Gazete REDUcuz bir top mermisi gibi cepheye fırlatıldık!

Ucuz bir top mermisi gibi cepheye fırlatıldık!


Ertaş Erzincan’dan Çanakkale türküsü… Zaten tartışılmayan tek mevzu da türküsü…

Her yıl Çanakkale savaşlarının yıldönümünde sosyal medya paylaşımlarını süsleyen Çanakkale destanları, Seyit Onbaşı ve çocuk yaşta vatan savunmasına koşan çocuk resimleri beni bu konuda bir şeyler yazmaya zorunlu kılıyor.

Bir zamanlar, Gelibolu’yu gezerken bir Anzak mezarlığında bir detay ilgimi çekmişti. Askerlerden birisinin ölüm tarihi yaklaşık yarım yüzyıl sonra benim doğum günüm olacak olan gündü.

Avusturalya’nın ya da Yeni Zellanda’nın kimbilir hangi köşesinden alınıp, dünyanın bir ucunda ölüme gönderilmiş bir çocuktu bu. Öldüğünde yaşı henüz 19’du. O kısa ömründe kimbilir neler yaşamıştı. Sonra onun hemen yanında yatan askerin de aynı gün ölmüş olduğunu farkedip saf saf “o da aynı gün, benim doğum günümde ölmüş” diye düşündüm. Sonra onun yanındakinin de… Onun yanındakinin de… ve de onun yanındakinin de…

Tesadüfen benim doğum günüme denk gelmese bu detayı hiç farketmeden geçebilirdim. O anda bulunduğum mezarlıkta yüzlerce genç vardı ve tamamının ölüm tarihi aynı gündü. Büyük ihtimalle az ilerde Osmanlı askerlerinin bulunduğu mezarlıkta da aynı gün ölmüş bir o kadar çocuk asker yatıyordu. Korkunç bir gün olmalıydı. O gün orada yaşanan dehşeti getirdim gözlerimin önüne. Siperden sipere yağmur gibi yağan mermi ve şarapnelleri hayal etmeye çalıştım.

Savaşta yüzlerce askerin aynı gün ölmesi kadar normal bir durum yoktur. Ancak bunu tesadüfi olarak somut bir örnekle görünce, insan savaşın korkunç boyutunu daha iyi anlıyor. O gün o mezarlıkta ağladığımı anımsıyorum.

Vurulup düşen bir asker o anda vatanını savunuyor da olabilir, başkasının vatanına saldırıya gitmiş de. Olaya meçhul askerin kaderi açısından bakıldığında bunun o kadar da büyük önemi yoktur. Her savaş, her çatışma romantik kahramanlık öykülerini de, korkunç ihanetleri de kendi içinde barındırır. Tarihin yazmış olduğu en haksız savaş olarak düşünürsek; ikinci dünya savaşının son günlerinde “vatan savunması” adına, yıkıntıların arasında, mavi gözlerinde kapkaranlık bir korkuyla kızılordu askerlerine silah sıkan Alman çocuklarının durumunda bile romantik ama bir o kadar da hüzünlü kahramanlık öyküleri bulmak olasıdır.

Benim mezarının başında durduğum 19 yaşındaki genç de elbette ki masum bir çocuktu ve elbette ki orada, Gelibolu yarımadasında hüzünlü bir öykünün finalini yaşadı. Onun gibi sessizce ölüp giden gençlerin öyküleri sonraki nesillere taşınmalıdır. En azından mezarları dolduran çocukların hatırına yapılmalıdır bu. Bir savaşın korkunçluğunu anlatabilmek için yapılmalıdır.

Ancak tarihi bu tür romantik öykülere dayanarak analiz etmeye kalkışmak bizi çok büyük bir hatanın eşiğine getirir.

Şu günlerde yıldönümünü yaşadığımız Çanakkale savunmasına dair paylaşımlara baktığımda sol kesim de dahil çok geniş bir kitlenin bu hatanın eşiğinde durduğunu –hatta o eşiği geçmiş olduğunu, düşünmekten kendimi alamıyorum.

Oysa özellikle de emperyalistlerin bu tür ulusal coşkulara büyük gereksinim duyduğu olası bir büyük savaşın hemen öncesinde durduğumuz bir dönemde bu tür sorumsuz paylaşımlar yerine geçmişin daha serinkanlı analizlerini okumayı isterdim.

Çanakkale’yi anlatırken tek tek askerlerin hatta subayların öykülerini birer insan olarak yad etsek bile, olayın esas yorumunu sakin kafayla yapmamız omuzlarımıza yüklenmiş bir sorumluluktur. Bunu yapmadığımız takdirde kendimizi bir anda kahramanlık türküleri söylerken –hatta daha da kötüsü, duvara “savaş istiyoruz” diye yazarken bulabiliriz.

Çanakkale savaşının niteliğine dair son bir kısa not:

Bir savaşın niteliğini anlamak için doğru yöntem o savaşı hazırlayan politikaların niteliğine bakmaktır. Birinci paylaşım savaşının önemli bir cephesini oluşturan Çanakkale’yi anlamak için de ülkeyi birinci paylaşım savaşına sürükleyen politikanın niteliğini kavramak gerekir.

Burada bir tarih analizi yapacak değilim. Bunun için gereken yere ve bilgi birikimine sahip olduğumu düşünmüyorum. Ancak bir noktayı çok kısa bir şekilde netleştirecek kadar yere ve bilgi birikimine hepimiz sahibiz.

Osmanlı 1914’e kadar barış ve huzur içinde yaşayıp giderken günün birinde bir dış gücün saldırısı karşısında kendisini savunmak zorunda kalan bir ülke değildi. Bir provokasyonla Almanya ve Avusturya’nın peşinde savaşa girmesi de kaybedilmiş İmparatorluk topraklarını yeniden fethetme hayaliyle girişilmiş son derece saçma bir maceraydı. İmparatorluk yönetimindeki dar kafalı ekip Prusya ordusunu yenilmesi olanaksız bir güç sanıyor, onun peşisıra yürümeyi de büyük bir ihtimalle “vizyon sahibi olmak” diye niteliyordu. Aynı dönemde Almanya’nın Osmanlıya bakışı ise İngiltere’nin Yeni Zellanda’ya ya da Hindistan’a bakışından çok farklı değildi.

Almanya Osmanlı insanını etten kemikten oluşan canlı ve ucuz bir top mermisi olarak cepheye fırlatırken Osmanlı yöneticileri ülke insanını Almanya’nın çıkarları için ölüme göndermekte bir an tereddüt etmediler.

İşte bu noktada yurdumun ilerici insanlarından beklenecek tavır, Çanakkale’de cepheye giderken omuzundaki tüfeğin ağırlığıyla ezilmiş çocuk yaşta bir askerin fotografına bakıp gurur duymak değil, o çocuğu emperyalistlerin çıkarları için savaşa sürmekte bir an bile tereddüt etmeyen işbirlikçileri tarih önünde mahkum etmektir.

Bunu yapmayan kişi isterse en keskin Kemalist olsun, sonuç olarak Türk insanını 23 Centlik asker olarak gören anlayışa boyun eğmiş olur.

Son söz…

Tarihten bir şeylerle gurur duymak gerekmiyor. Ama eğer illa da tarihimizden bir şeylerle gurur duymak istiyorsanız Harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi top çeken kadınlarımızla ya da Amerikan askerini denize döken gençlerimizle gurur duyabilirsiniz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

23,984BeğenenlerBeğen
16,906TakipçilerTakip Et
1,350AboneAbone Ol