Şöhretler karşılaşması: Kaşıkçı vakası!

2 Ekim’de, Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda “gazeteci” Cemal Kaşıkçı’nın sırra kadem basması, ilk anda Suudilerin vakai adiyeden sayıp geçiştirmeye kalktığı, Türkiye’nin de “N’oldu ki orda?” şaşkınlığına sarıp servis ettiği bir olay olarak kalsa idi, belki bu, dünyadaki bütün Müslümanların liderliğine soyunan AKP iktidarının işine gelir ve Erdoğan’ın karizmasına atılan çizik gün geçtikçe bu kadar açılıp enfeksiyon kapmazdı.

Kaşıkçı vakasına, kim ne tarafından yaklaşacak olursa olsun herkesin çıkış noktası, olayın çok boyutlu olduğu gerçeği. Böyle olunca, denklemin bilinen bileşenlerini bilinmeyenlerin üzerine örtüp yayılarak işine gelmeyen boyutlarını sümen altı edip gözden kaçırmak kolay gözüküyor ama herkesin falsosu da “gözüküyor”!

Türkiye’nin, Suudi Arabistan’la son yüzyıl boyunca bir iktidardan diğerine farklı dalga boylarında ilerleyen ilişkileri, AKP döneminde yaşadığı gelgitle iki farklı dalga boyunda seyretti. Genel olarak yüzünü “Batı’ya dönmüş” sağ iktidarlar boyunca ihmal edilmiş ilişkiler, AKP yeşil sermayenin kokusunu alınca birinci dalga boyunda yükselip zirve yaptı. Öyle ki, bugün uğruna işsizlik fonunu bozdurup harcadıkları devlet itibarını ve bütün protokol kurallarını ayaklar altına alıp uzun yıllar sonra 2007’de Türkiye’ye gelen Kral Abdullah bin Abdülaziz’in kaldığı otele, ayağına giden Erdoğan, Ocak 2015’de Suudi Kral ölünce cenaze için bütün programlarını iptal edip soluğu Riyad’da aldı ve Türkiye’de bir günlük yas ilan etti. Ancak, Arap Baharı ile başlayan süreç içinde, 3 Temmuz 2013’de Mısır’da gerçekleşen darbe ile Müslüman Kardeşler için işler ters gitmeye başladı. Erdoğan, Mısır’daki darbeyi destekleyen Suudi Arabistan karşısında Müslüman Kardeşler’den yana pozisyon aldı. Mayıs 2017’de Suudi Arabistan’ın başını çektiği dört ülke tarafından Katar’a uygulanmaya başlanan ambargo ve Ortadoğu’daki bağlı gelişmelerin sınırları Erdoğan’ın kariyerine kadar gelip dayanınca, Suudi Arabistan’la ilişkiler Erdoğan’ın danışmanlarınca “Aslında bizim için kardeş ülke!” seviyesine indi. Bugün de böyledir; Kardeş ülkedir Suud!

Erdoğan’ın, “kardeş” dediği ülke ve liderlerle hukukunun nereden nereye gelebileceğine dair fikir edinmek için ise Esad ve Suriye ile ilişkisine bakmak kafi.

Türkiye’nin, Kaşıkçı olayı karşısında alacağı pozisyonun çerçevesini ise sadece ve sadece Erdoğan’ın “kariyer planı” belirliyor. Bu da,ABD’den İsrail’e, Suudi Arabistan’dan Katar’a, Suriye’den İran’a kadar uzanan geniş ve girift bir uluslararası ilişkiler ağı içinde, Erdoğan’ın izlediği yanlış politikalarla sürüklendiği şartlar ve Kaşıkçı olayında başından beri takındığı akmaz kokmaz tavır nedeniyle oldukça dayanaksız ve dolayısıyla dayanıksız bir role indirgenmiş durumda.

Cemal Kaşıkçı, sıradan bir gazeteci değildi. Arabistan’da, Saray içinde ve etrafında etkin ilişkileri ve bu ilişkilerin hem geçmişi hem derinliği itibarıyla, fiilen yürütmeyi elinde tutan Prens Selman’a karşı (Müslüman Kardeşler’den yana) “ılımlı muhalif” rolü onun açısından ciddi bir tehdide dönüşmüş durumda idi.

Arabistan’ı “normalleştirme” misyonunu kuşanan Prens Selman, bir anda dünya kamuoyunda “popüler ve sevimli” bir kimliğe büründürüldü. Bu takdirin hakkını da veriyordu; yakalayabildiği muhalif Prensleri lüks otellerde hapsedip, yakalayamadıklarını kah ülkeden kaçmak üzereyken havada vuruyor, kah kaçmış olanları derdest edip ülkeye geri getirtiyor ve kontrol altına alıp etkisizleştiriyordu.

Kaşıkçı da muhtemelen fazla patırtı çıkaramayacağı, çıkarsa da rahatlıkla üstü örtülebileceği düşünülen Türkiye’de “ikna edilemeyince” kaybedildi! Herhalde Türkiye, hem hukukun zaten yerle bir edildiği bir ülke olması, hem gerekirse Müslüman Kardeşler yanlısı tutumu üzerinden yürütülecek bir karşı propaganda ile susturulabileceği, hiç olmadı elde edebileceği olası delillerin rahatlıkla satın alınabileceği düşünüldüğünden, bu iş için biçilmiş kaftandı!

Olay patladığı an, her ne olursa olsun aksi ispatlanana kadar otomatikman şüpheli konumunda değerlendirilmesi gereken Suudi Arabistan’la Ortak Çalışma Grubu kurulması kabul edilirken, İçişleri Bakanı Soylu’nun açıklamasının aksine dokunulmazlık zırhı olaya mukavim olmamasına rağmen başkonsolosun elini kolunu sallaya sallaya ülkesine gitmesine göz yumulurken, konsoloslukta olay gerçekleştikten ancak iki hafta sonra lütfen araştırma yapılabilirken ve yirmi iki gün sonra başkonsolosun Sultangazi’de belediyeye ait bir yeraltı otoparkında bulunan aracı henüz aranamamışken, Arabistan açısından plan için ideal olay yeri seçimini teyit edecek başka veriye ihtiyaç var mı? Yoksa, hepimiz aptal mıyız?

Olay karşısında, Almanya’nın ve onun öncülüğünde Avrupa’nın bir tutumundan bahsedebiliriz. Mesela Almanya, silah satışını çat diye durdurdu. Ayrıca Almanya, İngiltere ve Fransa’nın Arabistan’a yaptırım için ortak çağrıları var. Net. Amerika’da ise, yaklaşan seçimler ve “Amerikan çıkarları” dolayımında Trump tarafından henüz bir tutum inşa edilmekle meşgul olunduğunu görüyoruz. Senatodan farklı sesler çıksa ve başta silah satışının durdurulması olmak üzere yaptırım kararı çağrısı yükselse bile, şu an onlar Trump için çok kızdığı birer “Avrupalı”!

Trump’ın başka öncelikleri var;

  1. Gözettiği “Amerikan çıkarları” politikasıyla senatoda yükselen muhalif sesleri bastırmak,
  2. Bunu başarmak için Arabistan’a silah satışını durdurmak dahil muhtemelen hiçbir ciddi yaptırım uygulamadan başta silah şirketleri olmak üzere Arabistan’la ticareti olan büyük sermayeyi cebinde tutmak,
  3. Arabistan’ı, muhafızı ilan ettiği İsrail ile beraber yanında tutmak ve bu ikisi üzerinden İran karşıtı politikasını ödünsüz ve kendi içinde tutarlı biçimde sürdürülebilir kılmak.

Açık söyleyelim, herhalde bu üç konu Trump için kalın birer kırmızı çizgidir ve seçimlere giderken bu üç kırmızı çizgiye dokunmaya kalkan yanar!

Dolayısıyla, hem Trump’ın bu üç kırmızı çizgisine hem de başından beri Arabistan’a ayarlı biçimde, baştan bocaladığı günlerde üstüne gitmeden ama Pompeo’nun ziyareti ile şekillenen Prens Selman planına uyumlu olarak olay yeri temizliği ve kalan bürokratik işlerin tamamlanması ile yetinen, bu arada topladığı iddia edilen delilleri gün gün damlalıkla sızdırarak yapmayı umduğu pazarlıklarda elini yükseltmeye çalışan Erdoğan, bugün (23 Ekim, Salı) yapacağını söylediği detaylı açıklamalarla;

  1. Ya, yürütülen pazarlıklar sonucu Prens Selman’ı aklayarak kendisini ABD/Arabistan tarafında konumlandırıp elde edeceği tavizlerle (Arabistan’dan bir avuç dolar ve biraz yatırım kopararak, Amerika’dan da Menbiç başta olmak üzere Suriye’de hareket esnekliği sağlayıp yerel seçimler için biraz daha kahramanlık hikayesi biriktirerek) iktidarını kaç gün daha uzatmış olabileceğini parmak hesabıyla bulmaya çalışacak,
  2. Ya da, Prens Selman’ı hedef tahtasına oturtup, Arabistan’a yaptırım isteyen Almanya ve Avrupa’ya yaslanarak “Dünyadaki tüm Müslümanların lideri Türkiye’dir (Erdoğan’dır)!” iddiasının altını doldurmaya çalışıp “Ortadoğu lideri” rolünü ite kaka sürdürmeye çalışacak, bir yandan da Amerika’ya sallayarak naylon anti-emperyalizm ile yerel seçim çalışmalarına yatırım yapacak.

Ancak, birincisi kısa vadeli, ikincisi daha kısa vadeli çıkarlarını parlatmaktan başka işe yaramayacak bu “kozlar”, orta ve uzun vadede Erdoğan’ın elinde patlar.

Daha önce Suriye’de kimyasal silah kullanıldığı iddiasıyla dünyayı ayağa kaldırıp, saatler içinde havası kaçan bir balon gibi pörsüyen planın CNN International’den nasıl pazarlandığı dün gibi hafızalardayken, Erdoğan’ın bugün yapacağı açıklamalara bu kadar önem atfedilmesi de, bu açıklamaların Erdoğan için elde edilmiş büyük bir koz olarak değerlendirilmesi de beni çok şaşırtıyor doğrusu. Kaşıkçı olayı, sanıldığı gibi Erdoğan’ın elinde bir koz değil, en başından net bir tavır koyamamak acziyetini gösterdiği için şimdi eline tutuşturulmuş bir kısa çöptür!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here