Stalincilikten Putinciliğe: Sağ ‘komünizm’…

(Bu makale, RED Dergisi’nin 105. sayısında yayınlanmıştır.)

Venezuela’da yaşanan iktisadi ve siyasi kriz ile ABD’nin bunu fırsat bilerek ülkede bir kukla hükümet kurma çabası tüm dünyada yankı buldu. Trump’ın küstah açıklamaları, Venezuela’nın parasal kaynaklarını ABD kuklası Ulusal Meclis Başkanı olan milletvekili Juan Guaidó’nun denetimine verme girişimi ve Latin Amerika’daki kokuşmuş sağ iktidar temsilcilerinin aynı koroya katılması, gerek Latin Amerika ülkelerinde, gerekse dünyada emperyalizme öfke duyan her kesimin tepkisini çekti.

Türkiye’de sosyalist solun içinde görülen tüm ekipler benzer açıklamalar yaptı: “Venezuela halkının yanındayız…”

Evet, Venezuela halkının yanındayız. Peki nasıl?

Bu süreçte Venezuela’nın emperyalizme karşı savunusunu Maduro iktidarının savunusuyla eşitleyen bir tür siyasi empresyonizm yine sesi en çok çıkanlar listesinin ilk sırasına yerleşti. Bu, işçi sınıfı mücadelesinin içine yerleşmiş çarpık bilincin bir sonucudur.

Konuyu tartışabilmek için önce ilkesel bir netleşmeye, ardından bir durum özetine ihtiyaç var…

İLKE NEDİR?
Uluslararası komünist geleneğin tarihinde çok açık bir ilke var: Emperyalizmin askeri müdahalesine ya da emperyalizm destekli bir askeri darbeye maruz kalan yarı-sömürge ve/veya emperyalizme bağımlı bir ülke söz konusu olduğunda, burada emperyalizmin yenilgisi esastır. Emperyalizmle çatışmaya giren ülkenin başında nasıl bir rejim bulunduğuna bakılmaz. Dolayısıyla, bu konu bizim açımızdan tartışmaya açık değildir.

Bir örnek olarak, 1982 yılında Arjantin ile Britanya arasında yaşanan Malvinas (Falkland) Savaşı verilebilir. O dönemde Arjantin’in başında diktatör Leopoldo Galtieri bulunuyordu. Ne var ki, Latin Amerika devrimci hareketi, hiç kafa karışıklığına kapılmadan Britanya’ya karşı tutum aldı. Buna Arjantinli devrimciler de dahildi.

Yine aynı dönemde Dördüncü Enternasyonal’in Arjantin Partisi PST illegal koşullarda faaliyet yürütüyordu. Galtieri diktatörlüğü, yüzlerce Dördüncü Enternasyonal militanını ve sayısı binleri bulan taraftarını öldürmüş olan diktatörlükler sürecinin bir devamcısıydı. Malvinas Savaşı başladığında PST hiç tereddüt etmeden İngilizlerin yenilgisi için gereken tüm askeri çabayı harcayacağını bildiren bir açıklama yayınladı:

“İktidardaki yönetim bizim yönetimimiz değildir. Yönetime en ufak bir güvenimiz yok, hiçbir siyasi destek vermiyoruz, emekçi kitleler nezdinde bu iktidara kefil olmuyoruz. Ne var ki, Britanya’ya karşı savaşı sürdürdüğü müddetçe, askeri olarak aynı tarafta olmamız gerektiğini ilan ediyoruz.”

Benzer bir tavır, 2006’da İsrail ile Lübnan -fiili olarak Hizbullah güçleri- arasında yaşanan savaş için de geçerlidir; mollalara en ufak bir siyasi destek vermediğini ve güven duymadığını açıklayan Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal, askeri olarak İsrail’in yenilgisi için Hizbullah’la aynı tarafta olduğunu ilan etmiş, İsrail’e karşı uluslararası kampanyalar yürütmüştü.

Tarihten benzer örnekler çoğaltılabilir…

Bu ilkesel yaklaşım, bir başka ilkeyle tamamlanır: Devrimci işçi sınıfı partileri, emperyalizmle çelişkiye düşüp çatışmaya girmiş ülkelerin başındaki iktidarlarla olan siyasi ve örgütsel mesafesini yani siyasi ve örgütsel bağımsızlığını mutlaka korur, onlara siyasi destek vermez; onların emperyalizmle yaşadığı çelişki ve çatışmaların geçici, uzlaşabilir ve kapitalizm sınırları içinde çözülebilir olduğunu hatırlatır; iktidarın işçi sınıfına geçmesi için mücadele etmenin önemini vurgular… Zira bu, ilkesel olduğu kadar programatik bir konudur. Hakiki antiemperyalizm, programında kapitalizm karşıtlığını barındırmak zorundadır. Başka deyişle, kapitalizmden kopmayı başaramayan rejimler, dönüp dolaşıp dünya emperyalist egemenliğinin çarkında öğütülmeye mahkum olacaktır.

Dolayısıyla sosyalistler ‘en demokratik’ burjuva devleti bile yıkmayı, yerine işçi sınıfının iktidarda olduğu yepyeni bir devlet yapısı geçirmeyi hedefler. Emperyalizmden gerçekten kopuşun önkoşulu, kapitalizmin ortadan kaldırılmasıdır.

Venezuela konusu bu ilkesel ve programatik çerçevede ele alınmalıdır.

VENEZUELA NEDİR?
Venezuela kapitalist bir ülkedir. ‘Bolivarcı Devrim’ diye tarif edilen rejim değişikliğini biraz zorlama bir biçimde ‘devrim’ olarak değerlendirirsek, bunun üretim sisteminin ve sınıfsal iktidarın değiştiği bir ‘toplumsal devrim’ değil, bir politik altüst oluş sonrasında yaşanan ciddi bir rejim değişikliği, başka deyişle bir ‘politik devrim’ olduğunu söyleyebiliriz.

Chavez’in ABD Başkanı George W. Bush’a “Eşek!” dediği video kaydı dünyada ABD’den nefret eden geniş bir kesimin içinin yağlarını eritti ama Venezuela’da iktidarın sınıfsal niteliğini değiştirmedi. Aksine, emperyalizmle güncel siyasette çelişkiler yaşayan Chavez, kendi etrafında iktidarını destekleyecek bir sermaye yaratma ihtiyacı duydu ve ‘yandaş’ bir sermaye sınıfı yarattı. Bu türedi sermayedarlara Venezuelalı işçiler ‘Boliburjuvazi’ diyor. Bizde AKP iktidarının yarattığı yandaş ‘yeşil’ sermayenin Venezuela’daki karşılığı…

Chavez 1998’de iktidara geldi, öldüğü 2013 yılına kadar iktidarda kaldı ve tüm ‘sosyalizm’ söylemine karşın ülkede işçi sınıfı iktidarı ya da üretim araçlarının ve doğal kaynakların kamulaştırılması adına niteliksel bir adım atılmadı. Göstermelik kamulaştırmalar ve sadaka ağına karşılık bu süreçte sendikacılar kaçırıldı, öldürüldü, işçi sınıfı üzerindeki sömürü ağırlaşarak devam etti. İktidara yakın ‘yandaş’ burjuvalar ciddi bir sermaye biriktirdi, yolsuzluk ve rüşvet kurumsallaştı.

Chavez, kıtanın diğer ‘sol’ görünümlü iktidarlarıyla, Bolviya’daki Morales, Brezilya’daki Lula, Arjantin’deki Cristina Kirchner ile birlikte poz vermekten ve bir çeşit ‘sol görünümlü kapitalist devletler’ dostluğu tesis etmekten mutluydu. Aralarına Fidel Castro’yu da alıyorlar, Küba Devrimi’nin kıtadaki tarihsel prestijini kendi iktidarları için kullanıyorlardı. Bu esnada Küba özellikle turizm sektöründe hızla emperyalist sermayeye açılıyor, Bolivya, Brezilya, Arjantin ve Venezuela’da ise kapitalist sömürü devam ediyordu. Küba’nın bugün gelmiş olduğu durum ayrı bir tartışmanın konusudur…

MADURO NEDİR?
Chavez’in ölümünün ardından onun halefi olarak iktidara gelen Maduro eski bir otobüs şoförü olduğu için bizim Türkiye solunda genel bir sempati uyandırdı. Bizde böyle romantik hisler vardır. ‘Halk adamı’ muamelesi yapıveririz kendi aramızdan çıkardığımız burjuva siyasetçilerine…

Böyle durumlarda Tayyip Erdoğan’ın eski bir İETT çalışanı olduğu genellikle unutulur. Ya da, bütün sarı sendikacıların işçi sınıfının içinden çıktığı gerçeği…

Bu nedenle, biz iktidardakilerin sınıfsal kökeniyle değil, iktidarın sınıfsal niteliğiyle ve yine rejimin karakteriyle ilgileniriz. Maduro iktidarı bir burjuva iktidardır, devlet burjuva devletidir, rejim işçi sınıfı üzerinde baskı kuran bir diktatörlüktür…

Şimdi deniyor ki, “Maduro iktidarına ‘diktatörlük’ derseniz, ABD’nin yanına düşersiniz…”

Niye?

Çünkü, “Trump idaresi de öyle diyor…”

Emperyalistlerin ne dediği bizi ilgilendirmiyor. Bir kısım emperyalist Tayyip Erdoğan’a diktatör diyor diye Tayyip’i ve rejimini savunamayacağımıza göre, başka kriterlerle hareket etmeliyiz.

Biz tespitlerimizi yaparken, sınıfsal kriterleri, yani işçiler için demokratik kurumların işleyişini, işçiler için özgürlüklerin seviyesini ve her şeyden önce işçiler için beslenme ve boş zaman sahibi olma hakkını esas alırız.

Doğrudan doğruya “işçilerin kas ve sinirleri ile ilgili” bir konu olan beslenme hakkını demokratik bir sorun olarak gören Troçki, “İşçiler açısından daha kısa çalışma günü demokrasinin köşe taşıdır; çünkü onlara toplumsal yaşamda gerçekten yer alabilme olanağını verecek tek şey budur” diyordu.

Peki, Venezuela’da durum ne?

Maduro, sosyete kebapçısı Nusret’le tuz şovu yapıp et yerken, Venezuela emekçileri yaygın açlıkla yüz yüzeydi. Yoksulların temel besin maddelerine ve başlıca ilaçlara erişiminde büyük sıkıntı yaşanıyor. Bunları sadece ABD yaptırımlarına bağlamak ise gerçeğin üzerini örtmekten başka bir anlama gelmiyor. Venezuela dış borç ödemelerini sürdürüyor, petrolün yüzde 100’ünü kamulaştırma taleplerine kulak tıkanıyor, ABD’ye petrol sevkiyatı aksamadan devam ediyor. Bu esnada Rusya ve Çin’le sürdürülen ticaret Maduro iktidarını ayakta tutuyor. Öte yandan, ekonominin kötü yönetimi ve ülkeyi saran yolsuzluk halka açlık olarak yansıyor.

İşçi sınıfının durumu sadece ekonomik olarak değil, demokratik bakımdan da giderek kötüleşiyor. İşçilerin, bırakın yönetime katılmayı, sendikal örgütlenme hakkı engelleniyor. İşçi liderleri Maduro’nun istihbarat teşkilatları ve polisi tarafından kaçırılıyor, işkenceye uğruyor, tehdit ediliyor, tutuklanıyor…

Maduro, ne emperyalist şirketlere ne de Venezuelalı sermayeye baskı yapıyor; tersine, yoksul halkın üzerinde diktatörlük uyguluyor. Trump ise bunu kullanıyor. Çünkü ABD, Maduro’nun yerine, daha ‘kullanışlı’ bir rejimle çalışmak istiyor…

Ve sırf Trump Maduro yerine daha kullanışlı olanı istiyor diye, ‘dünyanın öbür ucu’nda, Türkiye’de, kimi ‘solcu’lar, “Maduro’ya ‘diktatör’ demeyin yoksa emperyalizmle aynı safa düşmüş olursunuz” diyor!

Peki, Venezuelalı yoldaşlarımızın ne yapması lazım? Diktatöre diktatör demesinler mi? Yani Maduro savunucuları, ‘antiemperyalizm’ adına Venezuelalı devrimcilerden bayağı bir diktatörün rezilliklerini görmezden gelmesini, hatta mazur göstermelerini, bunun için yalan söylemelerini mi bekliyor?! Halka yalan söylemek ‘bazı istisnai durumlarda’ suç olmaktan çıkıyor mu?

Kimse kusura bakmasın. Maduro, Venezuela işçi sınıfının kanını emen sermayedarların ve yolsuzluk rejiminin temsilcisi olan bir diktatördür. “Venezuela halkının yanında olmak” ve emperyalizme karşı mücadele etmek, Maduro’yu savunmakla eşitlenemez. Tersine, Venezuela’yı emperyalizmden kurtarmak için, Maduro’yu ve temsil ettiği asalak burjuvaziyi iktidardan indirmek, Venezuela’da gerçek bir işçi iktidarını kurmak gerekir. Bunu söylemeden komünist ya da devrimci olmak mümkün değildir.

ESAS SORUN NEDİR?
Emperyalizmin çeşitli rejimlerden rahatsız olması meselesi yeni bir şey değil. George W. Bush, ikinci başkanlık döneminin yemin töreninde, dünyada 60 küsur ülkenin yönetiminden memnun olmadıklarını vurgulamış ve bunları değiştirme niyetlerini açıkça ilan etmişti. Bunların arasında Sudan diktatörü ve Tayyip Erdoğan’ın ahbabı Ömer El Beşir de vardı mesela. Ne yapacağız? Emperyalizme karşı Beşirci mi olacağız? Beşir posteriyle sokaklara mı çıkacağız?

Gülmeyin. Niteliksel olarak böyle şeyler yapan ‘solcu’lar var…

O zaman esas sorun nedir?

Sorun, işlevsel enternasyonalizm okumaz-yazmazlığı… Kullanılmaya kullanılmaya enternasyonalizm unutuldu. (İşlevsel okumaz-yazmazlık, kullanmaya kullanmaya okumayı ve yazmayı unutmaya verilen isim. Dünyada, okuma ve yazmayı kullanmadıkları için unutan epey bir nüfus yaşıyor!)

Kendini solda tanımlayan kimi parti ya da örgütlerde, şöyle genel bir ‘enternasyonalizm’ kavrayışı var: “Falanca halkın yanındayız…”

Bu ‘enternasyonalizm’in en rahat yanı, o gün hangi halkın yanında iseniz, o halka platonik bir his, bir ‘enerji’ gönderiyor olmanızdır. Başkaca herhangi bir aksiyona ihtiyaç duyulmaz. Bunun bir boyutu da, ‘selamlama’ halidir: “Falanca halkın mücadelesini selamlıyoruz!..” Selamlarsınız, el sallarsınız ve kendi sıkıcı (ya da belki kendinizce heyecanlı) hayatınıza devam edersiniz.

Bu tür enternasyonalizmlerde ne yanında olunan ne de selam yollanan halklar konudan haberdar olur. Bizim durumumuzda, Venezuela halkı, Türkiye’de kendilerinin yanında olduğunu açıklayan parti ve örgütlerden bihaberdir.

İstisnalardan söz edebiliriz… Resmi TKP’nin ve Aydınlıkçıların tutumu ‘enternasyonal’ bir ‘çizgi’dir.

RESMİ TKP’NİN VE PERİNÇEK’İN DURUMU NEDİR?..
Venezuela konusu Türkiye gündemine gelince Resmi TKP İstanbul’un Kadıköy ilçesi Bahariye Caddesi’nde bir ‘enternasyonalist’ gösteri yaptı. Bu gösteride Venezuela diplomatları da yer alıyor, Maduro posteri taşınıyor, Maduro rejimi destekleniyordu.

Bu gösteri muhtemelen Venezuela devlet televizyonunda yer almıştır. Venezuela halkı, ellerinde Maduro resimleriyle yürüyen Resmi TKP üyelerini gördüğünde neler hissetmiştir, bilemiyoruz…

Resmi TKP’nin bu durumu dünyadaki diğer ‘komünist’ sıfatlı partilerin durumundan ayrı düşünülmesin. Venezuela Komünist Partisi, partinin şekli bağımsızlığını korumakla birlikte, Maduro’nun liderlik ettiği PSUV iktidarını hep destekledi. ‘Küçük ayrıcalıklar’ karşılığı! Zira son dönemde Venezuela Komünist Partisi’nin yasallığı hep tehdit altında oldu ve Maduro’nun desteklenmesi karşılığında yasal varlığını sürdürüyor. Buraya dikkat! Resmi TKP de o güne kadar hiç eleştirmediği Venezuela yönetimini, Venezuela Komünist Partisi’nin yasallığı tehlikeye girdiğinde hafiften eleştirmeye başlamıştı. Sorun halledilince yine sustular ve nihayet Maduro posteriyle sokakta turladılar.

Aslında geleneksel TKP’den gelmeyen Resmi TKP, dünya KP’lerinin tavrını takip ederek tavır belirliyor; kendisini başta Yunan Komünist Partisi olmak üzere dünyadaki KP’ler ligine kabul ettirmek üzerinden yeni bir varoluş yarattığı için, onların siyasetlerini Türkiye’ye tercüme ediyor. Bu tercümenin sonucu, Venezuela’da Maduro savunusu…

Hemen söyleyeyim, konu sadece Venezuela değil… Ukrayna, Suriye gibi vakalarda buralardaki diktatörlerden yana tavır koyan Resmi TKP’nin evveliyatında da enteresan haller var.

Malum, gerçek TKP’den gelmese de Resmi TKP’nin ‘geleneksel’ çizgisi ‘Sovyetik’tir. Bu Sovyetik çizgi Çin Komünist Partisi ile çok ciddi sorunlar yaşamıştı. Maocu akımlar ile Sovyetik akımlar, Türkiye’de de olduğu gibi, birbirini öldürme de dahil olmak üzere ciddi çatışmalar yaşamıştı. Maocular ile SSCB destekçileri arasındaki çatışmalarda pek çok genç öldü. Sonra, Sovyetler Birliği çöktü ve sanki iki akım arasındaki duvarlar da çöktü.

Doğu Perinçek’in, eskiden ‘Rus Uşağı’ dediği Küba’nın lideri Fidel Castro’nun Türkiye ziyaretinde Castro’ya karanfil vermeye çalışması vakası hayli enteresandır mesela…

Şimdi Resmi TKP’nin liderlik ekibinde bulunan Aydemir Güler, Gelenek dergisinde Aydın Giritli mahlasıyla yazı yazdığı sırada, bundan 30 sene evvel Çin’de yaşanan Tiananmen katliamının devrimci bir “irade beyanı” olduğunu savunuyordu. Bir zamanlar ‘Sovyet düşmanı’ olduğu için karşısında konumlandığı Çin Komünist Partisi’nin demokrasi isteyen gençleri katletmesini destekliyordu.

Başka deyişle, eski Sovyetçiler ve Çinciler aynı yerde buluşuyordu! Perinçek, elinde çiçekle ‘Rus Uşağı’ dediği Castro’nun peşinde koşarken, Aydemir Güler buradan Pekin’deki ÇKP bürokratlarına selam yolluyordu. Muhteşem kavuşma!..

ÇKP’nin ortaya koyduğu o ‘irade beyanı’nın sonunda ne oldu? Ne olacak, ÇKP bürokratları Çin’de ‘Glasnost’suz bir ‘Perestroyka’ süreci sonunda kapitalizmi yukarıdan aşağı yeniden tesis etti! Kapitalist restorasyon Çin’i bir ucuz emek cenneti haline getirdi, emeğin aşırı sömürüldüğü dev fabrikalar tüm dünyaya ucuz üretim yapmaya ve ÇKP etrafında yeni bir burjuvazi oluşturmaya başladı… Aydemir Güler, katliam ‘irade’sini alkışladığı ÇKP’nin o ‘irade’sinin nasıl kapitalizme ulaştığını muhtemelen hiç anlayamadı!

Öte yandan, Perinçek Resmi TKP’den daha tutarlıdır. Rusya, Çin, İran gibi ülke rejimlerinin birbirine tutunarak oluşturdukları ‘kendi çıkarlarını muhafaza ve geliştirme bloğu’nu Batı emperyalizmine karşı bir ‘mevzi’ olarak gören ve tabii ÇKP’yle tarihsel gönül ve çıkar bağı olan Aydınlıkçılar, Tayyip Erdoğan’ın bu bloğa dahil olması gerektiğini savunuyor, bu çerçevede Tayyip rejimini açıkça destekliyor. Aydınlıkçılar, Çin ile Türkiye ticareti üzerinden ceplerini doldurmayı da ihmal etmiyor! Yeni trend bu!..

Resmi TKP ve benzer çizgiyi savunan kesimler aynı cesareti gösteremiyor. Oysa mesela Ukrayna Komünist Partisi, 2014’te ülkede meydana gelen büyük ayaklanmalar sırasında Rusya yanlısı Devlet Başkanı Yanukoviç’i desteklemiş, hatta parlamentoda ayaklanmaları bastırmak için önerilen ‘diktatörlük yasaları’nı açıkça savunmuştu.

Aslına bakarsanız, Rusya dahil olmak üzere bölgedeki çoğu KP Putinci bir çizgiye oturmuş vaziyette. Geçmişte bağlı oldukları Sovyetler Birliği bürokrasisinin yerine Rusya’daki mevcut iktidarı geçirmişler, Putin’i emperyalizme alternatif görmeye hevesli bir halleri var…

Resmi TKP’yi de aynı çerçevede değerlendirmek mümkün…

Konjonktürel ‘eylem’ler yapan Resmi TKP, mesela uzun dönemdir iç savaş yaşayan Suriye’de Esad’ı desteklemiş ama bu süreçte Esad posterleriyle sokaklara dökülmeye hiç kalkışmamıştır. Zira AKP iktidarının Suriye konusunda farklı tasarrufları vardır. Venezuela konusunda ise Tayyip Erdoğan’ın Maduro’ya açık desteğini gördük; TKP bu desteğin verdiği güvenle sokakta hemen Maduro posteriyle gösteri yaptı. Lakin yine bir talihsizlik yaşandı; ertesi gün Maduro Tayyip Erdoğan’ın ne büyük bir lider olduğundan bahisle Erdoğan’a selam yolladı!

Adına ‘komünist’ diyen bir parti böyle kontrpiye durumuna düşer mi? Burjuva iktidarların peşine takılıyorsa düşer… Düşmemek için, tıpkı Perinçek’in yaptığı gibi, Tayyip’i de ‘antiemperyalist’ bavula tıkıştırıp paket olarak desteklemek icap eder. Aksi takdirde, “Ya içindesindir çemberin…” dizelerini mırıldanmak durumunda kalırsınız…

ANTİ-EMPERYALİZM NEDİR?
Venezuela üzerinden devam edelim… Ülkede yoksul halk ve emekçiler açısından nasıl zor günler yaşandığı yukarıda tarif edildi. Bu süreçte Maduro iktidarının taşıdığı sorumluluk da vurgulandı. Biz tüm bu süreci Venezuela’daki yoldaşlarımız üzerinden takip ettik.

Venezuela’da devrimci hareket Maduro iktidarının gerçek yüzünü uzun süredir teşhir ediyor ve Venezuela’da gerçek bir işçi sınıfı iktidarı için mücadele ediyor. Intersectorial de Trabajadores de Venezuela (ITV) (Venezuela Sektörler Arası İşçi Koordinasyonu) adlı örgütlenme içinde yer alan UST, açık bir devrimci programı savunuyor.

Şu an ülkenin yüz yüze olduğu duruma dair söyledikleri de çok net: Olası bir emperyalist müdahaleye karşı savaşacağız! Maduro’ya karşı gerçek bir işçi sınıfı iktidarı için mücadele edeceğiz!

UST’nin programının temel unsurları ise şöyle:
1. Temel ihtiyaçları karşılayabilecek ve her ay yenilenen bir maaş. (Maaşlar saçma boyutlara ulaşan enflasyon karşısında sürekli eriyor.)
2. Toplu iş sözleşmelerine riayet edilsin. (İktidar toplu iş sözleşmelerini iptal edip ‘kemer sıkma’ uygulaması yaşama geçirmeye çalışıyor.)
3. Hükümetin kamu emekçilerine dayattığı açlık sınırı altındaki maaş uygulaması kabul edilemez. (Askeri ve siyasi krizin tepe noktasına ulaştığı günlerde asgari ücretle karaborsada ancak 2 dolar alınabiliyordu.)
4. Dış borç ödemelerine son verilsin, bu kaynak halkın zorunlu gıda ve ilaç alımı için kullanılsın.
5. İşlemeyen fabrikalara yatırım yapılarak faaliyete geçirilsin.
6. Uluslararası tekeller defedilsin ve emperyalistlerle Venezuela devletinin ortak girişimleri sona erdirilerek petrol sanayisinin yüzde 100’ü millileştirilsin.
7. Böylesi bir programı uygulamak için bir halk seferberliği ve bir işçi sınıfı hükümeti!..

Yukarıdaki program önerisi de gösteriyor ki, Venezuela’da antiemperyalizm hiç de Maduro’ya mahkum değil. Tam tersine, emperyalizme karşı mücadele, ancak Maduro rejimini aşan bir kapitalizme karşı mücadele programıyla başarıya ulaşabilir.

Maduro’ya karşı mücadele eden işçi örgütlerini ‘Amerikancı’ diye yaftalayan kimi utanmazların bu programı ve mücadeleyi görmezden geliyor olması ise ‘bilgisizlik’ten değil, dünyanın çeşitli yerlerinde burjuva iktidarlarına teslimiyet çizgilerinin üzerini örtme kaygısından kaynaklanmaktadır.

Bunların ‘enternasyonalizm’den anladığı çarpık, bürokratik bir zemine dayanıyor. Geçen yüzyılın önemli bir bölümünde Moskova ya da Çin bürokrasilerinin emir eri gibi davranan örgütlerin zihinsel ve örgütsel mirasını hâlâ taşıyorlar ve devrimci bir program geliştirmek şöyle dursun, çeşitli burjuva iktidarlara yaklaşırken Yumurcak filmlerindeki “Size baba diyebilir miyim?” ruh halinden kurtulamıyorlar.

Pratikte burjuva devletleri yıkma kavrayışına bir türlü ulaşamıyorlar.

ENTERNASYONALİZM NEDİR?
Bugün devrimci bir dünya partisi kavrayışını, daha da ötesi örgütsel sürekliliğini devam ettiren tek akımın Dördüncü Enternasyonal geleneği olması tesadüf değildir. Bu, 80 senelik bir iradenin sonucudur.

Sovyetler Birliği ve diğer merkezlerin emrine amade koca koca parti ve örgütler bu ülkelerin kokuşmuş bürokratik rejimleriyle birlikte berhava olurken, Dördüncü Enternasyonal militanları akıntıya direnebilmiş ve parçalı da olsa bir dünya örgütü olma niteliğini koruyabilmiştir.

Biz uluslararası örgütlenmeye dayalı sosyalizm geleneğinden vazgeçmedik; Moreno’nun tabiriyle, “dev çokuluslu şirketlerin devrilmesini ve ancak dünya ölçeğinde gerçekleşebilecek olan sosyalizmin kurulmasını olanaklı kılabilecek strateji ve taktikleri sadece böyle bir Enternasyonal geliştirebilir. Eğer ekonomi dünya ölçeğinde ise, işçi sınıfı da bir dünya örgütüne ve dünya politikalarına sahip olmalıdır. Tek tek ülkelerde gerçekleşen devrimlerin uluslararası ölçekte yaygınlaşabilmesi ve işçi sınıfının kendi kaderini kendi ellerine alabilmesi amacıyla daha yaygın demokratik haklara ulaşabilmesi de ancak böylece olanaklıdır.”

Akımımız kitle mücadelelerini, başta parti ve örgütlerimizin bulunduğu ülkeler olmak üzere tüm dünyada devrimci liderliği yaratma çabası ve işçilerin iktidarı ele geçirmesi için bir fırsat olarak görür.

Stratejimiz, kitle seferberlikleri içinde devrimci liderliğin yaratılması ve işçilerin iktidarı devrimci fethidir. Bunun aracı olarak, tüm ülkelerde ve uluslararası ölçekte Bolşevik tipte partilere ve bir Enternasyonal’e ihtiyaç vardır.

TUTUMLARIN PRATİK SONUCU NEDİR?
Aslına bakarsanız, Türkiye’de yaşayan herhangi bir fani Venezuela’daki krizde Maduro’ya destek verse, bunun Venezuela’daki güçler dengesine herhangi bir etkisi olmaz. Bu anlamıyla, oradaki duruma ilişkin değerlendirme, buradaki siyasete dair ipuçları vermesi bakımından önemlidir.

Emperyalizmin Venezuela’ya dönük bir hamlesine karşı çıkmayı, Maduro rejiminin desteklenmesine eşitlediğiniz takdirde, Tayyip Erdoğan’ın ‘ABD karşıtı tutum’larını desteklemek ve onun arkasında hizaya geçmek gerekmez mi?

Her kitle hareketinin arkasında bir ‘dış güç’ arayan paranoyaklığın sonu yoktur. Tayyip Erdoğan’ın peşinde de hizaya geçersiniz. Daha önce vurgulandığı üzere, bu çizginin tutarlı sonucu Perinçekçiliktir.

Konuyu anlamak için bir örnek daha kullanabiliriz:

Geçtiğimiz yıl İran’da halk ayaklandı. Kadınlar başörtülerini çıkarıp sopaların ucuna takarak salladı. Bu İran’da ne anlama geliyor, pek çok kişi biliyor. Başörtüsünü sopanın ucunda sallayan kadın idam edilebilir. Biraz daha makul sonucu ise kırbaç cezasıdır. Nitekim geçtiğimiz aylarda İran’da idam cezasına karşı çıkan insan hakları savunucusu avukat Nesrin Sutude’ye 33 yıl hapis ve 148 kırbaç cezası verildi. Kırbaç!..

Peki, İran’ın yanı başındaki Türkiye’de kimi solcular ne yaptı?

Son dönemde sosyal medyadan çıkan ve başımıza ‘analizci’ kesilen kimi isimler, İran kentlerini saran isyan hareketi için, “Bu emperyalizmin oyunu. İranlılar evlerine dönsün” diye telkinde bulundu.

Venezuela’da Madurocu, Ukrayna’da Yanukoviç taraftarı, Suriye’de Esadçı, totalde Putinci olan bu zihniyet İran’daki isyan esnasında da Molla rejiminin yanında saf tutarak kitlelere internetten seslenerek, “Emperyalizmin oyunlarına alet oluyorsunuz, derhal evlerinize dönün” mesajı yolladı. Buna şarlatanlık denir!..

Elbette İran’da idam ya da en hafifi kırbaçlanma pahasına sokaklara çıkan hiç kimse bu şarlatanları tanımıyordu, haliyle onların ettiği lafları işiten de itibar eden de olmadı. Bu durumda, aslında bunlar Türkiye’ye bir şey anlatıyordu. Anlattıklarının özeti ve pratikteki anlamı şudur: Kitle hareketine güvensizlik…

İki örnek üzerinden devam edebiliriz…

Bu zihniyet, Gezi Parkı’ndan başlayarak tüm Türkiye’ye yayılan 2013 Haziran Ayaklanması üzerine bile şüphe düşürme eğilimindedir. Resmi TKP’nin liderliğinden isimler, bir süre önce ayrıştıkları ve daha sonra TİP adını alan kesimin yazdıklarından öğrendiğimize göre, Gezi süreci hakkında “renkli devrim girişimi”, “Sorosçu liberal restorasyon denemesi” tespitleri yapıp, “Perde arkasında karanlık güçler var” sonucuna kadar ilerlemiş.

Yine Resmi TKP’nin içinden çıkan muhbir Murat Papuç’un devlete yaptığı ihbarlardan, Taksim Dayanışması toplantılarına katılan Resmi TKP temsilcisi Hüseyin Karabulut’un, partisinin “Olayların şiddet boyutuna varmaması” ve “Gezi Parkı’nın bir basın açıklamasının ardından boşaltılması gerektiği” kararını ilettiğini öğreniyoruz.

Kitle hareketine güvensizlik, kitlelerin her an manipüle edilebileceğine olan paranoya ile beslenir ve bu zihniyet, doğru talep ve sloganlarla emekçi kitleleri seferber ederek iktidarı almaya yönlendiren Bolşevik kavrayıştan tamamen kopuktur. Sinema filmi Devrimden Sonra’da işçilere devrim olduğu haberini askerlerin vermesi bilinçteki bu kopukluğun yansımasından başka ne olabilir ki?!

Devam ediyoruz…

Kitle hareketlerinden ‘huylanan’ anlayış, kitlelere önderlik etme konusunda bilinçte teslim alınmıştır, siyasi korkaklıkla maluldür. 15 Temmuz darbe girişiminin AKP iktidarınca “Allah’ın bir lütfu” olarak değerlendirilip bir karşı-darbe fırsatı haline getirilmesi sonrası, CHP akıllı bir hamle yaparak, 24 Temmuz günü Taksim’de bir miting çağrısı yaptı. O dönemde Birleşik Haziran Hareketi henüz birleşik bir yapıydı ve biz de HAZİRAN içinde yer alıyorduk. Birleşik Haziran Hareketi’nin karar almasını beklemeden, bu mitinge katılacağımızı açıkladık.

Gerek Haziran Hareketi içinde, gerekse farklı ‘sol’ yapılarda, bu mitingin bir tür ‘milli mutabakat’ girişimi olduğu yönünde tezler ortaya atıldı. Öyle ki Haziran Hareketi paralize oldu, mitinge katılıp katılmama yönünde karar alamıyor, sokağa çıkmama yönünde çekiştiriliyordu.

Öte yandan Resmi TKP, “AKP iktidarını meşrulaştıran, onunla ‘demokrasi’ savunusuna soyunan bir anlayışın mitingine destek vermeyi hiçbir biçimde düşünmüyoruz” diye bir açıklama yayınlayarak mitinge katılmayacağını açıkladı. Aynı gelenekten gelen TKH de, “Bu gerici rejimin meşrulaşmasına, AKP’nin aklanmasına ortak olmayacaktır. Düzenlenecek olan mitinge katılmayacağımızı ifade eder, ülkemizin kurtuluşunun emekçilerin kendi ellerinde olduğunu bir kez daha ilan ederiz” diye bir açıklama yaptı. Ne kadar ‘steril’ bir tavır, değil mi?

Peki, sonra ne oldu?

Birleşik Haziran Hareketi içinde giderek saçmalaşan ve birkaç şahsı ikna etme noktasına kadar gerileyen bir haftalık ‘tartışma süreci’ sonunda, ancak son gün mitinge katılma kararı alındı. Etkin bir çalışma yapılamamış olsa da, Haziran Hareketi’nin müdahalesi sonucunda CHP AKP’ye karşı da bir tutum aldı ve “Ne darbe, ne dikta” sloganı öne çıktı. ‘Steril’ kalanlar her ne kadar aksini ispatlamaya çalışsa da, alana girmek isteyen AKP’liler solun o gün Taksim’e sahip çıkması sonucunda meydanın kıyısından dönmek zorunda kaldı. Cılız bir hamle bile alandaki manzarayı değiştirmeye yetti. Miting ne Resmi TKP’nin iddia ettiği gibi AKP iktidarını meşrulaştıran, onunla ‘demokrasi’ savunusuna soyunan bir miting oldu, ne de TKH’nin iddia ettiği gibi gerici rejimin meşrulaşmasına, AKP’nin aklanmasına hizmet etti. Dediğimiz gibi, mitingin öne çıkan sloganı, isabetli biçimde, “Ne darbe ne dikta” oldu…

‘Steril’ kalınca size ‘sevimsiz’ gelen kesimlerle yan yana görünmemiş olursunuz belki ama aslında hiçbir şey yapmamış da olursunuz. Nitekim darbe sürecinin ardından sokağa çıkıp, AKP’nin o günden açıkça görülen karşı-darbesine karşı geniş bir mücadele birliği oluşturma çabasına girişenler ile, evlerinde terliklerini giymiş vaziyette oturup televizyon başından ve sosyal medya üzerinden onları eleştiren ‘steril’ kesimler arasındaki fark, eylemcilik ile eyyamcılık arasındaki fark olarak özetlenebilir.

Sokağa çıkanların ayağına çamur değer, komünist vaizlikle yetinenlerin terlikleri temiz kalır. Devrimcilik, hem üstünüzün başınızın kirlenmesini hem de iktidarın saldırı riskini göze almak demektir.

KİTLE HAREKETİ NEDİR?
Son senelerde türeyen ve bütün kitlesel isyanları ‘renkli devrim’, ‘emperyalizmin manipülasyonu’ diye nitelendiren kesimlere isyan beğendiremiyoruz. Kitleler onlara gelip “Lütfen bize liderliğinizi bahşeder misiniz?” demediği sürece bütün kitle hareketleri ve isyanlar emperyalizmin ülkeleri biçimlendirme ya da ‘restorasyon’ emellerine hizmet etmektedir!..

Karikatür gibi ama böyle düşünüyorlar…

Ne var ki, gerçek hayatta kitleler onların tasavvurlarına uygun hareket etmez. Hele hele milyonları sokağa döken kitlesel ayaklanmalar, taammüden gerçekleşmesi mümkün olmayan patlamalardır. Her isyan istisnai bir durumdur çünkü ‘normal’ zamanlarda halkın büyük çoğunluğunu oluşturan işçiler, emekçiler, yoksullar sokaklara dökülüp işlerini, özgürlüklerini, yaşamlarını riske sokmak istemez. Bir grev de böyledir. İşçiler greve çıkmaya, direnişe kalkışmaya hevesli değildir; çalışma koşulları dayanılmaz hale geldiğinde, maaşlar sürünme seviyesine gerilediğinde, bıçak kemiğe dayandığında grev ve direniş başlar. Geniş kitleler ancak kendilerini zorunlu hissettiklerinde sokağa dökülür. Yani büyük yığınlar için isyan ‘ideolojik’ bir sebeple değil, çok somut nesnel ihtiyaçlarla ilgili bir durumdur.

Kitlesel patlamaların nesnel kaynakları, iktisadi ve/veya demokratik gerekçeleri vardır. Mesela Tunus’ta, Mısır’da, Ukrayna’da, Suriye’de ya da Venezuela’da yüz binler, hatta milyonlar sokaklara sırf emperyalistler öyle istedi, alttan alta onları kışkırttı diye çıkmadı. Tıpkı Gezi’den dalga dalga tüm Türkiye’ye yayılan 2013 Haziran Ayaklanması’nda olduğu gibi…

Tıpkı Fransa’da, Avrupa emperyalizminin orta göbeğinde sokakları fetheden Sarı Yelekliler hareketinde olduğu gibi… Tıpkı 1992’de dünya emperyalizminin göbeğinde, ABD’nin Los Angeles kentinde meydana gelen ve ancak ordu birlikleri tarafından bastırılabilen isyan gibi…

İKİ ÖRNEK: BÖLGEMİZDEKİ DURUM NEDİR?
Bir kez daha vurgulamak gerekirse, her büyük kitle hareketi, her ayaklanma nesnel bir nedene dayanır. Örneğin, Ukrayna’da 2014 yılının başında gerçekleşen büyük ayaklanmanın Devlet Başkanı Yanukoviç’in AB ile ortaklık anlaşması imzalamaması nedeniyle patlak verdiği, bir ‘turuncu devrim’ girişimi yaşandığı; bununla çelişik bir biçimde ayaklanmanın başını faşistlerin çektiği, hatta ayaklananların tamamının faşist olduğu söylendi durdu.

Oysa ülke genelinde meydanlara çıkan yüz binlerce insan faşist falan değildi; artık katlanılmaz hale gelmiş olan yoksulluğa isyan ederek sokaklara dökülmüşlerdi. Ülkenin bereketli toprakları üzerinde, boğazlarına kadar yolsuzluğa batmış yöneticiler ve Moskova’nın gölgesi nedeniyle büyük bir sefalet yaşanıyordu.

Evet, Kiev’deki ‘Maydan’da faşistlerin de bulunduğu sağcı bir topluluk kendi şovlarını düzenledi ama Ukrayna Yanukoviç’in ülkeden kaçmasından sonra faşistlerin egemenliği altına girmedi. Peki, ne oldu? Ukrayna Yanukoviç iktidarına benzer bir başka iktidar tarafından, bu sefer Putinci değil AB’ci bir iktidar tarafından yönetilmeye devam etti.

Türkiye’de ise kendine ‘solcu’ diyen bir kesim Ukrayna’daki “AB’ci komployu sezerek” sokağa çıkan kitlelerin ne kadar ahmak olduklarını hemen tespit etmiş ve ‘IQ Belirleme Sınavı’nı ülke nüfusunun geri kalanından epey bir yüksekte tamamlamıştı! Bunların içinde Resmi TKP taraftarları olduğu kadar, hayatında sokağa çıkmamış ve dolayısıyla trafik cezası bile almamış ‘analiz üstatları’ da mevcuttu.

Ne var ki, hiçbiri şunu düşünmedi: Ukrayna Komünist Partisi niye kitlelerin isyan etmesine yol açan bu yoksulluğa karşı ciddi bir program geliştirmemişti? Niye Ukrayna Komünist Partisi’nin aşağılık Yanukoviç rejimine karşı bir eylem planı yoktu? Sokağa çıkan Ukraynalı emekçiler devrimci bir programda nasıl birleştirilebilir, nasıl iktidarın fethine yönlendirilebilirdi?

Evet, böyle sorular ortada yoktu. Yüz binlerce insan, koyunlar gibi, hangi gizli servislerin hangi gizli gündemleri için harekete geçiriliyordu, soru buydu… Kimse kusura bakmasın ama bu büyük bir küstahlık, büyük bir kendini bilmezlik, en hafif tabirle büyük bir saçmalıktı!

Bu esnada Ukrayna’da küçük devrimci örgütler gündeme müdahale etmeye çalışıyordu. Ne yazık ki bu çok kolay değildi. Kendine ‘komünist’ diyenlerin Putin hakimiyetini ve Putinci diktatörü desteklediği Ukrayna’da, tam da iktidarı destekleyen Ukrayna Komünist Partisi’nin ihaneti nedeniyle, küçük devrimci örgütlerin -ki bunların arasında yoldaşlarımız da vardı-, sesi boğuldu; sokaktaki faşist çeteler halkın çektiği acıları Putinci sözde ‘komünist’lere yükleyip, sokaklardaki Lenin heykellerini devirmeye başlamıştı bile!

Sovyetler Birliği döneminde bürokrasiye duyulan tepki, Sovyetler Birliği’nin çözülmesinden sonra tamamen Rusya’nın güdümünde hareket eden Ukrayna Komünist Partisi’nin rezil siyasi hattıyla birleşince, Ukrayna’da sağın hakimiyet sağlaması kaçınılmaz oldu. Ukrayna Komünist Partisi’nin emekçi kitlelere ihaneti, faşistlerin isyanı fırsata çevirerek güçlenmesine yol açtı.

Eğer o coğrafyada sosyalizm işçi sınıfı ve yoksullar arasında yeniden etkinlik kazanacaksa, bu oradaki sözde ‘komünist’lerin utanç verici mirasına rağmen gerçekleşecektir.

Benzer bir durum Suriye için de geçerlidir. Suriye’deki halk ayaklanması öncesindeki süreçte babasından devraldığı iktidarda neoliberal ekonomik politikalar uygulayan ve ‘küresel ekonomi’ye eklemlenmeye çalışan Beşar Esad, rejimin baskıcı karakterini muhafaza ediyordu. Bu dönemde Türkiye’yle hiç olmadığı kadar iyi ilişkiler geliştiren Esad, Tayyip Erdoğan’la ailecek görüşmeye bile başlamıştı. İki ülke arasında ticaret ve yatırım her yıl katlanarak büyüyordu.

Ne var ki, uygulanan neoliberal iktisadi politikalar, Körfez’de genel bir krizle birleşince hem halk iyice yoksullaşmaya başladı, hem de Körfez ülkelerinde çalışan Suriyelilerin işsiz kalıp eve dönmesiyle ek bir istihdam basıncı oluştu. Bu süreçte iktidara karşı öfke birikmeye başladı.

Tunus ve Mısır örneğini izleyen ülkeler kervanına katılan Suriye’de de halk yoksulluğa ve baskıcı iktidara karşı ayaklandı. Ülke geneline yayılan gösterilerin başını demokrasi talebiyle öne çıkan muhalif unsurlar çekiyordu. Sol kuvvetler Suriye Reform ve Kurtuluş Cephesi gibi bir yapı bile oluşturmuştu. Arap Alevilerin yaşadığı Lazkiye bölgesi bile rejime muhalefetin yoğunlaştığı alanlardan biriydi. Bu süreçte Esad kitle gösterilerine ateş açmaya, insanları katletmeye başladı. Bu, emperyalist manipülasyon için eşsiz bir fırsat sundu.

“Müdahale istemiyoruz” diyen demokratik muhalefetin giderek cılızlaşan sesleri eşliğinde, Müslüman Kardeşler’in etkin biçimde kullanılmasıyla İslamcılar silahlandırıldı. Gerici bir iç savaşın zemini oluşturuldu. Kitle gösterilerinde öne çıkan demokratik taleplerin yerini patlayan silahlar aldı. Suriye’deki iki ‘komünist’ parti ve daha sonra Reform ve Kurtuluş Cephesi’nin ana akımları rejimle uzlaştı. Mezhepçi katillerin Arap Alevileri hedef göstermesinin ardından Lazkiye bölgesi de rejim kuvvetleriyle birlikte hareket etmeye başladı.

Devrimci kimi küçük yapılanmalar küçük yerelliklere sıkıştı ya da Lübnan’a geçti. Daha iyi bir yaşam hayaliyle sokağa çıkan milyonlarca insan yurtlarını terk etmek zorunda kaldı; gerici iç savaşa sürüklenen ülkede rejim sırtını Putin’e yaslarken, emperyalizm Türkiye aracılığıyla İslamcıları silahlandırmaya devam etti ve IŞİD’in de Irak üzerinden sıçramasıyla beraber Suriye dünyanın her tarafından gelen psikopat cihatçılarla doldu…

Tüm bu süreç içinde Türkiye’deki sol akımlar yine “Suriye halkının yanındayız” diye açıklamalar yaptı. Aslında kimsenin Suriye halkının yanında olduğu yoktu.

Söz konusu süreçte, bırakın buradan gidip Suriye’deki gösterilerde ya da çatışmalarda taraf olmayı (Rojava ayrı bir tartışma konusudur), milyonları bulan Suriyeli göçmenlerle ilgili ciddi tek bir dayanışma, etkileşim, birlikte örgütlenme çalışması yapılmış değildir. Putinci çevreler otomatik olarak Esadçı da olmuştur ve “Esad neden desteklenmeli” temalı ‘analizler’ yapılmaya başlanmıştır. Bugüne kadar rejim kuvvetlerinin amigoluğu devam etmiştir.

Rojava’da ise çok çelişik bir süreç yaşandı. IŞİD’e karşı direniş üzerinden geliştirilen inisiyatif Suriye’deki en demokratik ortamın Rojava’da yaratılmasına yol açtı. Türkiye’den devrimcilerin de yer almaya başladığı bu süreç, Türkiye ile Suriye’deki rejim arasında sıkıştığı ölçüde, ABD Kürt liderliğiyle giriştiği pazarlık sonucunda bölgeye yerleşme fırsatı buldu.

ABD’nin bölgeye fiilen, askeri bir varlık olarak yerleşmesiyle birlikte, Putinci çevrelerde, “Kürtler ABD’ye asker yazıldı” türünden yaftalar yapıştırıldı. Bu tanımlama esas olarak tam bir küstahlığın sonucuydu; bir halkın ölüm kalım mücadelesi verdiği koşullarda tek bir katkıda bulunmayanların, Kobane bir katliam tehdidinin eşiğindeyken olup biteni evinde terliğiyle televizyondan seyredenlerin böyle yaftalar asma hakkı olduğunu düşünmüyoruz.

Kürt hareketine ciddi eleştirilerimiz olmakla beraber, Suriye’de Kürtler açısından konu basit bir “ABD işbirlikçiliği” değildir. Kürtler bölgede bir varoluş mücadelesi vermektedir ve dört bir yandan kuşatılmışken taktiksel adımlarda ‘seçici’ olma lüksleri hiçbir zaman olmamıştır.

Bölgedeki sosyalistlerin, devrimcilerin müdahalesinin olmadığı her koşulda, karşıdevrimciler ve emperyalistler kendi müdahalelerini dayatacaktır. Bu durum, süreci daha da karmaşık bir hale getirmektedir.

Bir gün siperin bir tarafında yer alanlar, bir başka gün diğer tarafına geçebilmektedir. Nasıl ki başta muhalif olan unsurların bir bölümü, kimi ‘kerhen’ de olsa rejimle yan yana düşmüşse, Kürtler de kendi varlığını korumak için ABD silahlarına ihtiyaç duymuştur. Safların her gün değiştiği bir ortamda, Kürtler rejimle de görüşme halindedir. Dediğimiz gibi, çok karmaşık bir süreç yaşanmaktadır.

Nitekim, bu süreçte Uluslararası İşçi Birliği – Dördüncü Enternasyonal de dahil olmak üzere dünyadaki bir kısım devrimci akım Suriye muhalefetine çok iyimser yaklaştı; demokratik muhalefetin unsurları ve milyonlarca Suriyeli ülkeyi terk ettikten, ülkeye artık gerici bir iç savaş hakim olduktan sonra, küçük bazı yerel komitelerde ‘Suriye Devrimi’ aramayı sürdürdüler. İşin bu tarafı, kendi akımımıza yönelik eleştirel bir değerlendirme olarak da okunabilir. (Kendi adımıza, bu konuda sürekli bir tartışmayı canlı tutmaya ve bölge gerçeklerini uluslararası harekete açıklamaya çalıştık. Bu konuda çok kapsamlı bir tartışma metnini yayımlayacağız. Şimdilik şu söylenebilir, Suriye’deki gelişmelere ilişkin bu tartışma sonucunda, gerici iç savaşta ÖSO’nun kimi unsurları da dahil ‘devrimciler’ tarif eden, İslamcılığın gerçek niteliğini ve coğrafya gerçekliğini anlayamayan UİB-DE liderliği ile ilişkilerimiz kopmuştur.)

Peki, bölge gerçekleri neydi, ne yapılabilirdi?

TEMEL EKSİK NEDİR?
Bugün tüm dünyada temel eksiklik -ulusal ve uluslararası ölçeklerde- devrimci önderliktir. Bütün sorunların sorunu devrimci önderlik boşluğudur.

Yeniden vurgulamakta yarar var: Kitleler keyif için ya da macera olsun diye sokaklara dökülüp hayatını tehlikeye atmaz. Türkiye’de, İran’da, Ukrayna’da, Suriye’de, ABD’de, Fransa’da ya da Venezuela’da kötü yaşam koşullarına ve baskıcı rejimlere isyan eden kitleler kimsenin oyununa gelmiyor. Onlar, bıçak kemiğe dayandığı için sokağa dökülüyor. Sokağa dökülen emekçileri ve yoksulları iktidarın devrimci fethine yönlendirecek devrimci önderliklerin, yani devrimci partilerin yokluğu yahut zayıflığı ise, insanlığın en büyük krizini oluşturuyor.

Arjantinli devrimci lider Nahuel Moreno çağımızın bu temel sorununa değinirken, devrimci önderlik boşluğunun özel bir açmazına da dikkat çekiyordu: Kitlelerin devrimci bir önderlik tarafından iktidar hedefine yönlendirilemeyen her bir isyanı, daha büyük yenilgilerle, daha büyük acılarla sonuçlanıyor. Kitleler işçi sınıfı iktidarı hedefine yönelmedikleri ölçüde, bir karşıdevrimci liderliğin etkisinden bir diğerininkine sürükleniyor ve geçici kazanımlar elde edilse bile, o kazanımları her seferinde daha derin bir hüsran takip ediyor.

Bölgemize yeniden bakalım…

Tüm bir Ortadoğu, hatta ABD’nin tarif ettiği Mağrip’ten Pakistan’a uzanan ‘Geniş Ortadoğu’, dahası Slav aleminin önemli bölümü ve Orta Asya gerici diktatörlüklerle yönetiliyor. Bölgeye savaş ve iç savaşların gölgesi düşmüş vaziyette. Her bir gericilik kendi karşıtını güçlendiriyor. Şii-Sünni geriliminde İran’daki molla rejimi de, Suudi Vahabiliği de karşılıklı olarak birbirini besliyor.

Her milliyetçilik düşman olarak tarif ettiği karşıtını büyütüyor.

Dinler insanlığı bir girdabın içine çekiyor. İsrail’in gericiliği, bölgede İslamın gericiliğini güçlendiriyor…

Liste uzar gider…

Gerici kuvvetler arasında bir tercih yapmak ise devrimci siyasetin bir konusu değildir…

Öte yandan, sadece bizim bölgemize baktığımızda, hatta sadece Türkiye’ye baktığımızda bile, ‘ulusal’ görünen sorunların bir tekinin bile sadece ulusal sınırlar içinde çözülemeyeceğini kolayca görebiliyoruz. Mesela Türkiye devrimi, başlı başına Kürt meselesinin varlığı nedeniyle, Misak-ı Milli sınırlarını aşan bir hüviyet kazanmıştır. Türkleri ve Kürtleri birleştiren, bu birliği Arap ve Acemlere genişleten, devrimi bölgeye yayan, dolayısıyla kendi örgütlenmesini bölgesel ölçekte kurgulayan bir devrimci liderlik yaratamazsak, yani Ortadoğu devrimini kurgulayamazsak, Türkiye devrimini de tahayyül edemeyiz.

SONUÇ: DEVRİMCİ ÖNDERLİĞİN İNŞASI
Bizim stratejik hattımız, kitle mücadeleleri içinde devrimci önderliğin inşası ve işçi sınıfının iktidarı devrimci fethidir. Bunun yegane yolu, ülke ve dünya gerçekliğini sindiren, kitle hareketini ileri taşıyabilecek, gündelik bilinçle sosyalist bilinç arasında köprü kurabilecek devrimci bir programı ve o programın militanlarını sınıf mücadelesinin içinde sınayarak ve eğiterek yaratmaktır.

İşçi sınıfının ve partisinin siyasi ve örgütsel bağımsızlığı burada kritik öneme sahiptir. Emekçi kitleleri gerici burjuva liderliklerin peşine takan her siyaset mahkum edilmelidir.

Ve nihayet, özellikle uluslararası kapitalizmin gelmiş olduğu aşamada, devrimci önderliğin inşası ulusal/uluslararası diyalektiği dahilinde düşünülmelidir. Kapitalizmin bir dünya ekonomisi ve bir dünya siyaseti varsa, işçi sınıfının da bunun karşılığını yaratabilmesi gerekir. Ortadoğu özelinde görüldüğü üzere, uluslararası devrimci örgütlenme bazen en acil görevlerden biri haline gelebilmektedir.

Aksi takdirde, sadece yoksul kitleler değil, kendisine ‘komünist’, ‘devrimci’ gibi sıfatlar yakıştıran örgüt ve partiler de gerici burjuva rejimlerin/liderliklerin peşine takılır ve bunu teorileştirmeye uğraşır. Bugün olan da budur.

Görevimiz, ulusal ve uluslararası ölçekte işçi sınıfının devrimci liderliğini yaratmak, emperyalizme karşı mücadele yürütürken, bir yandan burjuva rejimlerini alaşağı ederek işçilerin iktidarı fethi için savaşmaktır.

Evet, işçi sınıfının böylesine dağınık ve örgütsüz olduğu bir ortamda, devrimci hareketin dibe vurduğu bir süreçte bu söylediklerim çoğu kişiye akılcı gelmeyebilir. Troçki bu gibi durumlar için şunları yazmıştı:

“Günümüz benzeri gerici dönemler, işçi sınıfını öncüsünden yalıtıp dağıtmakla ve zayıflatmakla kalmaz, aynı zamanda politik düşünceyi çoktandır aşmış olduğu evrelerin gerisine savurarak, hareketin genel ideolojik düzeyinin düşmesine de neden olur. Bu koşullarda öncünün başlıca görevi, bu genel gerileme seline kapılmamaktır.

Akıntıya karşı gitmek gerekir. Eğer elverişsiz güçler dengesi daha önce kazanılmış olan politik mevzilerin korunmasına olanak tanımıyorsa, en azından ideolojik mevzilerde direnmek gerekir, çünkü geçmişte büyük bedeller karşılığında kazanılan deneyim bu ideolojik mevzilerde yoğunlaşmıştır. Böyle bir politika budalalara ‘sekterlik’ gibi görünür. Gerçekte ise bu, gelecek tarihsel yükseliş dalgasıyla birlikte yeni ve devasa bir sıçrayış yapabilmek için önceden hazırlanmaktan başka bir şey değildir.”

İnsanlığın yegane kurtuluşu bu devrimci çizgidedir…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here