Gazete REDYa, evet, eğitim şart!

Ya, evet, eğitim şart!

Bu mahallelerde, kolej bitirip Amerika’da master yapma hayali kuran kimseye rastlayamazsınız.

  • Ö. ALTIN

Okul, gecekondulaşma başlayınca ilk istenen hizmetlerden biri. Devlet ve özellikle belediye, ileride toplayacağı oyların şehvetiyle, kanunen kaçak olan bu iskân bölgesine alt yapı yatırımına girişiyor ve istenen okullar inşa ediliyor. Eğer müdür işbilirse okulun bahçe düzenlemesini ilçe belediyesine ya da büyükşehir belediyesine havale ediyor. Karşılığı ise çok cüzi: Duvarda belediyenin kocaman reklâmı ve bir teşekkür ibaresi.

Okul açılıyor açılmasına ama derslikler genelde tamamlanmamış oluyor. Kalabalık ve/veya konteynerden oluşmuş derslikler bu bölgelerde kaderdir. Bu nedenle varlıklı ailelerin isteği üzerine, çığır açan bir model yürürlüğe kondu: Paran kadar eğitim. Velisi bağış yapanlar bilgisayarlı, klimalı, özel sandalyeli, az mevcutlu, tavanı kartonpiyerlerle, saten boyalı pencereleri tüllerle süslü sınıflarda okuyor. Diğerleri ise sadece dört duvar arasında, eski sıralarda üçer üçer oturup, kalabalıklar arasında yitiyor.

Eğitsel donanım konusunda önceki yıllarda çok problemle karşılaşılsa da, son yıllarda yapılan kampanyalarla bu sorun göstermelik biçimde ‘aşıldı’. Okullarda bilgisayar mevcut, fakat öğrencilerin bunlara ulaşması sakıncalı; çünkü zarar verebilirler! Öğrencilerin yaratıcılığını öne çıkarmak için müfredata yerleştirilmiş sanat dersleri de göstermelik; ne bir müzik odası, ne resim atölyesi, ne de sanat öğretmeni bulunabiliyor. Öğrenciler her yıl, ortasından dere geçen manzara resmi çizmekten ya da ‘Arap kızı camdan bakıyor’ şarkısını flütle çalmaktan bıkıyor.

Derslikler ve olduğu kadar donanım tedarik edilse bile, bu sefer de öğretmen bulanamıyor. Öğrenciler üniversite sınavına ve LGS’ye hazırlanmak istiyorlar ama dersler boş geçiyor. Ne kadar eşit bir sınav sistemi değil mi? Bir yanda özel öğretmeni olan öğrenciler, diğer yanda boş geçen dersler ya da branşı dışındaki derslere giren öğretmenler…

Bu bölgelerde görev yapmaya çalışan 657’ye tabi öğretmenler ya yeni mezundur ya da başka bir ilden atanmıştır. Bir nevi bayrak yarışına girerler; torpil bulamazlarsa sürelerinin dolmasını bekler ve daha merkezi bir yere geçme planları yaparlar. Bu konuda başarılı olanların yerlerine atananlar da bir an önce kaçma stratejilerini oluştururlar. İlköğretimde yapılan sık öğretmen değişikliğinin çocuklar üzerindeki etkileri ise başka bir mevzu.

Öğretmenlerin üzerine son yıllarda eğitim işi dışında türlü angaryalar da yıkılıyor. Okullara bütçe aktarılmaz, ama ödenmesi gereken faturalar vardır. Para toplamak artık en önemli gayesidir öğretmenin. Kim sınıfından ne kadar çok para toplarsa idarecilerin gözünde o kadar iyi öğretmen olur; para toplasın yeter!

Öğrencilere gelirsek, büyük bir kısmı okullarına gayrı ihtiyari devam ediyor. Geleceksizliklerin farkındalar. Erkek öğrencilerin büyük bir çoğunluğu çalışmak zorunda. Öylelerine rastlanıyor ki, evin geçimi omuzlarına yüklenmiş. Derslerde ilgi toplamak için sarf edilen “Buraya dikkat! Bunlar öss’de sorulur” ikazları manalı bakışlarla karşılanıyor. Erkekler için bir zamanlar ‘Deliyürek’, ‘Polat Alemdar’ idoldü şimdi ise yerlerini yeni mafyozlar aldı. Biliyorlar ki bu ülkede alın teriyle bir şey olmuyor. Geriye kalan: Kısa yoldan zenginleşme hayalleri… Vuralım, kıralım, okul önlerinde bekleyip kızlara bakalım…

Kızlar için nefes alanı

Kız öğrenciler için durum daha da karışık. Okula devam etmek işlerine geliyor. Evde kalırlarsa ya baba ve abi dayağı yiyecekler, yahut ev işleri, temizlik ve bulaşığa koşulacaklar. Kapının önüne çıkmaları bile yasak. Birçoğunun derslerle ilgisi olmasa da, okul onlar için sosyal bir ortam. En azından ev işlerinden kurtulup, sokağa çıkabiliyorlar; karşı cinsle arkadaşlık kurabiliyorlar. Bir yandan da, kadın öğretmenlerini kendilerine model alıp başka bir yaşam tarzının hayalini kuruyorlar.

Eğer baba çok olumsuz bir modelse, ilk erkek arkadaşla evlilik hayalleri yapılıyor ve ‘kocaya kaçılıyor’, hem de 15-16 yaşlarında. Ardından da, kimileri kadın programlarına malzeme oluyor. Bölge tutucu ise durum daha da katmerleniyor. Bir yanda aşılanmaya çalışılan ‘modern kadın’ imajı ve televizyondan pompalan dejenere kültür, diğer yandan eve gidince aile baskısı ve çarşaf… Birçoğu da sekizinci sınıftan sonra eğitim hayatına devam edemiyor bildik nedenlerden.

Bir zamanlar kazıkçı hocalardan bahsedilirdi. Şimdilerde ise öğretmenler sınav sorusu hazırlarken kara kara düşünüyorlar: Ne sorsak da öğrenciler cevap verebilsinler? Hatta öğrenciler fazla yorulmasın diye önceden soruları verenler bile var ama sonuç yine aynı: Üniversite ve LGS kazanamayan okul birincileri, dokuzuncu sınıfa gitmekte ısrarlı ama okuma ve yazma becerisinden yoksun bir kuşak…

Öğretmenler ek gelir kazanabilsin, öğrenciler de eşit sınavda biraz daha ayrıcalık kazansın diye para karşılığında yapılan hafta sonu kursları bu bölgelerde rağbet görmez, çünkü para yoktur. Ama yine birkaç ana baba, sırf imkân sağlayamadıkları için çocukları yakınmasın diye, bu ücreti ödemek yerine okulun işlerini yapmayı teklif eder.

Göç alan bölgelerde farklı dile sahip öğrenciler de vardır. Daha resmi dili konuşamazken, bu dilde okuma ve yazmaya zorlanırlar. Tabii bu iş zor olunca da öğretmenler pedagojik gerçekleri unutarak yakınmaya başlar.

Bir de efsane soyadları ve kasabalar vardır. İki üç yılını aynı okulda geçiren bir öğretmen hiç zorlanmadan öğrencilerini zeki, yaramaz ya da tembel diye soyadlarına ya da memleketlerine bakarak sınıflandırabilir. Farklı yaşlarda iki problemli akraba, koca bir sülalenin, hatta kasabanın salak diye damgalanmasına neden olabilir. Üçüncü öğrenci artık ağzıyla kuş tutmalıdır üzerine miras kalan kötü imajdan kurtulabilmek için…

Bazen derslerde zorluk çıkaran öğrenciler türlü hakarete maruz kalır. “Niye ödev yapmadın, ders çalışmadın?” diye azarlanır ve aşağılanırlar. Oysa çalışılabilecekleri bir ev var mıdır? Kendilerine ait odaları var mıdır? Isınabiliyorlar mıdır? Evlerinde aile içi şiddetli geçimsizlik var mıdır?.. Bunlar öğretmenin aklına gelmez. Onun için en önemlisi otoritesine boyun eğecek, dediğini yapacak, sessiz ve silik bir kişilik yaratmaktır. Karşı çıkan olursa kopar bir yaygara: Bu salaklar niye okula geliyor? Yazık değil mi bunca masrafa? Herkes okumasın, gitsin çöpçü olsun; memlekete çöpçü de lazım…

Veliler sabah akşam çalışmaktan çocuklarını unutmuşlardır; ne yaptıklarından haberleri yoktur. Arada yolu şaşırıp okula uğrayan olursa, ne çocuğunun öğretmenini bilirler, ne de sınıfını. Öğretmenlerin söylediklerine şaşırırlar. “Öyle mi? Ama benim kızım/oğlum yapmaz öyle şeyler.”

Pek çok veli okula özellikle uğramak istemez. Çünkü bilirler ki, her okula uğradıklarında kendilerinden değişik kalemler adı altında para istenecektir. Ama yine de, “Ben okuyamadım, bari çocuğum okusun” diye her şeyini çocuğu için sarf eden veliler de vardır. Onların durumu en sarsıcı olandır. Çünkü bu eşitsiz koşullarda ne kadar imkân sağlansa da tablo nettir.

‘Çeşme başı’ gibi

Köylerdeki çeşme başı toplantılarının yerini şehrin varoşlarında okullar almıştır. Evden çıkamayan kadın veliler okula çocuklarını getirmekten mutluluk duyar. Bu sayede komşularından haberdar olabilecek, dedikodularını yapabilecek, birkaç dükkân vitrini görebileceklerdir. Bir de okullardaki bayrak direğinden olsa gerek, fatura yatırmaktan tutun da, kocasını veya komşusunu şikâyet etmeye kadar her türlü iş için okula yollanırlar.

Makyaj yapan kız öğrencinin annesi durumdan haberdar edilmek için okula çağrıldığında şok edici bir yanıtla karşılaşılabilir: “Bundan doğal olan ne var? Ben kızımı liseye niye gönderiyorum ki? Tabiî ki süslenmesi lazım, zengin koca bulması için.”

Bütün bu sorunlarla boğuşmaktan, asli eğitim ve öğretim uğraşları bilinmedik bir bahara kalır: Okulların güvenliğini ve temizliğini sağlamak, devletin kampanyalarını ve yardımlarını halka ulaştırmak, fakir ve özürlüleri tespit etmek…

Bu arada, müfredatın yoğunluğundan ya da başka şeylerden şikâyet eden öğretmenlere pilot okullar örnek gösterilir. Bu pilot okullara nedense varoşlarda rastlanmaz. Ankara’nın Çankaya ilçesindeki bir okul tüm Türkiye’ye örnektir. Haklılar; bina var, sınıf var, öğretmen var…

Sizce bu üçünün yan yana gelmesi, bu çok bilinmeyenli denklemi çözmeye yeterli olabilir mi? Yoksa biz hâlâ eski Türk filmlerindeki gibi, kara önlüklü öğrencilerin öğretmenlerine anlattığı hayalleri mi belleğimizde taşıyalım?..

(RED, SAYI 4, OCAK 2007)

page8image74304

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,822BeğenenlerBeğen
17,108TakipçilerTakip Et
1,360AboneAbone Ol