Gazete REDSözün tüttüğü yer…

Sözün tüttüğü yer…

Aslında kimsenin içinden bu mevzuda tek kelime etmek gelmiyor artık biliyoruz. Çünkü saydığımız bir dünya reçete de, yaptığımız boyumuzdan büyük saptamalar da acımızın kıyısından dahi geçmiyor, bunun ayırdına vardık, koca bir memleket. Bu mevzuun üzerini örten kalın siyasi ya da hamasi örtünün altında neler yatıyor biliyoruz; o yüzden kanın her türlüsü canımızı acıtıyor. Ve biliyoruz ki bu örtüler; ister kalıpsız postal, isterse şekilsiz lastik ayakkabı giysin, bir süre daha gencecik canların toprağa düşmesine neden olacak kadar ağırlık taşıyacak bu coğrafyanın her tarafında. Hal böyle olunca da canımızın yangınını içimize çekiyoruz, ciğerlerimizi çürüteceğini bile bile.

Da bu böyle “Can sayılır bir şey midir?” dememize dahi fırsat bulamadan, beşi onu her geçtiği vakit kızıla büründürülen tabut sayısı, yaratılmak istenen havayı anlamakta hâlâ güçlük çekiyoruz.

Hadi medya diye adlandırdığımız it sürüsü, çakal öbeği kendi varoluşlarının idamesi gibi görüyor bu akbaba çığırtkanlığını, o kabul. Çünkü emekten ilik kemik sömürerek yaşıyorlar her biri kendi yalılarında, villalarında, stüdyo tipi dairelerinde. Çünkü akan kanın duracağı kadar güneş doğunca bu topraklara, kendi yüzlerinin cüzzama rahmet okutacak çirkinliği ayan beyan ortaya çıkacak, adlarını bilmedikleri kadar biliyorlar. Onun için, çarşaf çarşaf tam sayfa manşetlere taşıdıkları ölü seviciliği. O yüzden hiç bilmedikleri ateşleri “Düştü! Düştü!” diye meteor yağmuru seyretme sevinciyle bir bir izledikleri. Onları; tıynetlerini bildiğimiz için, kafamızı her denk geldiğimizde başka yanlara çevirsek de gözümüze, kulağımıza, her duyumuza; barut, kan, gözyaşı püskürttükleri için yadırgamıyoruz. Hepi topu, sunturlu bir küfür, bilemedin ahımıza karşılık bir beddua ile savuşturuyoruz duygu tarlalarımızdan.

Ama bu işin tarafı imiş gibi gösterilmesine, arada kendi evlatlarını öğüten düzen çarkını kan değirmenine dönüştürenlere hiç dikkat kesilmeden yandaş olan, su başlarını tutan iblisler tarafından boynuna takılan yoksulluk yularını hiç hesap etmeden hadisenin bu berisini benimsemeye kalkışan yığınlar sabır taşımızı göz boncuğu misali darmadağın, tuz-buz ediyor.

Hiçbirinin bu işin gerisinde ne yatıyor, kim tarafından içine taş zulalanmış hangi kartopunun hangi yamaçtan geri dönüp yuvarlanarak çığ halinde bu yana doğru ivme kazandığı hakkında fikri olmayan, Koca Nazım’ın akrep demeye dilinin varmadığı ama bizim rahatlıkla ebleh olduklarını iddia edebileceğimiz, yaşadıkları denize rağmensudan bihaber alık sürüleri.

Halbuki çok değil bundan yirmi sene evvel adamların ismini anmak yasaktı, bunu hatırlamazlar mı? Gerizekalı bir Amerikan güdümlüsünün karda yürümenin yarattığı onomatopeye dayandırdığı etnik köken masalına inanacak kadar salak olamazlar herhalde değil mi? İnsanların, az buz da değil, sekiz-on bin yıllık kültürlerini yok saymak, ya da aşağılamaya veya yargılamaya kalkışmak ne doğurur, bilmek bu kadar zor mudur?

Kimler yaşıyor bu yurdun o taraflarında bi günden bi güne merak etmeyip hep kendilerine anlatıldığı şekliyle algılayan, aktarıldığı kadarına inanan, hangi baskıdan zılgıt çıkar, hangi zulüm halaya dizer insanı, bilmek zorundadır artık. Bunları bildikleri zaman anlayacaklar da neden bu işte taraf olmadıklarını. Kendi yoksulluklarından, yoksunluklarından daha altta insanlara kader diye dayattıkları hayat çizgisinin kimin hangi saltanat manzaralarına boya olduğunu fark edecekler ve kendi kurtuluşları da kan emicilerden bu farkındalıkla hayata geçecek iki kere ikinin matematik kesinliğiyle, uyanmak zorundalar.

O zaman beyninde kıvrım taşımayan bir türkücünün sosyal ağdan şahin kesilip gagasıyla yön tayin etmesine itiraz edilir belki. Ya da kendi hayatının zorluğunu unutup, hayatın daha da zorlaştırıldığı insanlara, o da sanal alemden dayılanmanın, kavga daveti yapmanın kendi çocuklarının sapır sapır toprağa dökülmesine neden olduğu dank eder kafalarına.

Ha kendi çocukları diyoruz ya, laf değil hakikaten. Belinde palaska da, kuşak da olsa ölümün girdiği her bedenin sahibi bizim çocuklarımız. Bir imkan olsa da gidilebilse o afaki ortam kabadayılarıyla Zap Suyu’nun aktığı, insanların bir heybete Ağrı diye isim taktığı diyarlara. Görülür o zaman kafası hep üç numara tıraşlı oğlanların da, saçları hep belikli kızların da dayatılan onca ıstırap içinde nasıl hep gülümseyen gözlerle baktığı hayata. O güzelim bebeleri şimdi canavar diye anmaya kalkışanlar utanırlar ihtimal.

Uzun etmeyelim; dedik ya bu mevzuda iki kelam dahi edesimiz yok.Dedik ya acımızı ateşli soluklarla içimize çekiyoruz. Bir açarsak ağzımızı sözlerimiz harlı çıkacak ciğerlerimizden.

Susuyoruz…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,155BeğenenlerBeğen
17,031TakipçilerTakip Et
1,360AboneAbone Ol