Gazete REDSuriyelilere nasıl bakacağız?

Suriyelilere nasıl bakacağız?

Şimdilerde çoktan unutuldu, Doğu Konferansı diye bir oluşum vardı. Aslında 1 Mart tezkeresi yenilgisinin hemen ardından temelleri atılmış, Erdoğan’ın aşırı Amerikancı görünen imajını Ortadoğu rejimleri ve Arap Baharı öncesi kamuoyları nezdinde düzeltmeyi amaçlıyordu. Kurucularının açıkça ifade ettiği üzere adıyla sanıyla bir “sivil diplomasi” girişimi idi. Davet edildikleri her yere gitmeleri şart olan birkaç sol/sosyalist entelektüel de vitrine konulunca ekip tamamlandı. Devir “kardeşim Esad” devri ya, Suriye’ye özel bir ilgileri vardı. Onlara göre, meşum Kemalizm’in bize zorla bellettiğinin aksine, Araplar kültür ve uygarlık yönünden çok ileri bir toplumdu. Şam’a gittiklerinde İslamcı olanları soluğu camide, solcu olanları konserde aldılar. Döndüklerinde, Kıpti taş ve Rum mozaik ustalarının eseri olan Emevî Camii’ni kadim Arap dehasının, daha 1993’te kurulmuş Ulusal Senfoni Orkestrası’nı ise Suriye toplumunun köklü modernliğinin örnekleri olarak gözümüze soktular. Sonra devir değişti, “kardeşim Esad” oldu “zalim Esed”. Doğu Konferansı ise önce asıl sahipleri olan AKP’lilerin çekilmesiyle cılızlaştı ve nihayet Has Parti gibi bir garabete vücut vererek tarihe karıştı. Ancak entelektüel çevrelerde yarattığı etki tıpkı bir dönemin İran filmleri furyası gibi (“abi İran büyük medeniyet”) kalıcı oldu.

Ta ki “kardeşim Esad” ile ortaklaşarak açılamayan sınırlar “zalim Esed” ile savaşılarak açılıncaya kadar. Sayıları bugün 3 milyon civarında tahmin edilen Suriyeli açık kapı politikasıyla Türkiye’ye doldu. Pek çoğumuz hayatında ilk defa Suriyelilerle bu kadar iç içe oldu. Tamam, Doğu Konferansı ve onun gibi düşünen muteber entelektüellerimiz sayesinde oryantalist, Batı merkezci ve saire, ve saire ön yargılarımızdan kurtulmuştuk ve onlara minnettardık ama bu gelen Suriyeliler hiç de onların anlattıklarına benzemiyordu. Mesela arkasında çarşaflı, peçeli karısı veya karıları ve bir manga çocukla sokaklarda salınan şu Selefi sakallı arkadaş hiç de kadim bir uygarlığın sağlıklı modernleşmiş mensubu gibi durmuyordu.  Hele kamplarda dağıtılan bebek mamalarını cinsel gücü arttırıyor diye kendileri yiyen sığınmacılar gibi haberler bu insanların müzik, sanat, edebiyat dışında boş zaman uğraşlarını daha çok sevdiğini çağrıştırıyordu.

Doğrusu ya, bir uçtan diğer bir uca savrulmak işten bile olmadı. Pek çoğumuz, sol cenahta Suriyeliler hakkında konuşulurken bolca sallanan “ırkçılık” sopasından korkup ağzımızı ortalıkta sımsıkı kapalı tuttuk. Kimimiz Suriyeliler hakkında keskin ve genellikle olumlu olmayan görüşlerini sır çıkmaz dost meclislerine sakladı. Asgari ücretin altında ve her türlü olumsuz şartta çalışmaya en azından insan kaçakçılarına para biriktirene kadar dünden razı olan Suriyeliler hakkında bizim işçilerin ne düşündüğünü ise sormadık, soramadık bile. Tüm bunlara bir de temelini IŞİD’in Suriyeli, Suriyelilerin IŞİD’li olduğu gibi yanlış bir yargıdan alan ama hiç de asılsız olmayan endişeler eklenince tam bir muamma ortaya çıktı. Suriyelileri tarif etmek tabir-i caizse körlerin fili tarif etmesine döndü. Örneğin, büyük şehirlerde yaşayan çoğumuz için Suriyeli kelimesi şehir merkezinde, sokakta aile boyu dilenirken gördüğümüz esmer insanlar anlamına gelmeye başladı. Çünkü en rahat karşılaşıp, en kolay teşhis edebileceklerimiz onlardı.

Sonuç olarak, Suriyeli sığınmacılara bakışımız çok korktuğumuz ırkçılığımızı, yabancı düşmanlığımızı değil ama bize dışsal olan gerçekliklere toptancı yaklaşımımızı, eğitimli veya eğitimsiz cehaletimizi bir kez daha ortaya koydu. Ortada 3 milyon civarında insan vardı ama bunların geldikleri ülke toplumunda var olan 23 milyonluk parçalı, eşitsiz, hatta çatışmalı yapıyı burada da temsil edebileceklerini pek düşünemedik. Mersin’de denize sıfır daire alıp emlak spekülasyonuna başlayan, Halep’ten sanayi ekipmanı kaçırılmasına aracılık edip Antep’te “sanayici” diye kartvizit bastıran, “Suriye muhalefeti”nin büyük başları ve Körfez ülkeleri ile ortaklığa girip İstanbul’da ithalat-ihracat şirketi kuran türedi müteşebbisler, Hürriyet gazetesinin Suriyeli sığınmacı diye Cihangir’den bulup röportaj yaptığı hipster ressam, ihtiyaç olduğunda sınırı geçip “cihatçılık” yapan ve onun dışında Adana’da çocuklarıyla hurda toplayan adam, kamplardan kovulup sokaklara atılan Alevi Türkmenler, Arapların yanlarına bile yaklaştırmadıkları Domlar (Yakındoğu Çingeneleri)… Hepsini gittikçe daha olumsuz bir içerik kazanan Suriyeli parantezi içine aldık, oldu bitti.

Suriyeli sığınmacılar sorunu günümüzde uluslararası bir sorun olmaktan önce Türkiye’nin sorunu. Bunu hepimizin kabul etmesi gerek artık. Bu soruna doğru yaklaşmanın en temel şartı ise Suriyeli sığınmacılara doğru şekilde bakmayı öğrenmek. Evet, Suriyeli sığınmacılara topyekûn olarak yüklenen işlevler, onlara çizilen bir gelecek var: Demografik bir koz olarak, Afgan mültecilerin 1980’lerde Pakistan’da oynadıkları role benzer şekilde toplumu daha İslamileştirmek ve şeriatçılaştırmak. Daha somut zeminde ise zaman içinde seçici olarak verilecek vatandaşlıklarla, buna bağlı oy hakkı ile ülkenin siyasi manzarasını Erdoğan lehine yeniden düzenlemenin bir aracı olmak. Ancak bu durum, geleceğin yukarıda örneklenen farklı konumlardaki Suriyelilerin hepsi tarafından aynı şekilde yaşanacağı, aynı sonuçları doğuracağı anlamına gelmiyor.

Öyleyse ne yapmak gerekiyor? Tabii ki evvela, şimdiye kadar yapmadığımızı: Suriyeli sığınmacıların yaşadıkları, içinde bulundukları gerçekliği objektif şekilde öğrenmek, değerlendirmek. Öte yandan, Suriyeliler hakkında dile getirilen her olumsuz yargıyı “ırkçılık”, “yabancı düşmanlığı”, “göçmen karşıtlığı” diye boğmak, susturmak çıkar yol değil. Öncelikle yapılması gereken, Suriyeli sığınmacılar hakkında toplumun ezici çoğunluğunun bu yargılarını birinci elden, sınırlı ve yüzeysel algılarla geliştirdiğinin farkında olmak. Eğer bu yargıların haksız, dayanaksız olduğu düşünülüyor ise bunları ortadan kaldırmanın yolu, doğru bilgileri insanlara sunmak, daha da önemlisi bu konularda açık ve aklıselim tartışmaların önünü kesmemekten geçiyor. Ancak böyle davranırsak içinde pek az gerçeklik taşıyan algı operasyonu, “sivil diplomasi” imajlarının, uç yargıların birinden diğerine savrulup durmak, bu nedenle hayal kırıklıklarına uğramak yerine, Suriyeli sığınmacıların ve elbette ülkemizin bugünü ve yarını hakkında sağlıklı görüşlere sahip olabiliriz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,152BeğenenlerBeğen
17,017TakipçilerTakip Et
1,360AboneAbone Ol