçeyle hiçbir sosyal, kültürel bağı olmayan bir il merkezinde kurulu. Sonraki araştırmam beni ilçenin dağ tarafına yakın bir köye, orada imamlık yapan bir adama götürüyor. Ancak elbette o yurt inşaatının işaret ettiği şey bir imamdan, onun çabalarından çok daha ötesi.

KESİŞEN HALKALAR

Cemaatler girdikleri toplumsallıkta uygun zemin bulur bulmaz, suya atılan taş etkisi yapıyorlar. Dolayısıyla bir cemaatin görünür her eseri arka planında ekonomik, kültürel, sosyal bir ilişkiler ağı anlamına geliyor. Merkezinde, en azından o yerelde, genellikle bir ‘abi’nin bulunduğu bu halkalar çoğalıp genişledikçe başka cemaatlerle ittifaklar gündeme geliyor. Ağlar ağlarla kesişiyor. Tüm bu kesişen halkalar devasa bir politik etkiye tahvil ediliyor, zamanı geldiğinde sandığa veya sokağa taşınabiliyor.

Ne ilginç, değil mi? Toplumda politik etki denen şeyi elde etmek için, insanların hayatlarına görünüşte politika dışı zeminlerden nüfuz etmeniz gerekiyor. Ancak bu zeminlerdeki görünürlüğünüz sizin varlığınızı onların gözünde tasdik ediyor. Oysa bunu tersinden algıladığınızda işiniz zorlaşıyor. Örneğin görünüşte ‘apolitik’ dediğiniz insanların keskin siyasi konumlara sahip olmasına şaşırıyorsunuz. Öte yandan, burada çift yönlü bir etkileşim var. Nüfuz edip var olduğunuz toplumsallığın aynasında kendinizi de yeniden biçimlendiriyorsunuz. Toplumsallıkta yer aldıkça, görünürlüğünüzü arttırdıkça, buna uygun şekilde yeniden örgütlendikçe politik sıfatını hak ediyorsunuz. Tüm bunlara girişmekten, hatta bu dinamikleri anlamaktan kaçınıyorsanız boyutları ve etkisi itibariyle ancak propaganda grubu sayılacak doktriner, kapalı bir çekirdek olarak kalıyorsunuz.

İşte bu nedenle, ‘Yeni Türkiye’ sadece bir slogan değil toplumsal bir gerçek. Elbette bu, bir günün veya 15 yılın ürünü değil. Sıkça unutuyoruz, 1970’lerde dağa taşa Karaoğlan yazılırken, seçmenin yaklaşık yüzde 60’ı Ecevit iktidara gelemesin diye kurulan Milliyetçi Cephe’ye oy veriyordu. Sonraki iki dönemeç, 12 Eylül’ün toplumu solsuzlaştırma harekâtı ve İslamcıların önce varoşları, sonra kentleri ele geçirmesi ‘Yeni Türkiye’nin tohumunu attı. Bu tohumu yeşerten can suyu ise Türkiye’nin 1980’lerde yaşadığı demografik dönüşüm, kısaca doğal nüfus artışının Batı-kıyıdan Doğu-içe kayması ve bu nüfusun İstanbul başta olmak üzere büyük şehirlere yığılması oldu.

Tüm bunlar kuşkusuz birer keşif değil. Ancak, birilerinin referandum sayesinde keşfettikleri bir gereksinim var: AKP seçmenini ikna etmek. Yine nasıl bir tutmayacak plan peşinde olduğu, yine bir türlü anlaşılamayan CHP yönetiminin art arda yayımlattığı ısmarlama anketlere inanmayanlar Evet-Hayır dengesini en hafif tabirle netameli görüyorlar çünkü.

Bu bakış aslında ciddi bir ilerleme. Çünkü bu arkadaşların büyük kısmı henüz bir yıl öncesine kadar, Erdoğan’ı herhangi bir eski tip sağ politikacı olarak kabul ediyorlardı. Nasıl olacağı muamma olsa da Erdoğan’ın er geç tökezleyeceğini, AKP seçmeninin ise daha önce Tansu Çiller’e, Mesut Yılmaz’a yaptıkları gibi Erdoğan’a sırt çevireceğini savunuyorlardı. Hele HDP’nin yükselişi ihtiyaç duyulan ikame kitleselliği getirince, bir gün gelip de AKP seçmenine hitap etmek gibi bir ihtiyaca düşecekleri akıllarına bile gelmemişti.

AKP SEÇMENİ KİM?

Çok güzel. Peki, ‘AKP seçmeni’ sıfatı bu insanların üzerine çıkmamacasına yapışmadan önce, hatta yapışırken neredeydiler? AKP’ye yıllar boyunca bol keseden açılan kredilere ya da İslamcılarla ‘tarihsel uzlaşma’nın memlekete demokrasi getireceği tezlerine hiç değinmiyorum bile. İşe sadece toplumsal yönünden bakalım. Birikimciler, sosyal liberal akademisyenler İslamcılığın (en azından ‘ılımlı’ ve makbul olanının) bu insanların, o zamanlar Öteki Türkiye adı altında doğal kimlik siyaseti olduğunu bize söylemediler mi? 1994’te Refah Partisi’nin yükselişini varoşların intikamı olarak gören bazı sol entelektüeller “oyum Refah’a” duyurusu yapmadı mı? Geçen bir yazıma yapıldığı gibi “onlar üç beş reformist, biz devrimciyiz, sokaktayız, eylemdeyiz” diye itiraz edenlerdenseniz size de şunu sorayım: Şehrin üç beş ‘mimli’ mahallesinde, çok kez birbirinize karşı verdiğiniz, şimdilerde onlar dahi cılızlaşmış mevzi savaşlarının bu tabloya olumlu bir etkisi olduğunu, bundan sonra olabileceğini gerçekten düşünüyor musunuz?

Gerçeklik karamsarlığa yol açıyorsa hemen dayanaksız bir iyimserlikle dengeleniyor, rasyonalize ediliyor. Erdoğan’ın sıradan bir ‘hırsız sağcı’ olmadığına nihayet ikna olanlar şimdi de 15 yıllık resmi toplum mühendisliğinin Erdoğan’ın dayandığı tabanı nasıl biçimlendirip, kalıba döktüğünü, ‘Yeni Türkiye’yi nasıl biçimlendirdiğini görmeye yanaşmıyorlar. Merkez sağ 1999 seçimiyle birlikte tarihe karışmış ama eskinin kalıpları ezber yapıldığı için, AKP seçmeni arasında başı açık kadın, rakı içen erkek gördüğünde onları müteveffa merkez sağın devamı zannedip, ‘ikna edilebilir’ sayarak umutlananalar var. Oysa nasıl ki Erdoğan’ın kendisi Tansu Çiller’e, Mesut Yılmaz’a, hatta yıldızı sağlığında sönen Süleyman Demirel’e, son iki yılını Çankaya’da rehin geçiren Turgut Özal’a benzetilerek tasvir edilemezse, tabanı da 1990’lar ve öncesinin merkez sağ seçmenine benzetilerek anlaşılamaz. İslamcıların 1990’lardaki ‘alternatif toplum’u 2010’larda Erdoğan’ın ‘alternatif ulus’una dönüşmüş durumda. Neredeyse siyasi ayrımları anlamsız kılan şekilde, kendi milli sembolleri, sadakatleri, ortaklık duyguları ve elbette Erdoğan’da cisimleşmiş (‘Reis’) milli iradeleri var.

Öyle bir dönemdeyiz ki gerçeğin kendisini olduğu gibi, çıplak şekilde tanıyıp kabul etmek bile başlı başına devrimci bir eylem. Bunu yapmaya yanaşmayanların yaşadığımız günleri anlamak konusunda, her seçimden sonra “Bu kadar oyu nereden alıyorlar?!” diye hayrete düşen ‘Kemalist teyze’den daha iyi durumda olmadığını öğrenmiş olmamız gerekiyor. Gerçekliğe gözümüzü, kulağımızı mümkün olduğunca sansürsüz açtık diyelim. “Ne yapmalı?” sorusunun zihinden zihne, siyasi planlardan planlara değişiyor olması yine kaçınılmaz. Ancak, artık kimsenin inkâr etme lüksü olmadığı bir gerçek var: ‘Yeni Türkiye’de hâlâ yol almak istiyorsanız varoş çemberinden geçmek ve ilçeye ulaşmak zorundasınız…

Bir tarikat yurdu vakası:

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,152BeğenenlerBeğen
17,017TakipçilerTakip Et
1,360AboneAbone Ol