Gazete REDYemek ya da Yaşamak

Yemek ya da Yaşamak

“Araştırmacılarımız, iki maymunun kendilerine dağıtılan sikkeleri ‘seks karşılığında’ değiş tokuş ettiğine tanık oldu…”

  • HAKAN GÜLSEVEN

Bundan birkaç yıl önce, internetteki haber sitelerinin kıyısında köşesinde görünen ve hızla siber alemin derinliklerine doğru itelenen bir araştırma yayınlandı. ABD’nin Yale Üniversitesi’nden ekonomist Keith Chen ve psikolog Laurie Santos Orta Amerika’nın meşhur Kapuçin maymunları üzerinde bir deney yapmıştı: Maymunlara ‘para’ kullanmayı öğretmişlerdi!

Orta Amerika’da, yani kelimenin gerçek anlamıyla ‘muz cumhuriyetleri’nde yaşayan, yiyecek bulmak için fazla çaba sarf etmesi gerekmeyen bu maymun türü, haliyle biraz ‘fazla rahat’ karaktere sahipti.

Araştırmacılardan Chen’e göre, Kapuçinler yemek yemeye ve seks yapmaya odaklı küçük bir beyne sahipti… Chen, “Önlerine ne çıkarsa yiyorlar. Onlara sabahtan akşama kadar şekerleme verebilirsiniz. Yediklerini kusup tekrar yemek için yanınıza gelirler” diye tarif ediyordu bu maymun türünü. Aslında Kapuçinler kimilerine göre Chen’in söylediğinden daha ‘akıllı’ ve esasen primat olarak tanımlanmalı. Kuruttukları meyve çekirdeklerini kırıp yiyebiliyorlar. Yaşadıkları hayattan keyif almaya çalışıyorlar.

Her neyse… Kapuçinler üzerinde çalışan Chen ve Santos, araştırmalarında, Kapuçinlere para kullanmayı öğreterek, “maymunların bencilliğini ortaya çıkarmayı”, böylece onları para kullanmaya iten dürtüleri gözlemlemeyi amaçlamış. Başarılı olan denemelerin ardından, maymunlar para gibi kullandıkları ortası delik küçük gümüş ‘sikke’ler karşılığında üzüm, elma ve jelibon satın almayı öğrenmiş.

Maymunlara sikkeleri yiyecek alabilmek için kullanmalarını öğretmek 7 ay sürmüş. Eğitimin ardından, her birine 12 sikke verilmiş. Maymunların bütçe hesaplaması, insanlarınkiyle mükemmel bir benzerlik göstermiş. Mesela daha çok jelibon almak isteyen Kapuçinler, üzümden kısmaya başlamış.

Ardından maymunlara kumarı öğretmişler. Öyle ki, Chen bu durumu, “İnsanların yaptığı gibi saçma kararlar veriyorlardı… İstatistiksel olarak Kapuçinleri birçok borsa yatırımcısından ayırt etmek olanaksız” diye açıklıyordu.

‘PARANIN DOĞASI’

Ve nihayet “insana özgü kötülükler” maymunlara da sirayet etti!.. Araştırmacılarımız, iki maymunun kendilerine dağıtılan sikkeleri “seks karşılığında” değiş tokuş ettiğine tanık oldu. Seksin ardından sikkeleri alan maymunun hemen araştırmacıların yanına gelip kazandıklarıyla üzüm aldığı görüldü.

Kosta Rikalı bir Kapuçin maymunu…

Ve hırsızlık… Maymunlardan bazıları, para dağıtımı sırasında kendilerine verilenden daha fazla sikke çalmaya çalıştı. Bazıları da sikkelerin konduğu sepetleri gasp etmeye kalkıştı!..

Bu deney, maymunların ‘iştahıyla oynayarak’ insanların da “doğasında olduğu varsayılan” bireyciliği ve rekabeti ortaya çıkarmak üzere yapılmıştı. Halbuki her şeyi tersine çevirip, deneye, deneyin yöntemine ve bulgularına, pekala, bireyciliğin ve rekabetin aslında ‘paranın doğası’ndan kaynaklandığını savunarak karşı çıkabiliriz. Araştırmacıların “tipik borsacı davranışı” gösterdiklerini söylediği maymunlar, biraz daha ‘parayla terbiye’ eziyetine maruz bırakılsalar, kuşkusuz dünyanın her tarafında bulunabilen ‘tipik kirli siyasetçi’ davranışları da gösterebilirlerdi!..

Deneyin esas derdi o değil ama ortaya çıkan ilgi çekici bir diğer bulgu da ‘iştah’ın “yaratılabilir bir şey” olduğu. Maymunlar en çok ‘jelibon’ tabir edilen şekerlemelerden yemeye hevesliymiş! İnsanın damak tadı üzerinde çarpıcı oyunlar oynayabilen şirketler, ‘yaratılmış tatlar’la ve tabii devasa bir reklam taarruzuyla iştahı da kışkırtabiliyor. Görünen o ki, bu yöntem maymunlar üzerinde de gayet etkili oluyor.

‘İŞTAH CENNETİ’

Deneyin yapıldığı ABD’nin esaslı bir ‘iştah cenneti’ ve tam da bu nedenle obezite şampiyonu olması tesadüf müdür? (Burada kişisel bir not düşmeme izin verin lütfen: Yasal sorunları atlatıp ancak 2000 senesinde pasaport alabildim ve bir basın gezisiyle ilk yurtdışı seyahatimi ABD’ye yapmıştım. Oradaki self-servis tabaklarının Türkiye’deki tabakların iki katı büyüklüğünde olması ve o tabakları tepeleme dolduran ABD’liler arasındaki yaygın kilo sorunu beni şoka uğratmıştı!)

‘Azgelişmişlik’ üzerine kafa yoran kalem erbabının en popüler karşılaştırmalarından biri de, ‘gelişmiş’ ülkelerdeki aşırı israfla ‘azgelişmiş’ ülkelerdeki kıtlık değil mi zaten? Ve aslında tüm bir uluslararası siyaset de esas olarak bu israf ve kıtlık üzerine kurulmuyor mu?..

Aynı istikametten, yerel örneklere doğru da ilerleyebiliriz… İştah ile iştahın giderilebileceği kaynaklar arasındaki ilişki, toplumların yapısını belirliyor. Maymun türleri arasında bir karşılaştırma yapıldığında, daha fazla gıda kaynağının bulunduğu doğal ortamlarda yaşayan maymunların, tıpkı Kapuçinler gibi sakin, barışçı, ‘keyifçi’ oldukları; çorak arazilerde, dolayısıyla kıt kaynaklara sahip bölgelerde yaşayanların ise çok daha agresif davrandıkları gözlemleniyor.

Hiç kuşkusuz insan topluluklarında buna bir de bölüşüm ya da kaynakların eşit dağılımı sorunu eşlik ediyor. Ne kadar çok eşitsizlik varsa, o kadar çok çatışma ortaya çıkıyor. Kuşkusuz, siyasetin başarısını buradan yola çıkarak ölçmek, siyasete eşitlikçi bir refleks kazandırmak, insan toplumlarının geleceği açısından çok daha akılcı olacaktır…

AÇLARIN TAHAMMÜL SINIRI

Elbette ‘insan’, hele hele ‘toplum’ dediğimizde çok daha karmaşık meselelere gark oluyoruz…

Büyük Fransız Devrimi hakkında anlatılan en bildik anekdot, herhalde Kraliçe Marie Antoinette’nin açlık çeken halk için ettiği, “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” lafıdır. Hoş, bu lafı edip etmediği konusunda rivayetler de muhtelif ya, farz edelim böyle bir laf, daha doğrusu “gaf” etti. Koskoca Fransız Devrimi’ni bir ‘mönü gafı’na indirgemek mümkün müdür? Elbette hayır. Tarihteki büyük siyasi olaylar, büyük kırılmalar sadece toplumdaki eşitsizliklerin varlığına bağlı değil zira.

Başka deyişle, büyük siyasi kırılma anlarında sefahat ve ahlaki sefalete batmış, büyük bir iştahla ve kelimenin her anlamıyla ‘yiyen’ siyasetçilerin varlığı neredeyse bir kaidedir ama bu siyasetçilerin varlığı tek başına ve otomatik olarak büyük siyasi olayları, çatışmaları ya da dönüşümleri açığa çıkarmaz.

800’lü yılların sonlarında, Viking akınları altındaki İngiltere’de, Kral Alfred’in birleşik bir kraliyet kurma çabasını anlatan kült dizi The Last Kingdom’da, tartışmamız açısından çok etkileyici görülebilecek bir sahne var: Sofralarından kuş sütü eksik olmayan iki asilzade, bütün bir gün tarlalarda çalışıp derebeylerine ağır vergiler ödeyen ve “bir lokma bir hırka”ya kanaat eden ahaliyi izlemektedir. Asilzadelerimiz, itaatkar bir halde toprak işlemekte olan o baldırıçıplakların kral ve ülke için savaşa çağrıldıklarında nasıl olup da ölüme gidebildikleri hakkında konuşmakta ve buna hayret etmektedir.

Gerçekten de tarihin her döneminde böyle kitleler bulunabilmesi hayret vericidir.

Öyle görünüyor ki, toplumların hareket yasasına göre, insanlar sofralarına koydukları yemeğin çeşitliliği kadar, belli bir toplumsal ‘istikrar’ı ve ailelerinin güvenliğini de gözetiyor. Toplum, son derece içgüdüsel bir biçimde, sofradaki istikrar ile siyasetteki istikrar arasında bir denge kuruyor. Dengenin bozulmaması için tahammül edilen eşitsizlik seviyesi ise, kimi farklı tarihsel dönemler ya da toplumsallıklar içinde anlaşılamaz boyutlara ulaşabiliyor. (AKP’nin işçi sınıfından aldığı oyun yüksek oranını bu temelde tartışmak mümkündür ama bunu başka zamana bırakalım.)

Mesela Hindistan’da dolaşırken tanık olduğum zenginlik ve yoksulluk uçurumu beni hayrete düşürmüştü. Lüks restoranlardan yükselen Hint yemeklerine özgü o muhteşem baharat kokusu arasında, günlerini bir avuç pirinçle geçiren ve geceleri sokaklarda uyuyan devasa bir ‘yığın’ dolaşıyordu. O ‘yığın’, o topraklardaki inanışa göre, dünyaya bir daha geldiğinde lüks restoranlarda yiyenler arasına katılacağını düşünen Hindulardan oluşuyordu.

Hinduizmin bu etkisini dikkate alırsak, hiç kuşkusuz, toplumların tahammül seviyesi, Karl Marx’ın deyimiyle “halkın acılarını azaltan bir afyon” işlevi –de- gören dinin telkinleriyle yükseliyor…

FİRAVUNDAN BUGÜNE

Ama dinler tarihte sadece acı azaltan bir işlev görmedi; insanın tarihsel serüveni içinde, gerek toplumların ileri sıçramalarında, gerekse o sıçramalara karşı geliştirilen dirençlerde, din siyasete hep eşlik etti, hâlâ da ediyor.

Antik Mısır medeniyetine kadar dönelim… O döneme göre, özellikle mumyalama adeti sayesinde oldukça gelişkin olan Mısır tıbbı her türlü sıhhat sorununun ya az yemekten ya da oburluktan kaynaklandığını düşünüyordu. ‘Dengeli yeme’nin tıbbi olduğu kadar dinsel karşılıklarına da rastlamak mümkün. Ne var ki, bu ‘dengeli yeme’ prensibi Mısır medeniyetinin çürümesini ve Firavun’un Musa tarafından alt edilmesini engelleyemedi.

Hıristiyanlığın ‘avaritia’ (açgözlülük) ve ‘gula’yı (oburluk) yedi büyük günahtan ikisi olarak kabul etmesi de, Firavun düzenini Musa’nın takipçileri arasında yeniden üreten toplumsal yapıya bir tepkiydi. Hıristiyanlık, çürümeye başlayan o düzenin karşısında yükseldi fakat tarihin takip eden evrelerinde, mesela 1900 yıl kadar sonra İç Savaş İspanya’sında Hıristiyan din adamları çürüyen düzenin silahlı kuvvetlerini oluşturan Carlistlerin ve Franco’nun Falanjistlerinin yanında aktif olarak savaştı.

“Komşusu açken tok yatmamayı” öğütleyen İslamiyet’in doğduğu topraklarda bugün hakim olan şatafat da benzer bir örnek olsa gerektir. Suudi Arabistan’da kurulan devasa bir ‘pilav üstü deve’ sofrasının altına baktığınızda, aniden Arap Yarımadası’nın güney ucundaki Yemen’den bir insanlık trajedisi fırlayıvermektedir!

YEMEK, YAŞAMAK VE DİĞER ŞEYLER…

Geldik yine o meşhur ikileme: Yemek için yaşamak mı, yaşamak için yemek mi?..

Aslında insanlık primattan hallice iken, ancak günübirlik doyabiliyordu. Etraftaki meyveleri, kökleri topluyor, şanslıysa avlanabiliyor, bir şekilde yaşamını idame ettiriyordu. O vakitler ortada ne bir ‘siyasetçi’, ne de ‘siyaset’ vardı. Herkes bir işin ucundan tutuyordu; sofraya hep beraber oturuluyordu ya da hep beraber aç yatılıyordu. Bir tür olarak ‘Homo Sapiens’ ne zaman ki tarımı, hayvan evcilleştirmeyi, hülasa, besinleri ‘saklamayı’ öğrendi, işte o zaman ortaya bir ‘toplumsal artık ürün’ ve onunla birlikte ‘siyaset’ çıktı.

‘Homo Sapiens’in yarattığı ilkel ‘artık ürün’, bir kavram olarak, günübirlik tüketilen üründen arta kalan, saklanan ve biriktirilen besinleri anlatır. ‘Artık ürün’ün doğuşuyla birlikte, hayatta kalabilmek için kabilenin tamamının bir işbölümü dahilinde çalışmasını gerektiren günübirlik rutin değişmiş oluyordu. Zira ortadaki ‘artık ürün’ sayesinde, kimi bireylerin o ürüne el koyarak, üretmeden yaşayabilme imkanı da doğmuş oluyordu. Ayrıcalıklı kabile şefleri, ürünü ve şefi koruyan ‘fedailer’, ‘artık ürün’e el konmasını meşru bir hak olarak anlatan ilkel ‘din adamları’ ilk ‘üretmeden beslenenler sınıfı’nı oluşturdu.

Günümüzde de siyasi yapının temel bileşeni olmayı sürdüren bu kesimler, yani sermaye sınıfı, yöneticiler/bürokrasi, askerler ve tabii din adamları ‘artık ürün’ün eseridir. Yanlış bir biçimde ‘tarihin en eski mesleği’ olarak tarif edilen fahişelik ise ancak bunların ardından doğmuştur ki bunun için ‘el koyma’ ve ‘çalışmadan yaşama’ üzerine kurulu toplumsal yapının biraz daha oturması gerekmiştir. (Kapuçin deneyindeki “para karşılığı seks” bulgusu kimseyi yanıltmasın; fahişelik elbette parayla başlamadı ama paranın kullanılmaya başlaması bu ‘meslek’e olağanüstü bir yaygınlık sağladı. Ve insanlık Lidyalılara kadar, yani parayı bir değişim aracı olarak kullanana dek epey bir merhaleden geçti. Bunların üzerinden zıplayıp elin gariban Kapuçin maymunlarına pat diye parayı verirseniz, bırakın fahişeliği, içlerinden Mata Hari bile çıkar!)

İnsanlığın o çok uzun tarihsel serüveni boyunca üretim süreçleri de, buna bağlı olarak toplumsal yapı da giderek daha karmaşık bir hal aldı. Konu sadece karın doyurmakla sınırlı değil. Artık dünyanın neresinde olursak olalım, belki yerel besinlerin ağır bastığı farklı farklı mutfaklarımız var ama toplumsal yapımız statü, kültür ve zenginlik göstergesi haline gelen restoranlarla bölünmüş vaziyette. Yemeğin yanında şampanya içilip içilemeyeceğini dert eden de var, alkollü içeceklerde giderek yükselen vergiler yüzünden sahte içki alıp kör olan da. Vejetaryenlerle kebapseverler arasında amansız çatışmalar yaşanıyor ama zenginin vejetaryeni organik pazarlarda, yoksulunki ucuz market zincirlerinde dolaşıyor; etçillerin ise zenginleri sosyete kebapçısında yer ayırtırken, yoksullar ancak tatil günlerinde evlerine en yakın çimenlikte ‘kanat mangal’ yapabiliyor…

Ve yine o temel ayrım baki kalıyor: Herhangi bir ürün üretmeden yaşayanlar ve gerçek üreticiler…

MAYMUNLAR CEHENNEMİNE DÖNÜŞ

Bugün insanlığın önünde bu toplumsal yapının yarattığı çok ciddi sorunlar var: Kâra dayalı üretim, kışkırtılan tüketim iştahı, kaynakların israfı, planlama yokluğu… Bunların sonuçları çok dramatik. Atmosfere saldığımız karbon miktarı çok tehlikeli bir sınıra ulaştı. Bu yüzden gezegen doğanın ayak uyduramayacağı bir hızda ısınıyor. Su kaynakları, tarım alanları, ormanlar yok ediliyor. Denizlerde, özellikle de okyanuslarda aşırı avlanma sonucu balıklar tükeniyor…

Yani insanlığın iştahı kaotik bir biçimde kışkırtıldıkça, o iştahı giderebilme imkanları daralıyor. Hatta bilim insanları, geçen yüzyılın sonu itibarıyla, gezegenimizin tarihinde ilk kez bir türün, ‘Homo Sapiens’in, kendisi de dahil tüm türleri yok etmekle tehdit ettiğini vurgulamaya başladı. Bu hakiki ve büyük bir tehdittir.

Siyaset müessesesinin sorunu çözmesi, tehdidi gidermesi beklenir. Oysa daha ziyade sorunun sürekliliğini garanti altına alan bir siyasi yapıyla muhatabız. Bir masa etrafında toplanıp makul çözümler bulması beklenen ne kadar fiyakalı siyasetçi varsa, doymak bilmez bir iştahla yeni geliştirilen füzelerin peşinde koşuyor.

Dikkatinizi çekerim: Bu soruna kendini ‘sosyalist’ olarak tanımlayan ‘siyasetçi’lerin önemli bir kısmı da sağlam bir yanıt veremedi. Atmosfere en çok karbon salan ikinci ülke, ÇKP liderliğindeki Çin’dir mesela. Üyelerine ‘zenginleşme’ talimatı veren ve kapitalist kriterlere göre büyüyen Çin uç bir örnek kabul edilse bile, sosyalizmi tek ülke sınırları dışında tahayyül edemeyen her tarihsel ‘sosyalist’ rejimin aynı hastalıktan mustarip olduğunu tespit ederek –yine şimdilik- konuyu burada kapatabiliriz…

Yani, öyle görünüyor ki, insanlık siyaset paradigmasını değiştiremezse, sadece besinleri değil tüm gezegeni tüketmeye olan o doymak bilmez iştah dizginlenemezse, ‘yemek için yaşama’nın yerini hep beraber makul bir biçimde yaşamaya yetecek kadar yeme anlayışı almazsa, bilim insanlarının uyarıları bir hakikat olarak karşımıza çıkacaktır. Hollywood ‘büyük bir felaket’ sonrası yaşamı konu alan yüzlerce fantastik senaryo üretmiştir. Ve akıldan hiç çıkarmayalım, insan havsalasının aldığı her şeyin gerçekleşme ihtimali vardır.

Kim bilir, belki de bundan birkaç milyon yıl sonra, gezegenin küllerinden doğacak bir Kapuçin medeniyeti birkaç ‘Homo Sapiens’i kafese tıkıp, ne kadar iştahlı olabilecekleri üzerine deneyler yapar!

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,818BeğenenlerBeğen
17,097TakipçilerTakip Et
1,360AboneAbone Ol