Ya Hep Beraber Ya hiç Birimiz!

Okumakta olduğunuz yazı, RED Dergisi‘nin Haziran 2019 tarihli 103’üncü sayısından alınmıştır. Derginin tamamına e-dergi olarak PDF formatında ulaşmak için: TIKLAYIN


İnsan kendi eliyle eşitsizlik yaratabilir mi? Yaratır. ‘Üstün yaratık’ insanın kendi yarattığı ve nesiller boyu devam edegelen bu cinsiyetçi eşitsizlik, şimdi hayatımızı zehir zıkkım edercesine daha da tehlikeli olmaya başladı.

Mustafa Kemal tarafından ‘bahşedilen’ ama sadece erkek toplumun yöneticilerini belirlemek için ‘oy’ vermekten öteye gitmeyen seçme ve seçilme hakkına sahip olan kadınların, eşit yaşam, eşit haklar için mücadele etmesinin şart olduğunu gösteriyor hepimize bu cinsiyetçi eşitsizlik.

Gün geçmiyor ki sokakta, parkta, toplu taşım araçlarında yeni bir taciz, itilip kakılma, şiddete uğrama vakası yaşanmasın. Erkek egemen toplumun ‘erkek’ baskısına bir de ekonomik bağımlılık, geçim sıkıntısı eklenince, sermaye sınıfının uyguladığı yıkım saldırılarından en çok etkilenenlerin kadınların olduğu gerçeğini önümüze seriliyor.

Geçmiş yönetimlere, geçmiş yıllara göre kadın cinayetlerinin arttığını görüyoruz. Özellikle AKP iktidarı döneminde artan, kadını bir yandan ucuz işgücü olarak gören, bir yandan da her alanda kadının yaşamına müdahale eden erkek egemen zihniyet ve onun uyguladığı politikalar, kadın için korkunç bir hayat anlamına geliyor. Araştırmaların sonucu önümüze sunulup da rakamlara bakınca durumun vahametini daha iyi anlıyoruz. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2018 Veri Raporu’na göre, cenneti analarının ayaklarının altına seren Müslüman Türk toplumunda 2018 yılında 440 kadın erkekler tarafından öldürülüp, 317 kadına cinsel şiddet uygulanmış! Yani ayaklarımızın altı cennet, başımızın üzeri erkek yumruğu, hayatımız cehennem!

Bunlarla mücadele yok mu, var. Bugün Türkiye’nin birçok yerinde evinde şiddet gören, tecavüz edilen, cinsel tacize uğrayan kadınların yasalar karşısında savunuculuğunu üstlenen kadın örgütleri, verdikleri mücadelelerle erkek egemen iktidarların yasalarında kimi değişiklikler yapılmasını sağladı. Ama yetmiyor ve uygulanmıyor orası ayrı konu tabii…

Tarihin en eski eşitsizliğidir diyor kadın- erkek, cinsiyet eşitsizliğine Gülten Kışanak, cezaevinden yazdığı kitabında*. Bu topraklarda kadının özgürlük mücadelesinin en büyük öncülerindendir Kürt kadınları, bunu da söylemeden geçmek ikiyüzlülük olur. “Toplumsal kalıplara, aileye, partideki eril zihniyete, devletin baskılarına ve hatta kadınların kendilerinde içselleşen toplumsal cinsiyet rollerine karşı müthiş bir mücadeledir kadınların siyasi partideki yolculuğu…”

Gelelim Gezi Parkı’nda başlayan büyük direnişe… Haziran Ayaklanması ya da “Ya hep beraber ya hiç birimiz!” sloganını bize yeniden hatırlatan Haziran kadınlarına…

Haziran ayaklanması, evet geride kaldı ama hepimizde küçümsenmeyecek birikimler bıraktı. Birçoğumuz faşizme karşı direnme deneyimini bu ayaklanma sırasında kazandık. Karakola gidip bir şey sormaya bile korkanlarımız gözüne baka baka polisin gazına, Toma’nın suyuna karşı göğsünü siper etmeyi öğrendi. Devletin vahşetine, tüm kollardan saldırısına karşı birlikte, beraber gövdelerimizle güç yaratarak direnmeyi öğrendik. “Ağaçlar kesilmesin” diyen duyarlı insanların direnişiyle başladı; atanmayan öğretmenlerin, diplomalı işsizler ordusunun, ölünceye kadar çalışsa da aldığı açlık sınırının altındaki emekli maaşıyla geçinemeyenlerin, sendikalı oldukları için işinden atılan emekçilerin, gece sokağa çıkamayan eğlenceye gidemeyen kadınların, kahkaha attığı için ‘kötü kadın’ olanların katıldığı ve giderek sayılarının arttığı o direnişte, memleketin her yerinden duyulan bir ses olabilmeyi öğrendik…

Haziran 2013 esas olarak bir kadın ayaklanmasıydı…

Haziran Ayaklanması kadınların sesiyle, “Dünyanın hiçbir ağacı yok olmasın” diyebildi mesela. Başka ülkelerde, herhangi bir yerde patronu tarafından sömürülen işçilere, şiddete uğrayan çocuklara, bedeni aşağılanan bütün kadınlara siper oldu ‘Siyahlı Kadın’… Suriye’de, Irak’ta, dünyanın herhangi bir yerinde korkudan, açlıktan ağlayan çocukları korumak için zorbalığın bütün koruyucularına-kurucularına taş attık ‘Sapanlı Teyze’yle…

Polisin insanlık dışı biber gazına rağmen kaçmayan, inadına bütün gücüyle polisin karşısında duran ‘Kırmızılı Kadın’, ellerinde onca gücü bulunanları güçsüz kılarak sadece bir direniş sembolü haline gelmekle kalmadı, başlı başına bir insanlık dersi haline geldi.

Kollarını iki yana açarak zorba iktidara direnen bu kadınlar, kadının cesaretini dünyaya haykırdılar.

Toma’dan gelen suyu kollarını açarak karşılayan kadın…

Biber gazına karşı kaçmadan direnen kadın…

O zaman 62 yaşında olmasına rağmen, “Ben suç örgütü üyesi değil, hukuksuzluğa karşı savaşan bir örgüt çalışanıyım” diye yanıt veren bir başka kadın… Mücella Yapıcı…

Her türden eziyete, tehdide, şiddete uğrayan bu kadınların, yaşamın her alanından soyutlanmak istenen çocukları için, gelmiş geçmiş bütün söylemleri bozarak sokağa inen, çocuklarının arkasında duran, yanında duran bu kadınların direnişine nasıl sadece ‘dayanışma’ diyebiliriz ki?

Tarihin büyük devrimcisi Lenin’in “Devrim bir kadın skandalından da patlak verebilir” sözünü hatırlayalım tam burada. Tamam, bu ayaklanma bir devrime yükselemedi, devrimle yüz yüze gelemedik ama toplumsal bir muhalefet oluştu, akabinde sınıf mücadelesinde bir hareketlenmeye yol açtı.  AKP iktidarı döneminde, bu genel direnişi mümkün kılan o kadar çok sorun oluşmuştu ki, Erdoğan’ın “üç beş ağaç için” dediği bir direnişin doğması, toplumun yaşadıklarını yakından takip edenler açısından şaşırtıcı olmadı.

Evet, AKP dönemi kadına yönelik saldırıları büyüttü ama kadınların öfkesi ve mücadelelerdeki öncü rolü de büyüdü. Flormar direnişini düşünün… “Flormar değil, direniş güzelleştirir” sloganıyla yola çıkan, ünlü kozmetik firması Flormar’da sendikalı oldukları için işten atılan çoğu kadın 132 işçinin direnişi 297 gün sonunda zaferle sonuçlanmıştı. “Ülkemizin onurlu işçileri kazanmıştır” diyen işçi Nuranların zaferidir işte bu!

Onu istemediği, reddettiği için tecavüzcüsüne direnen bu yüzden de gökdelenden atılarak katledilen Şule Çet’in katillerinin yakasına yapışan, bu davanın takipçisi olan Haziran Ayaklanması kadınları değil midir?

İşte Haziran Ayaklanması ayrıca gösterdi ki, bu memleketin bu faşist kafalardan kurtulmasının yolu kadına rağmen değil, kadınlarla yol alınırsa gerçekleşecektir. Kadının bedeni üzerinden her türlü imayı meşru gören bu aşağılık siyasi düzenin son bulması ancak kollarını açıp korkusuzca direnen kadınlarla beraber, hatta kadınların öncülüğünde yürünerek alınacaktır.

Kadına “Havva’nın işlediği günah sonucu, erkeği kandırıp cennetten koparan şeytan” misyonu yükleyen İslamcı faşistler, erkeğine itaat eden, boyun eğen bir pozisyon yükleyerek, onu değersiz kılarak kadını hep ‘doğuştan suçlu’ ilan etti. Kadını aşağılamak siyasi iktidarın, erkek egemen toplumsal yapının, haliyle sermaye sınıfının işine geliyor. Çünkü biliyorlar ki kadının kurtuluşu, özgürleşmesi toplumun özgürleşmesi anlamına geliyor.

Kadın sorunu politiktir. Sorunun bugün aldığı vahim boyut ise özünde kapitalist sisteme uşaklık eden İslamcılara dayanıyor. Özellikle AKP iktidarı ile güçlenen sömürü düzeni, emperyalist politikalar, yozlaşma ve ataerkil toplumsal yapı, ‘erkek şovenizmi’ni (maçoluk), haliyle kadın sorununu daha da büyüttü. Tayyip Erdoğan’ın kadınları aşağılayan, onların özel hayatlarına müdahale eden sayısız küfrü hepimizin gözü önünde edildi? “Kadın-Erkek eşitliğine inanmıyorum”  diyen Erdoğan ve zihniyeti 17 yıldır bu ülkeyi yönetiyor. Kadına “en az 3 çocuk” doğurma görevi veren Erdoğan ve fiilen eve hapseden AKP iktidarı, erkek baskısına, zulmüne ve şiddetine sessiz kalıp erkeğine koşulsuz hizmet eden bir kadın tipi çiziyor ve bunu da 17 yıldır bize dayatıyor.

AKP iktidarı ile kadınlar ekonomik, sosyal ve siyasi alanlardan giderek daha da dışlandı. AKP’nin 17 yıllık iktidarında “Uçuyoruz, dünya bizi kıskanıyor” palavralarıyla uyguladığı ekonomi politikaları halka iş-aş imkânı sunmadığı gibi, gelir dağılımı adaletsizliği inanılmaz boyutlara ulaştı ve halk mutlak olarak yoksullaştı. Ekonomi bozuldukça, yoksulluk arttıkça fuhuşa sürüklenen kadın sayısının sürekli katlanarak arttığını buraya yazmak inanın içimi acıtıyor. Başbakanlık İnsan Hakları Kurulu’nun 2010 yılında yaptığı bir araştırmaya göre 2002’de 25 bin olan resmi ‘hayat kadını’ sayısı, 2010 itibarıyla 100 bini aşmıştı. Bu sayının içinde bulunduğumuz zaman diliminde hangi sayıyı bulduğunu bilemiyoruz, bu konuda bir istatistik yok, artık sizin hayal gücünüze kalmış…

Memleketin 17 yılını çalan AKP iktidarına ve onun zihniyetine dur dememiz şart. Her alanda cinsiyet ayrımcılığı yapan, kadını artık ikinci sınıf vatandaş olarak bile görmeyen, hayattan, toplumdan soyutlayan, dışlayan ‘erkek’ gücüne muhtaç bırakan bu iktidar durdurulmalı ve onun zihniyetiyle yetişen nesillere bir tür ‘rehabilitasyon’ uygulanmalı. Evde, sokakta, devletin bütün kurumlarında, tarlada, okullarda, en üst yönetimlerde üretime katkı sağlayan kadınların özgür ve eşit olması bütün ülkenin kurtuluşu demektir.

*Kürt Siyasetinin Mor Rengi- Gülten KIŞANAK

———-

“Ön cepheye! Siperlere!”

Haziran Ayaklanması kadının özgür, eşit, bağımsız birey olarak toplumda yerini alma mücadelesinde bir eşik oldu. Bu yüzden Haziran Ayaklanması’nda oluşan birikimi, direnci, toplumsal mücadeleyi ileriye taşımak zorundayız.

“Yoksulların en yoksulu, güçsüzleştirilenlerin en güçsüzü proleter kadınlar; kapitalist egemenliğin dehşetinden kadınları ve insanlığı kurtaracak mücadeleye katılmakta acele edin! Sosyal Demokrasi (Komünizm), size onurlu bir yer ayırdı. Ön cepheye, siperlere koşun!” diyordu Rosa Luxemburg.

Devamını getiremememize rağmen, kazandırdığı direnci ve birikimi düşünerek, Haziran Ayaklanması’nın en azından “Kadın olmadan devrim olmaz, devrim olmadan kadın kurtulmaz!” deyişini kanıtladığı söylenebilir.

Türkiye’nin geleceğine, her toplumsal mücadelede en öne çıkmaya başlayan kadınların damga vuracağından herkes emin olabilir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here