Gazete REDSon postmodern olarak Nuray Mert

Son postmodern olarak Nuray Mert

Önce 12 Eylül darbesi, ardından Sovyetler Birliği’nin çöküşü sonrasında Türkiye’de sosyalist sol içine girdiği krizi aşmak için iki farklı yöntem benimsemişti. Birinci yöntemi takip edenler hiçbir şey olmamış gibi “acımadı ki” tutumu içine girdiler. Ancak, bir yandan da politikanın gündelik cilveleri sonucu uyarlamalarını, nokta atışı manevralarını dar ve gittikçe daha da daralan kitlelerine pek çaktırmadan söylemlerine yedirdiler.

İkinci yöntemi takip edenler sorunun kuramda olduğunu düşündü ve zihinsel laboratuvarlarına çekildi. Azınlık, kuramın fazla “kirlenmiş” olduğu yargısıyla köklere inmeye karar verip “sınıftan kaçış”, “elveda proletarya” görüşlerine karşı işçi sınıfını keşfetti. Fakat laboratuvarda tanıştıkları işçi ile fabrikadaki işçi aynı olmayınca siyasi bir etki yaratamadılar. Çoğunluk ise kuramın fazla “eskimiş” olduğuna inandı ve önüne gelen “yeni” etiketli ne varsa üzerine balıklama atladı. Sonuç olarak, hem kuramsal, hem politik kararsızlıkla, Özal devrinde semiren İkinci Cumhuriyetçi, sivil toplumcu odakların siyasi stratejisine eklemleniverdiler.

Yukarıda örneklenen toplam dışında bir damar da var oldu kuşkusuz. Bir başka deyişle, solun Marksist kuramın ve politikanın yükü olmadan, postmodernizmin temaları kullanılarak düze çıkabileceği görüşü de kendisini ifade etme olanağı buldu. Fakat bu görüşün hem politik varlığı, hem entelektüel ürünü çok zayıf olduğu için en önemli temsilcisini, Nuray Mert’i bile ancak kişisel karizması sayesinde tanıyor ve tartışıyoruz.

***

Nuray Mert 1990’lardan itibaren, Batı merkezcilik eleştirisi, postkolonyal eleştiri, pozitivizmin ve akılcılığın eleştirisi, kültürel görecelilik, sınıfın toplumsal bir yapıntı olduğu görüşü, tikelcilik gibi kavramlardan yola çıkarak, postmodern bir sol inşa etmenin mümkün olduğunu kanıtlamaya girişti. Ancak, bu inşa hareketi onun için her şeyden önce şahsi bir davaydı. İşte bu yüzden yıllar boyunca, Trabzon eşrafından, sülale boyu Cumhuriyetçi, Işık Lisesi ve Boğaziçi mezunu Nuray Mert’in bu kavramlar üzerine kurduğu özgün “sınıf intiharı”na tanık olduk. “Merkezden dışlanmış Müslümanlar” olarak gördüğü İslamcıların söylediklerinde sırf bu nedenle bir hikmet aradı. Bu cenahta kendisine muhatap aldığı temsilcilerin aslında kendisininkine benzer veya ona öykünen bir eğitimden geçmiş olmaları sayesinde ilgi radarına girebilmiş oldukları gerçeğini reddetti. Örneğin Yasin Aktay sanki ODTÜ’ye hiç ayak basmamış, Siirt’ten daha dün ayağının tozuyla gelmiş gibi davrandı. Bu tipolojinin görüşlerini farklı ve bu yüzden diyalog kurulası bir “bilgi biçimi” olarak kabul etti.

Doğrusu ya bu ilgi karşılıksız kalmadı. 1990’ların Nuray Mert’i sınırlı akademik çevreler dışında solda tanınan, bilinen bir isim değildi. O yıllar Foucault, Capra, Illich, Baudrillard, Lyotard diye gezinen seyrek bıyıklı gençlerin İslamcı cenahta cirit attığı yıllar. Nuray Mert temsil ettiği çizgi, onların “mahallesinde” eşine az rastlanan güçlü kadın imajı, ilginç seksapeli sayesinde yalnızca o seyrek bıyıklı gençlerin değil, o dönem orta yaşa merdiven dayamış ağabeylerinin de hayranlık odağı oldu. Üstüne üstlük bu hayranlığı yeni diyalog imkânlarına tahvil etmekten geri durmadı. Bir İslamcı ve bir solcudan oluşan ikililerin hâlâ moda olduğu dönemde Ayşe Böhürler ile Kanal 7’de yaptığı Açık Açık programı bu emeğinin en somut, en görünür başarısı olarak ortaya çıkacaktı.(*) Nuray Mert bu diyalog çabasına olan inancını ve başkalarını da inandırma azmini 2014’te yazdığı “Evet kandırıldık, ama iyi kandırıldık!” başlıklı makalesine kadar sanırım hiç yitirmedi. Aradan 11 yıl geçtikten sonra ayılmak az buz başarı değil!

Nuray Mert’e fazla mı haksızlık yaptık? Bence de yapmayalım. Evet, siyaset bilimci Nuray Mert siyasal İslam’ı siyasetsiz algılatma sanatının erbabındandır ve yaptığı bu tahribatı affetmek mümkün değil. Ancak, ikinci paragrafta bahsedilenlerden bazı zevat sevgili müttefiklerinin bavul gazeteciliğinden gururla bahsederken, Gezi zamanı geldiğinde “ay ne oldu bu Tayyip Erdoğan’a” diye şaşkınları oynarken Nuray Mert “demokratikleşme” kaşığıyla yedirilmeye çalışılan devleti ve toplumu biçimlendirme operasyonunun gerçek yüzünü bizlere göstermekten geri durmuyordu. Bunu da inkâr eden taş olur.

***

Geçen bir arkadaşım soruyor: Nuray Mert “kandırılmasına” neden olan görüşlerinden vazgeçmediği halde nasıl hep haklı ve muhalif olarak görünebiliyor? O da elbette postmodernliğin şanından. Postmodernizm objektif olarak neye hizmet ettiğine bakmaksızın, kendisini değişimin temsilcisi olarak görür. Bu nedenle, başı toplumsal ve siyasal muhafazakârlıkla, kurulu düzenle en azından görünüşte hiç hoş değildir. Mesela reklamcısınız diyelim; bu işi kapitalizmin değil, kültürel dönüşümün uğruna yapmaktasınızdır!

Ne güzel, değil mi? Sürekli muhalif olma, eleştirel olma hakkınız tam da söylemin içinden geliyor. Böylece Nuray Mert en azından postmodernizmin tutumuna, kendince tutarlı bir aydın namusuna otomatikman sahip çıkmış görünüyor. Ancak, bu dahi herkesin harcı değil. Hasan Bülent Kahraman adını hatırlayanınız var mı, bilemiyorum. Tıpkı Nuray Mert gibi ama farklı ilgilerle ve hesaplarla zamanında postmodern sol inşa etmeye soyunan bu isim şimdilerde Sabah gazetesinde, kaç kişinin okuduğu meçhul bir köşede yazıyor. Belli ki havuzda başlayıp bataklıkta karar kılan AKP medyasının seviye yükseltme maskotlarından birisi olmayı fazlasıyla sevmiş.

Yine de olmuyor, olamıyor. Nuray Mert ana akım medyanın ekranlarından, sayfalarından ayrılmasına ya da dışlanmasına neden olan o muhalif tutumdan ödün vermiyor ama “kandırıldık” demesine yol açan ezberlerinden, kendisini biçimlendiren postmodern dogmalardan da vazgeçmiyor. İşte bu yüzden biyolojik evrimi komik duruma düşme pahasına hâlâ bir “kültürel görecelilik” sorunu olarak görüyor. Üstelik bunu bilim eki sadık okurlarının kitaplıklarını ciltlenmiş halde süsleyen bir gazetede yapıyor ve maalesef hiç mi hiç beis duymuyor. Ve gittikçe daha az ciddiye alınabilir hale geliyor.

(*) Gelin, itiraf edeyim. Bir dönem ben de bu furyaya kapılmıştım. Projeyi birlikte kotarmayı düşündüğümüz ve uzun zamandır görmediğim İslamcı arkadaş şimdilerde MİT’te çalışıyor.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,156BeğenenlerBeğen
17,024TakipçilerTakip Et
1,360AboneAbone Ol