Gazete REDVirüslü dünyada mutlu olmak

Virüslü dünyada mutlu olmak

Her Şey Güzel Olacak diye yazmak çok kolay dedi bazılarınız: “Moralimizi bu kadar bozarken nasıl olacak bu peki?”

  • T. AKMAN

Dün sizleri biraz üzdüğüm için bugün yorucu bir Pazar yazısı yazmaya, daha doğrusu alıntılamaya karar verdim.

André Comte-Sponville, Jean Delumeau ve Arlette Farge, Mutluluğun En Güzel Tarihi (Fransızca La Plus Belle Histoire du Bonheur, 2004) adlı eselerinde, antik çağdan itibaren mutluluk kavramı ile felsefe arasında paraleller çizerken, Nazım Hikmet’in Saman Sarısı şiirindeki Abidin Dino’ya ithafen yazdıklarına uzanan bir zaman yolculuğu yaşatır:

Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?
İşin kolayına kaçmadan ama
Gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini değil
Ne de ak örtüde elmaların
Ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı balığınkini
Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?

Mutluluk, felsefeyle aynı anda başlamadı: Filozofların bu konuda kafa yormasından önce de mutlu ve mutsuz insanlar vardı.

Sokrates entelektüel bir devrim gerçekleştirerek, felsefi sorgulamayı, varlık ve doğanın ne olduğuna ilişkin ilkellikten, “İnsan nedir? Ben kimim?” yani “Kendini tanı” aşamasına taşıdı.

Yani insanın hem ne olduğunu hem de ne olması gerektiğini araştırması, nasıl düşüneceğini, nasıl yaşayacağını, nasıl mutlu olacağını kendine sorması aşamasına. Sokrates’ten itibaren Yunanistan’da yeşeren felsefelerin pek çoğu birer mutluluk felsefesi, birer ödemonya (Yunanca εὐδαιμονία / eudaimonia), yani mutluluğu “en yüksek iyi” olarak kabul eden öğretiler oldular. Bu da felsefenin merkezini insanların sorununa, dolayısıyla mutluluk hedefine kaydırdı.

Ödemon bir yaşam, hepimizin ulaşmak istediği ve sevdiğimiz insanlar için isteyeceğimiz başarılı ve “doyuma” ulaşılmış bir yaşamdır. Tarihteki her ana felsefe akımı farklı kavramlar üzerinde dans ederek mutluluğu tanımlamaya çalışmıştır: Zevk, zenginlik, erdem, irade, ahlak, hayal, saadet, huzur, Nirvana, bilgelik, kendinden vazgeçme…

Pascal mutluluğu asla şimdiki zamanda yaşayamayacağımızı, ömrümüzü onu beklemekle ya da “biter” diye korkmakla geçirdiğimizi ve bu nedenle sonuç olarak asla mutlu olamayacağımızı öne sürer:

“Böylece hiç yaşamaz, ama yaşamayı umut ederiz. Kendimizi daima mutlu olmaya hazırladığımızdan asla mutlu olamamamız kaçınılmazdır.”

Mutluluğun yolu ne sahip olmaktan geçer ne de var olmaktan. Onun kaynağı eylemdir: İnsan sadece yaptığı şeyden gerçek anlamda haz duyar ve sahip olmadığı şeyi umut etmeye devam eder. Mutluluğu umut ediyorsak, mutlu değiliz demektir.

Öte yandan, doyuma erenlerin de umut edecek bir şeyi kalmaz ki buna da bilgelik denir. Freud’a göre, “Kendimizi hayatın anlamı hakkında sorguladığımız anda hastayız demektir.”

Zenginliği arzularsanız, ona sahip olmadığınız sürece özlem duyduğunuz servetin yerindeki boşluğu görürsünüz her yerde; bilmem hangi aşk hikayesini yaşamayı umut ettiğinizde, hayatınızda o aşkın boşluğu olur ve sıkılırsınız. Mutlu olmak arzu ettiğiniz şeye sahip olmak olduğuna göre, asla mutlu değilsinizdir. Arzu eksiklik demek olduğuna göre; sadece sahip olmadıklarımızı arzuluyorsak, tanım gereği arzuladığımız şeyler hiçbir zaman bizim olamaz.

Bu arzuların asla tatmin edilemeyeceği anlamına gelmez, ama bir arzu giderildiği anda arzu olmaktan çıkar. Dolayısıyla şu anda arzulamakta olduğunuz şeylere değil, en fazla geçmişte arzulamış olduğunuz şeylere erişebilirsiniz.

Ne var ki mutlu olmak bir zamanlar arzulanmış olana değil, o an arzulanmakta olana sahip olmaktır. Kısacası, arzuyu eksiklik olarak kabul ettiğimiz sürece ister istemez mutluluk hep ıskalanacaktır: Mutluluğu asla yaşayamaz, sadece umut edebiliriz.

#HerŞeyGüzelOlacak diye yazmak çok kolay dedi bazılarınız: “Moralimizi bu kadar bozarken nasıl olacak bu peki?” Umuda tutunacağız ama önce kendimizi tanımamız gerekiyor. Sonra da umutla arzuyu ayırt edebilmemiz.

Umut bir arzudur, ama her arzu bir umut değildir. Mutluluk, arzu olarak kalan arzuya duyulan, gerçekleşen sevgiden başka bir şey değildir. Yani arzu, nesnesinin yokluğu demek değildir, bu nesneden tekrar tekrar keyif alma, sevme gücüdür.

Samimi olarak düşündüğümüzde nelerden vazgeçemeyiz bu virüs ile savaş döneminde? O serpme kahvaltı, ya da boğazda balık yemek gerçekten o umut ettiğiniz keyfi tekrar etmenizi sağlayacak mı yoksa sadece bağnaz bir arzu mu? Edinimi gerçek mutluluk mu, doyum mu? O anı yaşayabilmek için “hayatı riske etmek” nasıl bir sıfatla tanımlanabilir?

“Bir şeyi iyi olduğu için arzulamayız,” der Spinoza, “tam tersine, onu arzuladığımız için iyi olduğuna karar veririz.”

Dostluğun ve hatta yaşamın tanımı illa belli kalıplarda belli insanlarla belli sosyal işlevleri belli zamanlarda birlikte yerine getirmek midir? Bunlar olmazsa mutsuz mu olunur gerçekten?

“Dostlar olmasa,” der Aristoteles, “kimse yaşamayı seçmezdi.” “İyi yaşamak, genel kuralları özgül durumlara uydurma meselesi değil, daha çok davranışlarımızı sahip olduğumuz belirli yaşam koşullarına uyarlama meselesidir.”

Şu anda koşullarımız belli ve insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliğimiz olan, kendi konfor alanımızda, dilin eşsiz desteği ile bin yılların toplumsal birikimini süzerek karar verebilme yetisi ile “en yüksek iyi” yaşamın anahtarlarına sahibiz.

Herkese uygun tek anahtar olmadığı için herkes kendi yaşam koşullarına göre daha iyiye doğru yolunu çizmekle yükümlü.

Mutluluk, yola çıkmamızdaki amaç değil, sarsıntılı zorlu bir yolun ta kendisidir. Hayatı sevebilmek ve mutlu olabilmek için de karşımıza çıkacak zorlukları sevmeli ve kabullenmeliyiz.

Yoksa mutluluk giderek uzaklaşan bir umut olarak kalacak ve bağnazca umuda tutunarak yaşamaya çalışan kişiyi mutsuzluktan tüketecektir. Bu da kendini tanımakla başlıyor.

Bu cesareti gösteremeyen ve soyut aynalarında kendilerine bakamayanlar bu süreçten çok yara alarak çıkacaklar, mutluluğu bir amaç değil bir araç, hatta yolculuğun tanımı olarak kullananlar ise doyuma daha yakın olarak…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,393BeğenenlerBeğen
17,560TakipçilerTakip Et
1,390AboneAbone Ol