Yalanın Kabulü…

Bilgi kuramının temel sorusu olan “insan elindeki olanaklarla doğru bilgiye ulaşabilir mi?” sorusuna yanıt bulabilmek attığı ilk adımda “doğru bilgi,” hatta “doğru” nedir sorusuna takılır.

Doğruyu anlamak için de gerçek, doğru ve hakikat arasındaki sarmal ilişkiyi çözmek gereklidir.

Türkçede “gerçek” ve “hakikat” anlamını veren kavramlar Uygur metinlerinde bulacağınız kirtü, kerti, çın, köni ile Farsça rast ve Arapça hakikat ifadeleri… Eski Türkçede kert– fiil kökünden türeyen kirtü sözcüğü, eski Anadolu Türkçesi döneminde “gerçek” şekline gelişmiş.

İslamiyet’in etkisiyle Arapçayla yoğun kelime alışverişlerinin yaşandığı dönemde hakikat, hakiki ve sahih sözcükleri dile geçmiş, zamanla Farsçadan rast sözcüğü de alınmış.

15. Yüzyıl’dan itibaren dilde hakikat, hakiki ve rast sözcükleri ile beraber kullanılan “gerçek” sözcüğü, “gerçek, hakikat ve doğru” anlamına gelmeye başladı.

“Gerçek” ve “hakikat” sözcüklerinin eş anlamlı gibi durup birbirinin yerine kullanılması semantik ve bilimsel açıdan sıkıntılı bir durum. Bu sorun, özellikle Arapça ve Farsçadan dilimize giren sözcüklere Türkçe karşılıklar verilirken ifadelerin sahip oldukları orijinal anlamın, Türkçede tam olarak karşılanamamasından kaynaklanıyor. Birden çok yabancı kökenli sözcüğün karşılığında tek sözcüğümüz olması, eş anlamlı sözcüklerin Arapça kökenlisini bir anlamda, Türkçe karşılığını başka anlamda dönüşümlü kullana kullana bir sürü laf oyunu geliştirmişiz ve asıl anlamları gerçek (aynen bu örnekte olduğu gibi) bir çorba olmuş.

Bugün hangi sözlüğü açıp baksanız, bu üç sözcüğün ayrışamadığını ve birbirinin eş anlamlısı gibi aktarıldığını görürsünüz. Ben dahil, herkes bu üç kavramı felsefi tartışma boyutuna getirmediği sürece, eş anlamlı gibi kullanmaya devam ediyor. Bu nedenle, bu kavram kargaşasına netlik getirebilmek için Latin kökenli dillere dönmemiz gerekiyor.

Hakikat, yani doğruluk Fransızca vérité, İngilizce truth; gerçeklik ise Fransızca réalité, İngilizce reality sözcüklerinin karşılığı. Fiziksel/nesnel dünyada bilinçten bağımsız ve nesnel olarak var olana “gerçek” deniyor. Belli bir gerçekliğin düşünsel ya da zihinsel olarak temsil edilmesi ve temsilin gerçekliğe uygun olması hali ise “doğru”.

Yani, bizim dışımızdaki nesnelerin, dünyada olup bitenlerin doğru ya da yanlış olması değil, bizim o nesneye ilişkin yargılarımızın doğru ya da yanlış olması söz konusu. Üzerinde bir de zaman ekseni olduğu (“güneşte biraz yürümek için çıktım, yağmurdan ıslanıp geri döndüm” önermesinde zaman eklenmediğindeki tutarsızlık gibi) için doğruluğun bir uygunluk hali mi, bir tutarlılık konusu mu, yoksa bir uzlaşma sorunu mu olduğu üzerine kuramsal tartışmalar Platon’dan beri süregeliyor ve hâlâ felsefenin sonsuz döngülerinden biri…

Bu kavramların kullanımı da yozlaştırılmış ve bu anlam kargaşaları yıllardır din ve siyasete başarı ile yerleşmiş.

“Hakikat” bazen “gerçek” yerine, bazen “doğru” yerine, bazen de ikisinden de farklı bir şeyleri açıklamak için kullanılmış. Ayrıca “doğru” sözcüğünün aynı anda hem vérité/truth hem de vrai/true sözcüğünü karşılaması da kafa karıştırıyor (bkz. bu yazının en son cümlesi).

ZEHİR GİBİ ACI… KİME GÖRE?..

Zaman faktörünün yanı sıra, kişisel farklılıkların etkisi ile de bu kavramlar yerlerini bulmakta çok zorlanıyor. Örneğin “100 bin Scoville Acılık Ölçeği (SHU) değerine sahip bir biber acıdır” önermesinde tek gerçeklik, söz konusu biberin acı olduğudur. Acının SHU değeri ise bilimsel doğruluktur. Ancak o biberin bir insana göre acı, bir insana göre çok acı, bir insana göre yenilemeyecek kadar acı, bir diğerine göre de “hafif bir yakıyor, ama o kadar” acı olması ise kişisel doğrulardır.

Gerçek bir tanedir. Doğrular ise o gerçeğe baktığınız yere, açıya, zamana, kişisel farklara, vb. göre değişkenlik gösterebildiği için birbiri ile aynı olmayabileceği gibi, her zaman gerçekleri de yansıtmayabilir. Dolayısıyla toplumlarda bu farklardan dolayı “ortak doğrular” bilim ya da sağduyu etrafında şekillenmiştir.

Acı tat, kırmızı bibere aynı zamanda şifasını veren kapsaisin adlı maddenin sindirimin başlamasından itibaren duyu algılayıcılarımızı (kemoreseptör sinir hücresi) tetiklemesi sonucu hissedilir. Solanaceae (patlıcangiller) familyasından gelen, ilmi adı Capsicum annuum olan ve dünyada genellikle Cayenne biberi olarak bilinen, Türkiye’de Güneydoğu’da yaygın yetişen acı biberlerin, en acısı bile, yetişme ortamına göre değişen, ortalama 30 bin-50 bin SHU değeri ile, Scoville skalasında orta alt sıralarda yer alır.

Ancak bu iklimde, en çok bu acılıkta biber yetişebildiği için, Türkiye’de 40 bin SHU acılıkta bir biber, “zehir gibi” kabul edilir. Ne var ki, Meksika’da acı yemeyi seven birinin “hakikati” farklı olacaktır, çünkü süpermarketlerde satılan masum görünüşlü, turuncu habanero biberinin acılığı 100 bin-350 bin SHU arasında değişir ve Meksika ikliminde büyüyen biri de bu acı seviyesine alışıktır.

Bilim, sağlıklı bir insan saf halinde habanero tüketirse (kütür kütür yemek gibi) vücuduna zarar verebilir der. Bu da bilimin ulaşabildiği doğru bilgi, hem hakikattir, hem de gerçektir.

Tıpkı, Guinness onayı bekleyen 3,18 milyon SHU acılıktaki Pepper X ve halen resmi rekor olan 2,2 milyon SHU ölçümünün sahibi Carolina Reaper gibi insan üretimi biberlerin saf tüketiminin ani bir vefatla sonuçlanabileceği gibi.

Gerçek olduğu ve bilimsel olarak kanıtlandığı halde, insanın 5 duyusu tarafından algılayamadığı için kabullenmediği, toplumsal olarak doğru kabul edilmeyen şeyler de olabilir.

Örneğin, insanın ikisi içeride olmak üzere, toplamda 4 burun deliği vardır, ama kimse bunun doğruluğunu kabul etmeyecektir.

VİRÜS İLE ‘ÇOĞUL AZINLIK’…

Nihayet şu anda coronavirüs ile imtihanımızda bol bol gördüğümüz, manipüle edilmiş toplumsal doğrular vardır ki; bunlar yönetenler tarafından planlanarak, düzen uğruna ve toplumu işler halde tutmak için sorgulanamayacak doğrular olarak önümüze konur (kaynakça; CIA – ülkeleri kukla etme rehberi, Goebbels – Nazi propagandası el kitabı).

Bu doğrular, gerçeğe uygun “kanıtlar” ile desteklendiği için kabul edilmektedir; inanılması kolay olduğu ve inananlara çıkar sağladığı için de, ya çoğunluğu inandırarak sağlaması yapılır, ya da yandaş medyadan halkın yüzde 51’inin anlatılanın doğru olduğunu kabul ettiği ve demokrasilerde azınlıkların çoğunluğun kararına uyması gerektiği pompalanarak basiretsiz muhalefet partilerince temsil (ve teslim) edilen çoğul azınlığa zorla kabul ettirilir.

Çıkarı olmayan bir kısım halk da, sadece naif, tembel ya da, en kötüsü, cahil olduğu için çaresizdir, hatta kayıtsızdır.

Televizyonda her gördüğüne inanan halklar üzerindeki giderek profesyonelleşen propagandanın ve keza önyargının gelişme temelinde de bu faktörler yatıyor. Oysa size anlatılan her şeyin doğru (hakikat) olması dahi, gerçeği değiştiremez.

Örneğin, yerçekimi nedeni ile baş aşağı dururken su içemeyeceğiniz bir gerçektir. Bu şekilde su içmeyi becerebilecek şekilde çocukluğundan itibaren kendini eğiten bir ruh hastası, bu gerçeği değiştiremez ama popülerlik peşinde koşan bilimadamlarının “bilimini” tetikleyebilir.

BUGÜN 23 NİSAN, AŞI DOLUYOR İNSAN…

Size bu sene içinde (kimisi 23 Nisan gibi tarih verme zavallılığına düşerek) koronavirüs aşısı bulunacağınının müjdelerini verebilirler, ancak tarihte bu kadar hızlı bir aşı bulunamadığı ve bulunamayacağı gerçeğini değiştiremezler (bkz. ekte Albayrak Medya tarafından hazırlanmış tablo).

AIDS yüzünden 1981’den bugüne kadar 35 milyon kişi öldü ve her gün 4 bin 600 kişi ölmeye devam ediyor, ancak insanoğlu onca yıllık çabasına rağmen, AIDS’e karşı henüz bir aşı geliştirebilmiş değil. 1984’te “en geç iki sene içerisinde” bulunacağı kesin olan HIV aşısı, 36 yıl sonra dahi “her an bulunmak üzere!”

Olanlar, bu gerçekçi olmayan umutla hayatlarını tüketen, nasılsa aşısı geliyor diye hastalığı yaymaya devam eden insanlara, ve makaklar başta olmak üzere binlerce AIDS hastası hayvana oldu. Bir şey doğru ama gerçek değilse sadece umuttur, hayaldir.

The Invention of Lying (Yalanın İcadı) 2009’da gösterime giren, Hollywood yapımı bir romantik komedi filmi. İlk bölümü komedi, ikinci bölümü az felsefe, son bölümü ise son derece bayıcı bir dini içeriğe sahip filmin ilk yarısını seyretmenizi öneririm.

Sadece doğruların söylenebildiği, yalanın olmadığı fantastik bir paralel dünya temel alınarak başlayan filmde, önce hepimizin her zaman yalan söylediğini ince ince gözümüze sokuyorlar; sonrasında da o yalanları söylemezsek hayatın gerçek bir faciaya dönüşeceğini. Kibarlık, merhamet, şefkat, ahlak gibi kavramların yok olacağını, birlikte çalışma ortamları, kadın-erkek ilişkileri ve arkadaşlıkların çökeceğini örnekleriyle gösterirken de seyirciyi güldürmeye çalışıyor. Pepsi reklamı: “Coca-Cola bulamadığınız zamanlar için.”

Bugün yaşadığımız dünyada hakikat, tıpkı annelik gibi çok kutsal bir kavram. Hepimiz çoçuklarımıza, ne olursa olsun doğruyu söylemeyi aşılıyoruz. Kendimize hep doğrulara sadık kalmayı telkin ediyoruz. Sonra, ne yazık ki, çoğumuz için baharlar geçiyor ve yaz gelmeden kış geliyor.

Filmi yorumlayanlar genelde “geçerli bir sebebiniz varsa biraz yalandan zarar gelmez” diyor; yani toplum genellikle, doğru nitelendirdikleri sonuca ulaşmak için söylenen yalanları uygun görüyor.

KİMİN YALANI, KİMİN GERÇEĞİ?

Peki, bu mantıkla düşünürsek şu örneklerde sonuçlar gerekçeleri haklı kılıyor mu?

Çocuklar mutlu olsun: “Sen uyuduktan sonra Noel Baba, bacadan girip, hediyeni ağacın altına bırakacak.”

Sevgilim üzülmesin, bozulmasın: “Karantinada evde oturmaktan hiç kilo almadın canım.”

Petrol arzını kontrol etmemiz gerekiyor: “Saddam Hüseyin kimyasal silahlarla, kendi halkını öldürüyor.”

Ekonomi battı, ülke iflasın eşiğinde: “Küresel bir felaket halini alan COVID-19 hastalığının üstesinden gelerek, inşallah ramazanın sonunda çifte bayram yapmayı niyaz ediyoruz.”

Çoğumuz yaptığımız hemen hemen her şey için geçerli bir gerekçe düşünebiliriz, bir kılıf uydurabiliriz. Bu yüzden, en azından teoride, sürekli hakikati ararız ama gerçek farklıdır. Kabul edilebilir yalan sınırı herkese göre farklılık göstereceği için bu konuda da grinin tonlarını kullanamayız; yüzde yüz doğru dışındaki tüm seçenekler yalandır.

Bir de herhangi bir şeyin doğru olması, gerçek olmasını gerektirmez.

Örneğin, Tanrı doğrudur, ama gerçek değildir. Sihirbazların insanları yok ettikleri, hatta ortadan ikiye kestikleri ve geri birleştirdikleri doğrudur ama gerçek değildir.

Herhangi bir şeyin gerçek olması da, doğru olduğu anlamına gelmez. Örneğin şampanyayı karbondioksit değil, bardağın içindeki toz, yani pislik köpürtür; ama bu gerçek, benim hakikatim değil.

Keza bir diktatör bozuntusunun dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir ülkeyi yönetiyor olması gerçektir, ama doğru değildir…

Önceki İçerikSaray usulü normalleşme!
Sonraki İçerikBinlerce Sevda var!

Son Haberler

Trump ateşe benzin döküyor

George Floyd’un gözaltında polis tarafından öldürülmesiyle Amerika’nın 75 büyük şehrinde başlayan protestolar altıncı günde büyüyor. Pek çok şehirde sokağa çıkma yasağı ilan edilse de...

Sen neymişsin be Burhan?!

İranlı uyuşturucu baronu Naci Şerifi Zindaşti ile ilişkileri fotoğraf ve HTS kayıtlarıyla ortaya çıkan eski AKP milletvekili "Prof-iterol" Burhan Kuzu’nun kendisini “hanım ağa” olarak...

Endişeli eşekler

"Endişeliymişmiş. Sanki Paris'te, New York'ta iki tane de dikili ağacı var!.." CEM ASLAN Türkiye'de küçük-büyük karışıklıklar oldu mu bazen Batı taraflarından gelen sesler duyarız; "Endişeliyiz,...

Twitter Trump’a posta koydu!

Twitter Trump'ın tweet'ini ayıplı ilan etti! Trump'ı delirtecek bir hareket... RED Haber - Twitter'dan, sosyal medyayı sansürlemek isteyen Trump'ı delirtecek bir hamle geldi. Başkan'ın tweet'ini...

Datça’yı yok etme kararı!

Ekonomide kendi altın çağını yaşayıp halkı açlık ve sefalete mahkum ederken memleketi de batırma noktasına getiren Saray iktidarı, gözü dönmüş bir şekilde doğa alanlarımıza...