Son Gerçek Bükücü

“Biz doktorlar, en azından çoğumuz, biraz saf olabiliriz, yıllarımızı öğrenmeye vakfettiğimiz için kafası kızan hasta yakının saldırabildiği, dövdüğü, hatta öldürdüğü naif ‘inek öğrenciler’ olabiliriz ama asla aptal değiliz…”

  • DR. AYŞEGÜL SÜTÇÜ

Bilgiye ulaşmanın en kolay olduğu dönemde, gerçek bilgiye ulaşmanın bir o kadar zor olması bu neslin açmazı olsa gerek. Bilgi akışına kolayca erişebildiğimiz, erişmek bir yana, istemesek bile bilginin üzerimize boca edildiği bir dönemde bilgiye ulaşmaktan daha zor olan, gerçek bilgiyi sahtesinden ayırt etmek.

Gerçek çok değerli. Doğada nadiren saf halde bulunan tüm değerli madenler ve taşlar gibi gerçek de insan doğasında nadiren saf halde bulunur. Aynı o değerli taş ve madenler gibi gerçek de insan tarafından kolaylıkla eğilip bükülerek biçimi değiştirilir.

Son üç aydır dünyamıza giren, dünya çapında salgın hastalık demek olan pandemiyi yapan SARS-CoV-2 konusunda gerçek bilgiyle sahte bilgi kirliliği iç içe girmiş durumda. Bilmemenin yarattığı büyük kaygı, insanın bilme, dahası biliyor olduğuna inanma ihtiyacını körüklüyor. Gerçekmiş değilmiş ayırt etmeden her türlü bilgiye prim verir oluyoruz o zaman.

Aslında pandemi konusunda bilinmezlik azalıyor. Toplumda Corona virüs olarak tanınan, ama aslında Corona virüs ailesinin en yeni üyesi olup asıl adı SARS-CoV-2, yaptığı hastalığın adı Covid-19 olan virüs hakkında üç ay önce hiçbir şey bilmezken, giderek toplanan veriler sayesinde her geçen gün bir şeyler öğrenir hale geldik. Yine de henüz ne hastalığın tedavisini biliyoruz ne de virüsü yenmemize yarayacak zayıflıklarını. Hangi aileden olduğunu anladığımızda zarflı bir virüs olduğunu da anlamış olduk. Yani içindeki genetik materyal proteinden ama dışında lipid yapıda, yani yağlı bir kılıf var.

Elimize en büyük koz bu sayede geçti. İki silahımız oldu, biri bu yağlı zarfı yıka(ya)bilecek olan sabun ve su, ikincisi de alkol. Başka bir yöntem bilmiyoruz şimdilik.

BİLMEDİĞİMİZİ BİLMEYE DAİR:

Eğitimim ve mesleğim gereği yıllar içinde insan hakkında birkaç bir şey öğrendiysem bunlardan biri şu: İstisnasız herkes, ben dahil, kendince yöntemlerle “gerçeği bükerek” baş etmeye çalışır gerçekle. İnsanı insan yapan en büyük becerisi de budur. Bayılırım aslında bu becerimize/zaafımıza. Bu sayede sanat var, yaratıcılık var.

Ürkütücü bir salgın hastalığın varlığı gibi gerçekle yaşamayı zorlaştıran durumlarda insan doğasında gerçeği saf olarak bulmak iyice zorlaşır. Böyle zamanlarda insan ruhsallığında sıklıkla gerçeğin iyice bükülmüş, değişmiş hallerine rastlayabiliriz. Psikanalize aşina psikiyatrlar, her insanın eğip büküp, kendince tanımladığı bu öznel gerçeklik haline iç gerçeklik derler. Dış dünyada olup bitenler, örneğin bu pandeminin aylar sonra milyonlarcamızı öldürebileceği gerçeği ise dış gerçekliktir.

20. Yüzyıl’ın başında bilinmezliğin olmadığı ve her şeyin bilinebilir olduğu inancının hüküm sürdüğü bir bilim ortamında Freud bilinemez bir yapının varlığından söz etme cesareti gösterdi. İnsan zihninin bilinçli olan kısmının yanı sıra, kişinin bilinciyle erişemeyeceği bir kısmının da olduğunu söyledi. Bilinçdışı dediği bu yapının herkeste erken bebeklikten başlayarak yaşantılanan deneyimler ve duyumlarla kurulduğunu, bilinçle erişilemeyen bu yapının varlığının ipuçlarına rüyalarda, düşünmeden yapılıveren davranışlarda ya da dil sürçmelerinde rastlanabilir olduğunu öne sürdü. Bugün bilmemeyle, bilinçdışının varlığını ve bilinmezliğini bilmemiz sayesinde baş etmeyi öğrenebiliyoruz.

Freud bilinçdışının yapısı ve işlevlerini tanımlarken insanın gerçeklikle kurduğu ilişkiyi anlamamıza ışık tutan iki ilke tanımlamıştır. Haz ilkesi ve gerçeklik ilkesi.

Haz ilkesi, bilinmezlik gibi, hayal kırıklıkları gibi, kaygı gibi hazsızlık oluşturan durumlardan kaçınmayı sağlar. Örneğin kaygı yaratan bir rüyadan tam zamanında uyanabilmemiz bu işlev sayesindedir.

Kaygı veren bir durumla yaşamak zordur, haz ilkesi sayesinde bu durum hiç yaşanmamış gibi bastırılır, gerçek haz verecek, kaygıyı yatıştıracak biçimde bükülüp dönüştürülür ve bu sayede yaşamaya devam edilebilir. Bu becerimiz sayesinde dış gerçeklikten farklı bir iç gerçeklik yaratırız.

Gerçeklik ilkesi doyurulmayı bekleyen dürtülerimizin doyurulamaması nedeniyle bozulan ruhsal dinginliği korumaya yöneliktir. Arzu ettiğimiz şeye her zaman ulaşamayacağımızı bize öğretir. Bebeklikten itibaren arzularımız dış gerçeklikle çatışma halindedir. Örneğin bebek acıkmıştır, hemen doymak ister ama annenin işi bitmemiştir ve bebeğini emzirmesi gecikir. Bebeğin arzusu karşılanmamıştır ve ortam gerilir. Gerçeklik ilkesinin işlevi sayesinde bebek zaman içerisinde beklemeyi, ertelemeyi, memeyi emmek yerine onu hayal ederek yokluğuyla baş etmeyi öğrenir.

Çok şematize edersek haz ilkesi dış gerçekliğe rağmen yaşayabilmek için güncel terimle gerçeğin kişiselleştirilmiş hali olan iç gerçekliği korumamıza yarar, gerçeklik ilkesi de iç dünyaya rağmen dış gerçekliğin benlikle uzlaşarak dengeyi koruması halidir.

İşte insanın gerçekle ilişkisi bu iki taraflı denge ile kurulur. Gerçeğin büküldüğü, değiştiği alan burasıdır. Herkes kendi özgün bilinçdışının bu iki işlevi sayesinde gerçeği, gerçeğin yarattığı kaygı ya da hayal kırıklığı ölçüsünde az ya da çok bükerek kişiselleştirir. Sanat da, mizah da, oyun da, haz ve gerçeklik ilkesi arasında özgün birer uzlaşmadır. Oyun gerçeğin geçici bir süre için bükülmesi, çarpıtılmasıdır. Elindeki tencere kapağı ile oynayan çocuğun onun araba direksiyonu olduğuna inancı tamdır. Bu geçici bir çarpıtmadır. Nihayet oyun bitince çocuk kapağı götürüp tencereye kapatmayı da akıl eder.

Mizah en etkili baş etme yöntemlerinden biridir. Mizah yaparken insan baş etmek istediği gerçekten tamamen kopmadan, gerçekle bazen alay eder, onu farklı biçimlerde görme becerisini kullanır, gerçeğin etrafında gülünecek manevralar yaparak dolanır. İnsanı ağlanacak haline güldürür.

Sanat gerçeği bükmenin en sofistike biçimidir. Sanatçı engin yaratıcılığı sayesinde gerçeği istediği düzlemde, istediği dilde, istediği boyutta görür; onun en yıkıcı, en zorlayıcı yanlarını kendi lehine kullanır; gerçeği kendi imgeleri sesler, renkler, hareketler, duygular dünyasında dönüştürerek bir sanat eseri ortaya koyar. Salt gerçek, eğilip bükülerek bir esere dönüşür, bu sayede baş edilmezliği azalır. Bu nedenle sanatçılar salt gerçeğe bakabilmeye cesaret edebilir ve gerçeği görebilmeye daha yatkındır.

GÖZE PERDE İNDİREN BİLİNÇDIŞI BÜKÜLMELER:

Daha SARS-CoV-2 hakkında yeni yeni bir şeyler öğrenmeye başlamışken medyada kaynağı dayanağı olmayan bir sözde bilgi akını başladı. Ne iddialar var.

Herkes her şeyi biliyor.

Virüsten nasıl korunacağımıza, SARS-CoV-2’nin nasıl tedavi edildiğine, nasıl bulaşıp nasıl bulaşmadığına dair ipe sapa gelmez iddialar bir yana, meğer bu virüsün abartıldığı kadar tehlikeli olmadığına, tüm bu pandemi yaygarasının bir hedef saptırmaca olduğuna, her sene grip yüzünden binlerce kişi ölürken bu virüsten ölen (yazı yazıldığı sırada açıklanan resmi hasta sayısı 5 bin 698’di) yaklaşık 6 bin kişi yüzünden gereksiz yaygara kopartıldığına, bunun bazı güçlerin oyunu olduğuna dair son derece kendinden emin iddialar…

Komplo teorileri, virüsten yapılma biyolojik silah, panik yaratıp rant sağlayan maske mafyası, kapitalizmin tuzakları, dünyayı sosyalizme zorlama falan… Sanırsınız biz sağlık çalışanları sıkıldık, durduk yere evinizde kalın diye bas bas bağırıyoruz.

Eminim yeryüzünde bu tür şeyleri tasarlayabilecek kötü niyetli çok insan, hatta dünya lideri vardır. Bu salgında bunların ne kadar parmağı var onu bilemem, ne yazık ki kimsenin bu pandemiyi bile isteye yaratabilecek kadar kötü olabileceğine bu yaşımda bile inanamayanlardanım.

Yahu sevgili arkadaşlar, WHO (Dünya Sağlık Örgütü) pandemi ilan etmişken, biz doktorlar bu kadar telaşlanmışken, her fırsatta, “Bu virüs yeni, hastalığın henüz tedavisi yok, aşısı yok, yüzdeye bakınca size öldürücü görünmeyebilir ama o kadar çok kişiye bulaşacak ki milyonlarca insan ölecek” diye bağrışırken “İşte bunlar hep komplo”, “virüs iki haftaya biter”, “X ilacıyla Y ilacını alınca iyileşiyorsun” diyenlere; size zerdeçal, kelle paça, sarımsak, sirkeli bilmemne yağı, davul tozu, minare gölgesi önerenlere lütfen inanmayın.

Biz doktorlar, en azından çoğumuz, biraz saf olabiliriz, yıllarımızı öğrenmeye vakfettiğimiz için kafası kızan hasta yakının saldırabildiği, dövdüğü, hatta öldürdüğü naif “inek öğrenciler” olabiliriz ama asla aptal değiliz.

WHO da tertemiz bir örgüt müdür, ya da kendi içinde küçük oyunlar çevrilir, paralar döner mi hiç bilemem ama ne bazı güç odaklarının ne biyolojik silah üreticilerinin ne maske tüccarlarının oyununa gelip yok yere pandemi ilan edecek kadar basiretsiz ya da kötü niyetli bir kuruluş değil.

Bunların hepsi gerçekleri eğip bükmece.

Ha bir de diğer uç var. Dünyanın sonunun geldiğini üfleyenlerden, belli tipte insanların yeryüzünden silineceğini, çağın gereklerine tutunamayanın öleceğini iddia edenlere; bu felaketin artan zinaların sonucu olduğunu söyleyip en insani arzularınız yüzünden kendinizi günahkar hissettirenlerden yaşama sevincinizi söndüren felaket tellallarına kadar tümünden koruyun kendinizi.

Bunlar da hep bükmece…

İMAN BİLGİYE KARŞI:

Yukarıda bilinçdışına dair kavramları anlatmaya neden gerek duyduğumu merak edenler vardır. Medyadaki tüm bu sahte gerçekleri yayanların ve özellikle de onlara inanmayı, tutunmayı seçenlerin bunu neden yaptığı sorusu bilinçdışının o iki işlevini bilen birisi için çok daha yanıtlanabilir olacaktır.

Hepimizin hayal kırıklığı ve özelikle kaygı için belli bir istiap haddi var. Eğer gerçekler çok kaygı uyandırıcıysa ya da istiap haddimiz kaygı ile baş etme sınırımızı aşıyorsa benlik kendini koruyup ruhsal gerginliği azaltmak için gerçekleri bükmeye başlar. Bazen bu bükme sağlıklı düzeydedir, işlevseldir. Telefona bakarken gerçeklerle yüz yüze kalıp huzursuz olduğumuzda gerçek bükücü devreye girer ve örneğin dizi izlerken pandemiymiş, Covidmiş, hiçbir şeyi aklımıza getirmememize yarar. Bu sayede ertesi sabah acı gerçeklerle yeniden yüzleşene dek güzel bir uyku uyuruz.

Bazen ise kaygı o kadar yoğun, o denli baş edilmez düzeydedir ki, iç dengemizi alt üst eder. Yaşam enerjimizi soğurur. Hele bir de geçmiş travmalarımızın izleri yüzünden istiap haddimiz düşükse bilinçdışımız çareyi gerçeği daha fazla bükmekte bulur. Hangi bükülmüş gerçek bize iyi geliyorsa benliğimiz ona tutunmayı, hatta dış gerçeklik iyice baş edilemez ise çoktan bükülmüş gerçeğe iman etmeyi seçer. İstediğiniz kadar kanıta dayalı bilgi sunun, grafiklerle, istatistik verileriyle, bilimsel kanıtlarla saf gerçekliği anlatmaya çalışın, olmaz. Duyamaz, göremez. Bilgi inançla yarışamaz bile.

Bazen bunu çok daha kalabalık insan topluluklarında da görebilirsiniz. Belki bir ortamda dış gerçeklik öyle dayanılmazdır ki, çünkü belki geçim çok zordur, para yoktur, özgürlük yoktur, belki tehditler kocamandır. Sanırsınız ki insanlar bu dayanılmaz gerçeklik karşısında isyan eder, itiraz eder… Eğer istiap haddi çoktan aşılmışsa, gerçeğin yükü yaşamayı olanaksız kılacak boyuta geldiyse insanlar hayatta kalabilmek için gerçekleri çoktan bükmüştür. Şaka gibidir ama tüm olumsuzlukları görünmez yapan bir perde inivermiştir gözlerine. Akıl tutulması deseniz yeridir. Bu insanlara saf gerçeği göstermek artık imkansızdır. İnsan şöyle dolu dolu kızmak ister gerçeğe kör olan bu insanlara ama eğer yukarıdaki teorik kısmı okuduysanız ve bunun nedenini öğrendiyseniz kızmak da olanaksızdır. Artık tek yapabileceğiniz beklentinizi düşürmek ve onlar için üzülmektir.

Dışarıda tarihe geçecek bir pandeminin hüküm sürdüğü, ölüm olasılığının bir asansör düğmesi kadar yakın olduğu bugünlerde her birimiz benzer şekilde kaygımızı yatıştırma ihtiyacındayız. Bu nedenle hiç farkında olmadan gerçeği eğip bükmeye başlayabiliriz. Bunun için mizahı, sanatı kullanabilme ayrıcalığı olanlarımız olsa da bir kısmımız çaresizlikten bize en iyi gelecek safsatalara inanma eğiliminde olabiliriz. Geçici bir rahatlama sağlar belki bu ama bükülmüş gerçekler bizi asıl tehdidi görmekten alıkoyar, zalimle mazlumu ayırt etmemizi imkansız hale getirir. Bükülmüş gerçekler hiç kimseyi zulümden, kötülükten ve tabii ki hastalıktan koruyamaz.

O nedenle sizi zor da olsa gerçekle yüzleşip, duymaya görmeye davet ediyorum.

GERÇEK:

O gerçek ki, elimizdeki kanıta dayalı bilgiye göre şöyle:

Durum ciddi. Hastalık riskli; şimdilik açıklanan verilere göre mortalitesi yani öldürücülüğü yüzde 1-3. Tabii pek çok vaka test ile teyit edilmeyip tanı konmadan istatistiklerden kaçıyor olabilir, bu nedenle bu oran bilimsel olarak kanıtlanmış değil, ülkelerce açıklanmış resmi istatistiklere göre bulduğumuz oran.

İstatistikler hasta sayısının sağlık hizmetinin kapasitesinin aşacak kadar attığında ölüm oranının yükseldiğini telkin ediyor. Örneğin İtalya’nın güncel resmi verileri ölüm oranını yüzde 11 olarak gösteriyor. Yani virüsün öldürücülüğünün düşük olması tehlikesiz olduğu anlamına gelmiyor, hastalık öldürmediğini süründürüyor ve ileri düzeyde tıbbi bakım ve solunum desteği gerektiriyor. Görünen o ki SARS-CoV-2 sebep olduğu klinik tablodan çok sağlık sistemini çökerterek öldürüyor.

Temel mesele çok bulaşıcı olması, çok hızlı bir şekilde çok sayıda insanı hastanelik etmesi ve bu nedenle sağlık personelini ve tıbbi imkanları tüketecek olması.

Sıklıkla sosyal medyada Coid-19’u grip salgınlarıyla karşılaştırıp, gripten ölenlerin sayısının daha fazla olduğunun iddia edildiği yazılar görüyoruz.

Belli dönemlerde tekrarlayan İspanyol yani Domuz Gribi, ya da Kuş Gribi salgınları çok can aldı tarihte, yakın tarihte biz de yaşadık bu iki gribi.

Bu grip yani influenza salgınları şimdiye kadar insanları Covid-19’dan daha fazla öldürdü. Az bela değil hani. Zırt pırt mutasyon geçirdikleri için bağışıklık da tutmuyor. Her sene yeni aşı.

SARS-CoV-2 ile İnfluenza arasında biz hekimleri korkutan çok büyük iki fark var.

Birinci fark umuyoruz ki şimdilik var:

Gribin aşısı var, mutasyonla değişen virüslere kolayca uyarlanıp kullanılabiliyor. Bununkine ise daha zaman var. Diyelim ki bugün kesinlikle koruyucu bir aşı bulunmuş olsun ve bunun için tüm fiziksel, ekonomik ve bilimsel koşullar seferber edilmiş olsun; insanlarda kullanılması için faz 1-2-3 dediğimiz çeşitli aşamalardan ve uzun süre gözleme dayanan araştırmalardan geçmesi, bunların sonuçlarına göre etkinlik ve güvenirliğinin sınanması, kanıtlanması ve bilimsel kurullarca onaylanması gerek. Bu da en az 1,5-2 sene demek.

İkinci fark biraz daha fena:

Bu meret çok çok çok kolay bulaşıyor çok hızlı yayılıyor, uzun süre dayandığından her yere seyahat edebiliyor bizimle ve sınır, sınıf tanımıyor. Mülteci kampına da giriyor, en güvenlikli saraylara da.

Asıl tehlike yayılım örüntüsünde. Her gün sabit 1.000 kişi hastalansa bu kadar tehlikeli olmazdı, mesela grip biraz böyle.

Oysa SARS-CoV-2 her gün önceki günü belli oranda katlayarak matematikçilerin eksponansiyel dediği biçimde arttığı için kısa sürede hasta sayısı sağlık kurumlarının ve personelinin kapasitesini kat be kat aşacak düzeye geliyor. Tedavi edilebilecek klinik tabloda olan hastalar da belli bir yoğunluktan sonra imkansızlıktan tedavi edilemiyor. Şu an İtalya, İran ve İspanya’nın yaşadığı şey bu.

Eksponansiyel artış tam olarak şurada izleniyor:

İlk 100 bin vaka 67 günde

İkinci 100 bin vaka 11 günde

Üçüncü 100 bin vaka 4 günde hastalandı.

Bulaşıcı hastalıklarda yayılımın bir tepe noktası vardır. Etken maksimum sayıda insanı hasta edip grafiğin tepe noktasına ulaşır, o kadar çok kişi hastalanmıştır ki giderek hasta edecek insan bulamaz ve yayılım hızı giderek düşer. Bu virüs eğer çok sıkı bir sosyal izolasyon yapılmazsa o tepe noktasına çok çabuk ulaşacak. Bu da sağlık kurumları çok erken iflas edecek demek. Bu yığılma demek. Buna en öngörülü sağlık sistemi bile yetemez demek.

Hastalık zaman içinde yavaş yayılsa böyle tehlikeli olmazdı demek.

Bugünkü sayılar geçmişteki pandemilerle mesela kara vebayla yarışamıyor tabii ama grafik öyle diken yapıyor ki 2 ay sonra hastalanan insan sayısı akıllara ziyan düzeyde olabilir.

Bu bir felaket senaryosu değil.

Ürkütücü gerçekle yüzleşmek yalnızca olumsuzlukları görmek demek değil. Aynı salt gerçeğe bükmeden, çarpıtmadan ama farklı açılardan bakmak mümkün.

VİRÜSE BAKMAK:

Nötr bir taraftan bakalım, Covid-19 yeni bir virüs ama tablo insanlık tarihi için hiç de yeni değil. İnsanlar asırlardır belli salgınlarla karşılaşıp büyük kayıplar verdi belki ama her birinden çok öğrendiler. Bu açıdan bakınca yıllardır yeryüzünde hastalık yapmakta olan virüslere bir yenisi eklendi sadece.

İyi tarafından bakarsak, şu an tarihe tanıklık ediyoruz. Kendi adıma bir tıp doktoru olarak heyecan verici bulduğum bir yanı da var. Yıllarca kitaplardan öğrendiğim pandeminin nasıl bir şey olduğunu yaşayarak görüyorum. Aynı bilimsel merakla mesela kızamığın ilk çıkışına tanık olabilsem onu da benzer şekilde heyecanla karşılardım.

İyi tarafından bakmaya devam edelim.

Geçmişteki pandemilerde ne bakterileri ne de virüsleri biliyordu insanlar. Ne veri toplamayı ne bilimsel bakış açısını biliyorlardı. Doğal olarak hastalıktan korunmayı da bilmiyorlardı. Öğrenmeleri yüzyıllar sürdü. Oysa biz bilimin gücüyle daha ilk üç ayda virüsün soyunu sopunu, farklı ortamlardaki ömrünü, hatta lipid zarfını su ve sabunla yıka(ya)bildiğimizi öğrendik.

Ayrıca bulaşma hızını, hız grafiğinin eğrisini fark ettik ve farklı önlem koşullarında gelecekteki vaka sayılarının ne olabileceğini yordama şansı kazandık.

YAPILMASI GEREKEN:

Hastalığın güçlü silahlarına karşı bizim en güçlü savunmalarımızdan birinin onun hızını yavaşlatmak olduğunu gayet iyi biliyoruz. SARS-CoV-2’nin temel çoğalma katsayısı 2,13 ile 3.11 arasında saptanmış. Yani virüsü taşıyan kişi ortalama bu kadar kişiye bulaştırıyor.

Matematik yalan söylemez, sayılar ortada. Bu katsayıyı 1’e düşürebilirsek her gün sabit sayıda insan hastalanacak ve zamanla salgın kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Bunun tek yolu hızı yavaşlatmak. Her gün daha az kişinin hastalanmasına çalışmak. Bunun için topluca değil azar azar hastalanmamız gerektiğini biliyoruz.

Bu yüzden gerçeği bükmemizden çıkar sağlayacak olanların oyununa gelmeyip kendi kendimize sokağa çıkma yasağı koymamız gerektiğini de biliyoruz. Bu pandemiyle ancak evde kalarak, hiçbir koşulda sokağa çıkmayarak baş edebileceğimizi biliyoruz.

Aklımız ve vicdanımız var. Bazılarımızın evden çıkmazsa aç ve açıkta kalabileceğini de biliyoruz. Çünkü ancak gerçeğin acısıyla yüzleşebilenler başkalarının acısını da görebilir. Neyse ki biz ekmeğin de mutluluğun da paylaşıldığında azalmayıp arttığını biliyoruz.

Üzerimize düşen çok basit, ama bir o kadar da zor.

Evden çıkmamak…

Evde kalalım, sadece bilimsel temeli olan kanıta dayalı gerçek bilgiyi dikkate alalım, dayanaksız iddialarla ne zamanımızı ne keyfimizi harcamayalım. Gerçeğin yükünü yaratıcısı ya da alıcısı olarak sanatla, mizahla ya da oyunla hafifletelim. Gerçeği biliyor ve takip ediyor olmanın güveniyle bunu başarabiliriz.

Evet, gerçek acı, ama paniğe gerek yok. Son Gerçek Bükücü -kim olduğunu hepiniz çok iyi biliyorsunuz- zaten bilinçli olarak büküyor gerçekleri, bir de bizim bükmemize gerek yok.

Son Haberler

Grev 205’inci gününde ama işçiler yalnız!

Yenibosna Yeditepe Tır Garajında faaliyet gösteren Samsun Çorum Nakliyat Ambarı (SONER AYDAR) işçilerinin işverenin sendika düşmanlığına karşı başlattığı grev 205'inci gününde, ancak işçiler yalnız! RED...

Korona testlerinde AKP’lilere kıyak!

Koronavirüs salgınıyla ilgili yeterli önlemleri almamakla eleştirilen AKP iktidarının koronavirüs testlerinde de kendilerine öncelik tanıdıkları iddia ediliyor! RED HABER - İstinye Devlet hastanesi çalışanı...

“Ekonomik refah” can alıyor!

Koronavirüs salgınında gerekli önlemleri almayan ve işçileri köle şartlarnda çalışmaya mecbur eden sermaye düzeni can almaya devam ediyor. İşçi örgütlerine göre Temmuz ayında en...

“Her yer korona, her yer sömürü!”

Koronavirüs salgını sermaye sahiplerinin işçiyi kâr hırsıyla nasıl acımasızca sömürdüğünü her gün açığa çıkarıyor! Vestel, Kumtel ve Dardanel fabrikalarında ölüm ve vakalar artarken işçiler...

Çok insan ölecek

Bugüne kadar yazdığım hemen her şey, sadece kötü senaryo dahilinde gerçekleşiyor ve bu beni çok üzüyor. T. AKMAN İnsana ne düşüneceğini şaşırtan, çok keyifsiz bir...