Virüs destanı…

Tepeden tırnağa yalanla algı -salgın değil- yönetimi yapanlar tam olarak bir halk sağlığı sorunu haline geldi. Basit matematiksel hesaplarla yalanları patlıyor ama unlar hiç utanmıyor…

  • T. AKMAN

BİRİNCİ GÜN: MASKE, MESAFE, YALAN

Geçtiğimiz hafta bir yıllık tam kapanmadan sonra zorunlu bir iş seyahatindeydim ve mecbur kalarak olmayacak ortamlara girip virüsümüz ile oynanmaması gereken kumarlar oynamak zorunda kaldım ki, zamansızlığın yanı sıra yazı yazmaya yüzüm tutmadı.

Şimdi karantinamda kumarımın sonuçlarını beklerken, bir kez daha pekişen bazı gözlemlerimi paylaşmak istiyorum.

Öncelikle bütün gün maske takmak zorunda kalan insanlara gerçekten üzülüyorum ve bütün gün arıcılar gibi dolanmak zorunda kalan sağlık görevlilerine tekrar teşekkür ediyorum.

Sürekli ve düzenli maske taşımak çekilir iş değilmiş. Maskeniz çok kaliteli değilse, korumaması ötesinde yapımında kullanılan petrol türevlerinden zehir soluma ihtimaliniz ve başka rahatsızlıklara maruz kalma ihtimali var. Maske kaliteli ve yanlardan hava sızdırmıyorsa nefes almanız çok zorlaşıyor ve normal şartlarda hissetmediğiniz kendi ağız kokunuzdan başlayarak, çeşitli dermatolojik sorunlara kadar sıkıntı veren durumlar oluşabiliyor.

Ancak doğru maske nefes darlığı yapmıyor; yani sık sık dillendirilen “aldığınız oksijen azalıyor” gibi saçmalıklara inanmayın ve kendinize daha uygun bir maske bulun.

Ana problem genelde kullandığımız cerrahi maskelerin özellikle terleme ya da solunum yollarından çıkan su buharı birikimi veya bir nedenle öksürme tıksırma kalıntıları ile çok hızlı bir şekilde etkinliklerini kaybetmeleri ve sızdırmaya başlamaları. Bu nedenle sıvı/buhar teması olan, cepte taşınan, defalarca çeneye inmiş kalkmış maskelerin sıklıkla yenilenmesi gerekiyor.

Genelde yüz hattı ince kadınlarda gözlemlediğim yüze çok büyük olduğu için yanak bölümü tümüyle açık olan maskeler de çok kullanılmış, cepte taşınan maskeler gibi işlevsiz. İnsanlarımızın çoğu maskeyi göstermelik takıyor ve ilk fırsatta burun ya da çene altına indiriyor.

Ben boğazımdan bir şey geçme anları harici, açık havada cerrahi, kapalı ortamlarda N95 maske ile bulunmama ve maskenin en önemli defans hattı olduğunu bilmeme rağmen bir “acaba?” şüphesi taşırken, koruma imkân ve ihtimali kalmamış maskelerle her sabah-akşam tıklım tıklım dolu toplu taşıma araçlarında seyahat eden insanları düşününce “demek ki o kadar da kolay bulaşmıyor” diye düşünmeden de edemiyorum.

Bakınız bugün İstanbul’da kaba bir hesapla ortada dolanan her 13-14 kişiden biri virüs taşıyor. Bir kısmı hastanede ve evde karantinada olsa da bakanlığa göre korkunç uçurumlu hasta/vaka ayrımı üzerinden bakıldığında ortaya çıkan rakam bu.

Türkiye’nin diğer bölgelerinde de çok farklı değil durum. Yani büyükçe bir markette, ortalama müşteri, ortalama alışveriş süreleri ve ortalama sepetler hesaplandığında, aynı gün içinde elinize aldığınız herhangi bir ürüne sizden önce virüs taşıyan birinin temas etmiş olma ihtimali neredeyse yüzde 100!

Siz gezerken virüslü birine yaklaşma olasılığınız da içeride ne kadar uzun kalırsanız o kadar artıyor. Tahminen herhangi bir markette yarım saat kaldığınızda 2-3 kez virüs taşıyıcıları ile yakın temasınız olacaktır.

Mesafeler konusunda ne yazık ki bilinçsizlik maskeden daha da yüksek. Herkes birbirinin burnunun dibinde, herkes marketlerde, pazarlarda her şeyi elliyor, kurcalıyor. Uzman olduk ya, hepimiz virüsün nasıl bulaşmadığını biliyoruz artık!

Tamam başta korkudan ve bilinçsizlikten çok büyük hatalar yapıldı ve virüsün belki yüzde 1 ihtimalle bile bulaşamayacağı temaslara çok ağırlık verilip dezenfektan manyağı yapıldık ama bu virüs markette, sokakta, iş yerinde ya da evde bulaşmıyorsa nasıl bulaşıyor bir düşünmek lâzım. 65 yaş üzerine aşılara rağmen yarı açık cezaevi devam ettiriliyor. Sokağa çıkamayan, kendilerini herkesten iyi korumaya çalışan bu insanlar, hem de güya yüzde 100 korumalı bir aşı sonrası nasıl sapır sapır hastalanmaya devam ediyorlar?

Virüsü gurur, yalanları kalkan yaptık. Çoğunluk, önce kendilerine, sonra da yakın temaslı olan yakınlarına açıkça yalan söylüyor ve virüsü coşturuyor. Yalanı işten atılma korkusuyla söyleyen var, dolaşımının engellenmesini istemediği için söyleyen var, etik olmayan etkileşimlerde olduğu için söyleyen var, sadece üyesi olduğu siyasi parti ya da cemaatin görüşleri uyarınca söyleyen var. Ama gerçek olan şu ki, ortada büyük bir yalan rüzgârı var.

En büyük yalan kaynağı ise her akşam gözümüze sokulan turkuaz tablo ve bunca tutarsız, ipi kopmuş veriyi fütursuzca savunmak adına uydurulan palavralar ve gündem değiştirme manevraları ile gerçekleri sulandırmaya yönelik algı yönetimi.

Yalanın boyu o kadar büyük ki, inanma/inanmama kavramlarının ötesine geçiyor. Zaten halkta bir çaresizlik var, inanmaya başlamak için tutunacak bir şeye ihtiyaç var ve tek çıpamız turkuaz tablo. Tablonun tüm amacı da o zaten. Yoksa bakınız bakanlık kaç kişiye aşı yapıldığını “anlık” veriyle nasıl paylaşıyor: covid19asi (nokta) saglik (nokta) gov (nokta) tr adresinde dakika itibarı ile aşı tablosu güncelleniyor.

Bu tablo rahatlıkla ve sorunsuz bir şekilde paylaşılırken, aynı veri tabanını kullanan turkuaz tablo, üzerinde bazen çok uzun saatler süren veri ve toplum mühendisliği sonrası oluşturulduktan ve üst merci onayları sonrası paylaşılabiliyor. Salgının başından beri –salgının Türkiye’de başlangıcı 10-11 Mart 2020 değil, Aralık 2019. Bu bile açıklanmıyor- gerçek ve canlı tablo paylaşılmamasının bedelini ise bugün yüz binlerce masum vatandaşımızın hayatı, belki de milyonlarca vatandaşımızın kısalacak ya da kalitesi kötüleşecek hayatı ile ödemeye devam ediyoruz ve edeceğiz.

Her kötülüğün başı yalan diyerek, “tekrarlayan yalanlar silsilesi” olarak tanımlayabileceğimiz mitomani üzerine uzun uzun yazabilirim ama mübarek ayda bu konuda sözü diyanet sitesine bırakmak yeterli. Özü Sözü Doğru Olmak konulu cuma hutbesi çok güzel notlar içeriyor:

“Doğruluk iyiliktir; yalan kötülüktür. Doğruluk rahmettir; yalan felakettir. Hak, doğrulukla yerini bulur; yalanla zayi olur. Doğrulukla kazanılan mal ve mülk bereketlenir. Yalanla elde edilen hiçbir şeyde hayır yoktur. Onur ve haysiyet, doğrulukla kalıcı hale gelir. Allah’ın rızasına doğrulukla varılır. Yalanla varılacak yer ise ancak cehennem azabıdır. Allah katında sözün değeri, hakkı ve hakikati ne derece yansıttığı ile ölçülür. Çünkü söz, kalbin ve gönlün tercümanı, özün ve ruhun aynasıdır. Bir toplumda fitne ateşinin yakılmasına, fesadın yayılmasına, dostlukların sona ermesine, masumların zarar görmesine ve hakların zayi olmasına çoğu zaman yalan bir söz sebep olur. Toplumu aldatan, hilesini süslü sözlerle örtmeye çalışan ve bu uğurda yalan yere yemin etmekten kaçınmayan ise her iki cihanda iflas etmeye mahkûmdur. Dini, ırkı, mezhep ve meşrebi ne olursa olsun kimsenin izzet ve şerefine dil uzatmayalım. Hak ve hakikatin peşinden gidelim. Doğruluğu, saygı ve nezaketi kendimize şiar edinelim. Kıyamet günü her bir sözün hesabının sorulacağını unutmayalım. Gönlümüzü karartan, kalplerimizi kirleten, çoğu zaman da hayatımızı alt üst eden yalandan sakınalım. Özümüz ve sözümüz doğru olsun.”

İKİNCİ GÜN: KOYUN CUMHURİYETİ

Bugün bir bilim kurgu öykümüz var. 2021 yılının Ekim ayında, uzun zamandır ekonomik olarak kendi ayakları üzerinde durmayı başaramayan, yozlaşmaya, hatta çürümeye başlayan büyük bir ülkede geçiyor. Bu ülkenin adı Koyun Cumhuriyeti.

Ülke bir zamandır beceriksiz bir adamın iki dudağı arasından çıkan kararlarla yönetilmeye çalışılıyor. Adamın asıl amacı devlet kaynaklarını yönlendirerek kendi egosunu ve yandaşlarının cebini doldurmak. Bunun için de her kurnazlığı yapıyor ve sürekli yapay gündemlerle halkın gerçeklerden haberdar olmasını engellemeye çalışıyor.

Diğer ülkeler başta olmak üzere, ona buna sürekli posta koyuyor ve hemen her konuda çok sert çıkışlarıyla dünyaca tanınıyor. Sürekli ABD ile iyi geçinmek için yağcılık peşinde ve CIA güdümlü Amerikan emperyalist politikaları doğrultusunda gereken her şeyi yapmaya, gerekirse ülkesini satmaya dahi hazır.

Ve tabii tüm dünyada ve Koyun Cumhuriyeti’nde bir virüs yayılıyor.

Böyle bir zihniyetin virüs karşısında alacağı tavrın da genel karakterine uygun olması hiç kimseyi şaşırtmazdı. Nisan 2021’de çok kötü patlayan salgında, virüse posta koyarak mücadele etmeye çalışan ve akılcı ya da bilimsel hiçbir tedbir almayan, cahil bırakılmış ülke tam anlamı ile virüsten kırıldı.

Rakamlar gizlense de, toplu ölümler “bulaşıcı salgın hastalık” adı altında azaltılarak servis edilse de, cehalete zorlanan ülke virüse yenik düştü. Diktatör bozuntusunun güvendiği tek şey yaz mevsimi ile birlikte insanlar açık havaya çıkacak, sıcağa dayanıksız virüsün yayılması azalacak ve salgın bitecekti. Özetle güneş virüsü yenecekti, doğa kendini temizleyecekti.

Ekonomi yandaş beslemekten ve hatalı kararlardan o kadar zayıflamıştı ki, salgının başından beri çok gerekli olsa da, medeni ülkelerce modellenen ve zaman zaman uygulanan tam kapanma senaryosu hiç uygulanamadı. Saçma sapan göstermelik tedbirlerle halk uyutulmaya çalışıldı: Akşam kapat sabah aç, hafta sonu kapat, okulları aç kapat, restoranlar açılsın kapansın, uçaklar kalksın kalkmasın, şu yaş grubu bunu yapsın, bunlar bunu.

Tüm bunları faşizan bir baskıyla uygulamak için de kolluk kuvvetleri dehşet saçsın…

Şehirlerde ambulans ve polis sirenlerinden yoğun bir şey yokken, halkı yönetenler salgın yokmuş gibi davranmaya devam ediyorlardı, zira devlet kasası tamtakırdı; toplanan vergiler ile halkın parası öncelikli olarak yandaşlara ve ucube projelere aktarılmalıydı. Sağlık bakanlığı ipin ucunu kaçırmış, hükümet salgını değil algıyı yönetmeye çalışıyordu. Ölümler normalleşmiş, hemen her haneye girmiş, insanlar kaderciliğe ve kaderlerine mahkûm edilmişti. Zira virüs ile savaştaki tek planları, tam nasıl olacağını kimsenin bilmediği ve hatta kestiremediği, ütopik “sürü bağışıklığı” kazanma hayaliydi.

Plana göre virüs o kadar çok kişiye bulaşacaktı ki, hastalığı geçiren herkes de bağışıklık kazanacağı için, virüs yeni bulaşacak insan bulamayınca kendiliğinden yok olacaktı. Saldım çayıra, Mevla’m kayıra hesabı…

2021 Haziran ayı sonlarına geldiğimizde açık hava, bol güneş ve devam eden birkaç göstermelik tedbirle rakamlar gerçekten nefes alınabilir seviyelere inmişti. Ancak bu rakamlar turizm canlansın diye söylenen yalanlara destek olması için eksik servis ediliyordu ve dört koldan yapılan algı yönetimi sayesinde, arada kaçaklar olsa da, Ağustos ayı ortalarında herkes virüsün tümüyle bittiğine ikna olmuştu.

Bilim kuruluna göre zaten artık sürü bağışıklığı kesinlikle kazanılmış olmalıydı.

Ancak Eylül ayıyla birlikte insanlar kapalı ortamlara dönmeye başladığında bir şeylerin ters gittiği hissedilmeye başladı. Virüs bir anda yeniden ortaya çıkmıştı, hem de artık daha çok ısırıyordu.

Oxford gibi saygın bilim kurumları, ülkenin önde gelen üniversiteleri ve uluslararası yardım kuruluşları hemen araştırmalara başladı; farklı yöntemlerle ölçülen (kan bağışı örnekleri, PCR test kayıtları, filyasyon verileri ve matematiksel modellemeler) ve birbirine çok yakın çıkan sonuçlara göre salgının en ağır yaşandığı, ülkenin tam kuzeyinde yer alan bir şehirde halkın yüzde 76’sı virüse yakalanmıştı.

Bu rapor her yerde yayınlandığı ve hükümet tarafından düzenli pompalandığı için yalanlardan bitkin, maskeden yılgın, işe yaramayan sözde tedbirlerden bıkmış, ekonomik olarak çökmüş halk da salgını bitmiş kabul ettiğinden dolayı, her şeyi bırakmış ve eski alışkanlıklarına dönmüştü.

Arada sırada birilerinin ölmesi yeni normal olmuş, halk cenaze evlerine bile tedbirsiz gitmeye başlamıştı. Zira sürüdeki koyundu onlar ve sürü bağışıklığı olduğuna göre, onlar da bağışıklık kazanmış olmalıydılar.

Bu nedenle de virüsün bir kez daha yayılması kolayca yeniden ivmeleniverdi. Ekim ayı çok berbat geçti ama rakamlarla oynandığı için pek anlaşılmadı. Kasım ayı biraz daha kötüydü. Aralık ayı başında ise ne yazık ki virüsün çok daha öldürücü ve mevcut aşının etki etmediği bir mutasyonu adeta patladı.

Artık mızrak çuvala sığmıyordu ve yeniden düşünülmeden ve sonuçları bilimsel yaklaşımlarla hesaplanmadan, deneme yanılma yöntemi ile görülecek bir takım saçma sapan tedbirlerle 2022’ye girildi.

Tedbirler bir işe yaramıyor, ülkenin ana aşısı olan ve Çin’in şaibeli Sinovac firmasından ne tür karanlık ilişkilerle edinildiği belli olmayan, ne kadar etkili olduğuna ilişkin dünyanın dört bir yanından farklı sayılar gelen CoronaVac aşısının orijinal virüse etkisi dahi sınırlı iken, bu varyant bu aşıdan neredeyse hiç etkilenmiyordu. Ama ülkenin kararlarının tartışılmasını sevmeyen, dediğim dedik başkanı ısrarla salgınla mücadelede dünya lideri olduğunu iddia ediyor, salgını küçümsüyor ve hükümetin aldığı her tedbirin mutlak doğru olduğu konusunda propagandaya devam ediyordu.

Bilim insanlarının hesaplamasına göre sürü bağışıklığının kazanılmaması mümkün değildi; nihayetinde bir yandan aşı, bir yandan da neredeyse nüfusun tümünün üzerinden en az bir kez geçmiş virüs vardı. Ama başlangıcında salgını basit bir soğuk algınlığı olarak küçümseyen, sonrasında halkı hidroksiklorokin, parazit ilacı ve antibiyotik ile tedavi etmeye çalışan başkan, artık eski kankası Trump gittiğinden beri ABD’den de destek alamıyordu ve uluslararası platformda mutlak yalnızlığa itilmişti.

2022 başından itibaren görevden alınması için sesler yükselmeye başladı, halk yavaş yavaş huzursuzluğunu ifade etmeye başlamıştı. Ancak ülkenin başı sadece kendi iktidarını korumak için belki de milyonlarca insanın ölecek olmasını umursamıyor ve ülkenin kalan tüm kaynaklarını salgın yerine algıyı yönetmek için kullanıyordu.

Doğru dürüst bir sağlık ve bütçe planlaması yapmadan, işi ciddiye alıp salgını kontrol altına almak yerine yine yamalı yasaklarla bu kez de 2022 yazını beklemek ve yaz aylarının mucizevi etkisine sığınarak iktidarını biraz daha uzatmayı denemeyi tercih etti. Hem de yazın gelişi ile birlikte aşılamayı bitirmek ve sürü bağışıklığını yakalamak bu kez mümkün görünüyordu. Geçmişten ders alınmasa da yapacak bir şey yoktu, hayat devam ediyor ve hasretle yaz bekleniyordu.

2022 Temmuz ayı beklendiği gibi virüsün yayılımında hızlı bir düşüşe sahne oldu ve Temmuz ortalarında halk bir kez daha salgının bittiğine ikna edilmişti. Uyulamayacak saçmalıktaki bazı tedbirlerin devamı, denize maskeyle giren insan manzaralarına sebep olurken, CoVID-19 da varlığını sürdürebilmek için mutasyonlardan mutasyon beğeniyor ve yönetenlerin zihniyeti değişmediği sürece, zavallı ülkenin 2022 kış aylarında daha da beter boyutlarda yaşayacağı kâbusun yapı taşlarını örüyordu. Canı ve beyni olmayan virüs için bir başka kavram da eksik: Zaman.

CoVID-19’un sonsuza kadar zamanı var, peki ya insanoğlunun?

Öyküdeki tarih, yer ve kişileri yerlerine koyalım ve bilim kurgudan gerçeğe dönüştürelim: Takvimi lütfen 1 yıl geri sarın ve öyküyü bir de öyle okuyun.

Anlattığım ülke Brezilya… Eylül 2020’de halkın yüzde 76’sı CoVID-19 geçirmiş olduğu hesaplanan ve şu anda halkın tümü hastalığı geçirdiği ya da aşılandığı halde P.1 varyantı yüzünden virüsün katliama devam ettiği şehir ise Amazonya eyaletinin başkenti, Mister No’nun mekânı olarak tanıdığımız Manaus. Diktatörlüğe soyunan, geri zekâlı başkan bozuntusu da ‘Tropik Trump’ adıyla anılan Jair Bolsonaro.

Gerçekten inanılır gibi değil, ancak Brezilya’da salgının seyri aynen böyle gelişti ve dün bizimle kafa kafaya vaka sayısı raporlayan Brezilya (Türkiye günlük 63 bin, toplam 4,2 milyon; Brezilya günlük 66 bin, toplam 13,9 milyon) bizdeki Almanya’nın bile kıskandığı muhteşem sağlık sistemi nedeni ile bizden 10 kat fazla kayıp veriyor. (288 vs. 2.865 dünkü rakamlar; 289 vs. 3.070 önceki gün. Hoş Türk Tabipler Birliği’ne göre bizde sadece İstanbul’da bulaşıcı hastalıktan günde 350 kişi gidiyor ama inananlara resmi rakamlar ortada. Sahi İstanbul’da korona dışında ve koronadan daha öldürücü hangi bulaşıcı hastalık var?).

Bu rakamlar her iki ülke de sayılarla oynadığı için hiç güvenilir olmasa da, bana Brezilya’nın testleri çok az tutarak vaka sayısını düşük göstermeyi daha çok önemsediğini, Türkiye’nin ise vakaları bir nebze itiraf etmek zorunda kalmış olsa da ölü sayısını çok düşük göstermeyi önemsediğini anlatıyor.

Bunun sosyolojik temelleri araştırılabilir ama temelde ekonominin tek göstergesi dolar kuru kabul edilen bir ülkenin salgınla mücadelesinde de göstergenin salt ölü sayısı kabul edilmesi çok şaşırtmıyor. Ancak nasıl ki dolar ekonomik geleceğimiz ipotek altına alınarak düşük tutuluyorsa (bkz. yasak sayı), ölüm sayıları da ülke sağlığının geleceği ipotek altına alınarak düşük tutuluyor. Ancak bu hastalığı hastanede atlatabilenlerin hemen hepsinde kalıcı bir hasar rapor ediliyor, evine ilaç fırlatılarak kendi haline bırakılanların akıbeti belirsiz.

Benim bu tablolardan yola çıkarak gözlemleyebildiklerim oldukça iç karartıcı. Özetle bu salgın, tıpkı geçen yıl tahmin ettiğimiz üzere 2021’de hatta 2022’de bitmeyecek gibi görünüyor.

2020’de ne yaşadıysak 2021’de kat kat daha beterini yaşıyoruz ve yazın yine sahte bir “salgın bitti” havasına girip Ekim-Kasım aylarında, ne yazık ki yeni zirveler göreceğiz gibi duruyor.

Bu durum aslında oldukça net, hatta önümüzdeki yıl bu aylarda, salgınla mücadelede ciddi bir zihniyet değişikliği olmadığı durumda (en başta tam şeffaflık) da bugünden daha kötü günler bizi bekliyor olacak. Zira virüs baskılanmadan kendi kendine yayılmaya bırakıldığında, yani sürü bağışıklığına güvenerek sadece aşı desteği ile serbestçe yayılma şansı verildiğinde, hiç durmaksızın deneyeceği mutasyonlarla daha ölümcül, daha bulaşıcı, daha kötü varyantlar çıkartmaya devam edecek.

O da nihayetinde kendi türünü devam ettirmeye çalışan bir “canlı” ve geninde kodlanan neyse ona uygun hareket ediyor. Dolayısıyla 2022 de sadece bu nedenle kayıp yıl gibi görünüyor.

Küresel aşılanma bir düzene oturduğunda ve yaygın olarak uygulandığında bazı zengin ülkeler başta olmak üzere, eğer maske, mesafe, temizlik üçlüsüne ciddiyetle uyulmaya devam ederse 2022 yazından itibaren virüse karşı ciddi bir savunma hattı oluşmaya başlayacaktır. Ancak tüm dünyanın düzenli aşılanması ile virüs 7 kıtada baskılanmadıkça sürekli alevlenme riski olacaktır.

Böyle bir küresel çapta baskıyı da, en başta politik sebeplerle, 2025’ten önce kurmamız çok olası görünmüyor. Temmuz 2023 gibi rahatlarız, 2025 başlarında da koronavirüsün en azından grip virüsü kadar kontrol altına alındığı, yeni bir dünyaya yelken açarız gibi görünüyor.

Bu karamsar tabloyu kısaltacak olasılıklar neler ona bakarsak, ilk sırada ilaca
dayalı bir tedavi yöntemi var. Yani bir ilaçla virüsün yok edilebileceği ideal bir senaryoda bu süreç çok çok kısalacaktır ama o ilacı yapabilecek bir babayiğit var mı? Varsa da aşıdan önümüzdeki on yıllar boyunca düzenli olarak milyarlarca dolar kazanç bekleyen ve bugün aşı üretiminde tekel olan, insanlık adına dahi sırlarını kimseyle paylaşmayan dev ilaç şirketleri buna izin verir mi?

İkinci iyimser tablo virüsle empati kurunca oluşuyor, daha doğrusu virüsün bizimle anlaşma masasına oturması gibi bir durumla ortaya çıkıyor: Virüsün konuk olduğu organizmayı (insan) öldürmesi kendisini de öldürdüğü için, bir mutasyonda bizi hasta etmemeyi öğrenmesi ve bize zarar vermeden, öldürmeden bizimle yaşaması senaryosu. Bu başımıza gelecek en iyi senaryo gibi görünse de süreç uzadığı ve bizimle birlikte yaşayan virüs, doğası gereği en ufak bir sıkıntıda yeni mutasyonlar deneyebileceği için şüpheyle yaklaşmak lazım.

Üçüncüsü ve başta çok ürkütücü görünen senaryo ise virüsün her bulaştığını yatak döşek yatıran bir mutasyon. Zira CoVID-19’un bu kadar fazla yayılabilmesinin ardında sinsiliği yatıyor. Her bulaştığı insan hasta olmadığı halde taşıyıcı/bulaştırıcı olduğu için, hiç anlamadan bulaşıveriyor. Bu senaryoda sinsilik ortadan kalktığında kısa bir kanlı savaştan sonra hızla her vakanın izole edilebildiği bir ortama kavuşuruz ki, CoVID-19 hızla tarihe karışır. Tabii mutasyon ve varyant senaryolarında, bu varyantların diğer varyantlardan hızlı yayılarak, onlara yaşama ve üreme hakkı vermemesi ve sonunda yok etmesi gibi çok önemli ve zor bir detay da yatıyor.

Eminim başka senaryolar da vardır ama benim görebildiğim kadarı ile kurtuluşa giden üç iyi senaryo bunlar. En temizi de sonuncusu. Umarım benim hiç aklıma gelmeyen dördüncü bir senaryo ile çok daha hızlı ve temiz bir çözüm bulunur ve bu iş acilen çözülür.

Her durumda insanoğlu hayatını değiştirmek zorunda ve buna direnmekte ısrar sadece yaşanacak sıkıntıyı arttıracaktır.

ÜÇÜNCÜ GÜN: CEHALETTE ISRAR

Vefat sayıları her gün rekor tazelerken, İstanbul’da vaka sayılarında 5 haftada 5 kat artış görülürken, bakanımız dün yine ve yeniden bir müjde bulmayı başardı: “Kısıtlama ve tedbirler (virüs yayılımının) artış hızını düşürmeye başladı!”

Artış durmamış dikkat ediniz, artış hızı azalmış. Yani tüm yasaklara, kısıtlamalara ve engellemelere rağmen virüsün yayılması (neyle karşılaştırıldığında azaldığı da belirsiz ama azalmış işte) daha az oranda da olsa artarak devam ediyor.

Basit bir dört işlem sağlaması ile müjdeyi biraz deşmeye karar verdim.

Önce bakan beyin dün yayınladığı “İllere Göre Haftalık Vaka Sayısı (100 binde) 10-16 Nisan 2021” haritasındaki verileri bir tabloya işledim. Sonra “Hesaplamalarda, Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi verileri esas alınmıştır” notundan hareketle TÜİK’ten mevzubahis nüfus verilerini indirdim ve tabloları birleştirdim.

Bu sayede 100 bin nüfusa karşılık açıklanan verileri il nüfuslarıyla oranlayarak, “gerçek” vaka sayılarına ulaşma şansım oldu.

Son adım olarak 10-16 Nisan arası turkuaz tablolardaki vaka sayılarını birleştirdim ki bu sayılarla tabloda hesapladığım sayıların birbirini tutması normal sonuç ve hedeflediğim sağlama olacaktı. Ellerindeki nüfus verisi farklı olsa bile toplam nüfus belli olduğu için olabilecek sapma yüzde 1-2 ötesine zaten geçemeyecekti.

Gelin görün ki, tüm rakamlar uydurma olduğu için turkuaz tablolara göre vaka toplamı 404 bin 382 iken, haritaya göre vaka toplamı 344 bin 287 çıktı. Aradaki yüzde 17,5 fark harita verilerine yansıtıldığında İstanbul ve Çanakkale haritada 1000 üzerine çıkıyor. Bu rakamların da gerçeğin çok altında olduğu konusunda hemen herkes hemfikir.

Halkın derdi selamlaşıp öpüşmek, tedbirsiz ziyaretlere, iftarlara devam etmek gibi yakın temas sporları olduğu için maske takan ve özellikle aşı yaptıran herkeste sahte bir güven duygusu öne çıkıyor. Temaslı olanlar, hatta virüs taşıdığına emin olanlar bile toplu taşıma araçlarını kullanmaya devam edebilmek, özgürce alışveriş merkezlerinde ya da marketlerde dolaşabilmek için test yaptırmıyor. Bunun da sebebi bağnazlık, cehalet ve daha da kötüsü cehaletteki ısrar.

Bilinçli ve sorumluluk sahibi insanlar en ufak bir risk şüphesi nedeni ile kendilerini tümüyle eve kapatırken, açık açık temaslı insanlar, hatta bariz hastalık belirtilerine rağmen virüse taşeronluk yapmakla meşgul. Serbestçe dolaşarak virüsü bulaştıracağı insanlardan birine ciddi bir zarar gelebileceğini algılayamıyor. Sorsanız “vah vah, başınız sağ olsun” der, kendi akrabası vefat etmiş gibi üzülür, ancak bunun sebebinin kendisi olabileceğine ikna olmaz!..

Bu insanlara bu durum nasıl anlatılır? Bu halk virüsü nasıl yenebilir?

Sahte aşı, sahte test, sahte HES kodu, sahte “bilimsel” çalışmalar derken giderek daha derin umutsuzluğa kapılıyorum. Daha önceki yazılarda önerdiğim PCR testi yerine IQ testi yapılması fikri yeniden sıcak gelmeye başladı.

Her duyduğumuz müjdenin altı çürük. 23 Nisan 2020’de ilacını bulmuştuk, o arkadaş halen ortalıkta saçmalamaya devam edecek kadar yüzsüz çıktı. Sonra mucizevi üçlü tedavisini bulduk. Eylül 2020’de hazır diye başlayan ve sırasıyla tarihi Ocak 2021, Nisan 2021, Eylül 2021, nihayet Aralık 2021’e çekilen yerli aşı balonumuz da tam gaz şişmeye devam ediyor.

Sürekli dünyanın değişik yerlerindeki Türk doktorlar kendi reklamları için salgını sona erdirecek “inanılmaz” buluşlarını anlatıyor, biz de bir umut bu soytarıları izliyoruz. Burundan bir fırtla virüsü bitireni mi ararsın, 6 saniyede yüzde 100 doğru sonuç veren test mi ararsın, 48 saatte hastalığı yok eden ilaç mı ararsın. Koş vatandaş, hepsi var…

Yahu ilaç böyle mi geliştirilir?

Açın sorun BioNTech’te bu işi çözmüş vatandaşınız var, o size anlatsın o işler nasıl oluyor.

Bir fıkra geldi aklıma; hani köylüler yağmur duasına çıkar ama hiçbiri şemsiye ile gitmez. Zaten artık bizde meteoroloji yüzde 100 yağacak dediğinde duaya çıkılıyor ama yerli ve milli aşıya güven seviyesi yağmur duasına güven seviyesi ile aynı, zira aşı bulunsa üretecek tesis yok ve böyle bir tesis kurma girişimi de yok.

Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü halk sağlığının korunması amacıyla 1928’de Ankara’da kurulmuş bir ulusal referans laboratuvarı ve aşı üretim merkezi idi. 2011’de hükümetin müthiş bir öngörü ile “gereksiz” olduğuna karar vererek, kapısına kilit vurduğu bu kurum, tüm dünyaya aşı ihraç edecek kadar da düzgün çalışıyordu. Bu kurumun alternatifi de olmadığına göre, şu müjdelenip duran aşılar nerede üretilecek acaba?

nsanlar ikinci doz aşılarını bulup olamazken, öğretmenler gibi öncelikli gruplar beklerken, diğer spor branşları üvey evlat sayılırken, tümüyle popülist bir kararla TFF tüm profesyonel futbol takımlarının aşılanacağını duyurdu. Tabii ki aşılansınlar ama öncelik neden? Aşıya bugün başlansa zaten ligler bittikten sonra etkili olabilecek bir aşının kime ne faydası olacak? Rahatça tatil yapsınlar diye mi aşılıyoruz topçuları? Bu neden müjde olsun bana? Futbolcular neden ayrıcalıklı? Birinci ligde oynayıp senden benden zengin olmayan futbolcu mu var?

Aşıyı önce ihtiyaç sahiplerine yapın, kapatamadığınız kurumların çalışanlarına yapın. Futbol benim için bir ihtiyaç değil ama okul bir ihtiyaç, devlet kapıları ihtiyaç, marketler ihtiyaç. Ne öğretmen aşılı, ne memur, ne de market çalışanı.

Son ve en büyük yalanla sizi baş başa bırakayım…

Salgının başından beri “sadece 65 yaş üzeri ölüyor” söylemi vardı. Sonra bu “genelde 65 yaş üzeri ölüyor” diye değişti. Aşılama başladı ve dünya Çin aşısının etkinliğinden pek tatmin olmamışken biz bilimsel gerçekleri saptırıp “ölümü yüzde 100 engelliyor” dedik.

Peki yüzde 100 korumalı aşıyla aşılanan sağlık çalışanları güya artık ölmüyor, büyük bir çoğunluğu aşılanan yaşlılar da güya ölmüyor. Peki bir düşünelim bakalım kimler ölüyor da rekor üstüne rekorlar kırılıyor?

Bu arada 65 yaş üzeri aşılıysa ve aşı yüzde 100 koruyucuysa, 65 yaş üzeri neden evlerinde hapsolmaya devam ediyorlar?

Demek ki aşı yüzde 100 korumuyor, yurtdışından raporlandığı gibi belki yüzde 50 civarlarında koruyabiliyor ve ölümü engellemiyor.

Her konuyu “ticari sır” kılıfında saklamaya çalışıp, her şeyi yüzüne gözüne bulaştıran bu zihniyetin bir an önce değişerek salgınla mücadelenin şeffaflaştırılması ve asılsız müjdelerle, turkuaz tabloların bitirilmesi dileklerimle…

Son Haberler