Gazete REDSizi güneş koruyacak, ama…

Sizi güneş koruyacak, ama…

Koronavirüsten korunmak, bağışıklık sistemini güçlendirmek için en önemli tedbirlerden biri D vitamini ve bunu güneşten karşılayabilirsiniz… Birkaç şartla… Dikkat etmeniz gereken çok önemli noktalar var…

  • T. AKMAN

Güneş temel varlık sebebimiz; kısaca güneş yoksa biz de yokuz. Bu nedenle insanlığın ilk tanrılarından biri güneştir.

Ancak güneş yaşam kaynağımız olsa da iyi dostumuz değil. Zira güneşin ışınları, özellikle yaz aylarında insana oldukça zararlı ve “sağlıklı bronzlaşma” diye bir şey mümkün değil.

Çok azı karar, fazlası zarar düsturuna en iyi örnek diyebileceğimiz güneş, doğru yararlanıldığında hayat kurtarır, yanlış kullanıldığında da etkisi tam ters olabilir.

Geçenlerde 5G radyasyonunu incelerken “X-ışınları ve gama ışınları gibi morötesinin de üzerindeki yüksek frekanslı radyasyon türü ise iyonlaştırıcıdır, yani elektronları yörüngelerinden çıkartıp (iyonize ederek) atomun yapısını bozmaya yetecek kadar enerji taşırlar. Bu tür radyasyona aşırı maruz kalmak insan sağlığı için oldukça zararlıdır ve zamanla düşük ancak kalıcı maruziyet bile hücrelerinizi mutasyona uğratabileceğinden kanser riskinizi önemli ölçüde artırabilir. Keza en zararlı ışıma da güneş kaynaklıdır; güneş hiç de masum değildir, dostunuz değildir. Plajda bütün gün güneş altında, gözde gözlük, elde telefon konuşmak bir insanın kendisine yapabileceği en büyük kötülüklerden biri olabilir” demiştik ya, bunu biraz açmaya çalışalım.

Doğrudan alınan güneş ışığı, yüzde 46 görünür ışık, yüzde 47 InfraRuj (IR–kızılötesi) ve yüzde 7 UltraViyole (UV–morötesi) ışınlarından oluşur.

Morötesi dalga boyundaki ışınlar, bilinen en önemli kanserojenlerden biridir. Gözlerimiz 700-400 nanometre (nm) dalgaboyundaki ışığı görebilir.

UV ışınları ise gözle görülmeyen, dalga boyu 400 ile 100 nm arasında değişen ışınlardır.

IŞINLARIN ÖZELLİKLERİ

Bu değer aralığında dalga boylarına göre Ultraviyole-A (UVA; 400-315 nm), Ultraviyole-B (UVB; 315-280 nm) ve Ultraviyole-C (UVC; 280-100 nm) olarak sınıflandırılır; UVA da ayrıca kendi içerisinde UVA-I ve UVA-II olarak ikiye ayrılır.

UVB’nin önemli bir kısmı ile en tehlikeli dalga boyundaki ışın olan UVC atmosferde hayati önem taşıyan ozon tabakasında emilir. Bize ulaşan ışınların yaklaşık yüzde 95’i UVA, yüzde 5’i de UVB ışınlarıdır.

UVC şu anda virüs ve bakterilere karşı bankalarda paraların temizlenmesinde, su havuzlarının dezenfekte edilmesinde ya da laboratuvarlar ve hastanelerde bir sterilizasyon yöntemi olarak kullanılsa da bu da ülkemizde biraz yanlış anlaşılan bir konu.

Ben ne yazık ki açık ortamda UVC ampul kullanımına en beklemediğim insanların muayenehanelerinde de şahit oldum.

UVC sterilizasyonu insandan uzakta kapalı sistemlerde yapılmalıdır. UVC lambalarına kesinlikle bakılmaması, altında durulmaması ve vücudun hiçbir kısmının bu lambaların etki alanına yaklaşmaması gerekir.

Bu ışınların bakterileri öldürmeye yetmeyecek derece zayıflıktaki bir miktarı dahi insanın genetik yapısına zarar verebilir ve her tür kanseri tetikleyebilir.

Ancak doğru kullanımı da hayatı çok kolaylaştırabilir: Çin’de belediye otobüsleri her gece UVC odalarına alınarak robotlar tarafından temizleniyor.

Marketlerde kasanın çıkışına kurulacak bir kapalı bant UVC sistemi ile tüm aldığımız ürünleri çıkışta o banttan geçirmemiz, daha sonra arabada, evde sterilizasyon vb. ile uğraşma sıkıntılarını giderebilir.

Bulutlardan ve camlardan geçebilen UVA, cildin derin tabakalarına nüfuz eder, ancak daha geniş dalga boyunda olması nedeni ile, yüksek dozlara maruz kalmadıkça, kızarıklık yapmaz ve UVB’den daha az kanserojendir (ancak nihayetinde kanserojendir, yani bay bay solaryum).

Epidermis adıyla bilinen cildin en üst tabakasında, cilde mekanik direnç kazandıran keratin miktarı yüksektir. Dermis adıyla bilinen orta cilt tabakası ise daha kalındır ve yapısında sinirler, kan damarları, cildin sıkı ve gergin olmasını sağlayan kolajen ve cilde esneklik kazandıran elastin proteinleri bulunur.

Daha önce masum olduğu düşünülen UVA, tam aksine genetik yapıya etkilerinin yanı sıra dermise ulaşabilmesi nedeni ile elastinin yenilenmesini engelleyip kolajeni parçalayarak cildin esnekliğini kaybetmesine, ölü hücrelerin atılmasını yavaşlatarak, cildin sertleşmesine ve kırışmasına sebep oluyor.

20 yaşından itibaren her yıl yüzde 1 oranındaki kolajen kaybını hızlandırmanın çok iyi bir yöntemi UVA ışınlarına, yani güneşe maruz kalmaktır. UVA’dan on bin kata kadar daha zararlı olan, doğrudan DNA’yı hedefleyen, ekvatora yaklaştıkça ve yaz aylarında şiddetlenen, ancak bulutlardan ve camlardan geçemeyen UVB ışınları, epidermise sert etkilerinden dolayı güneş yanıkları, su toplamaları, soyulmalar ve güneş lekelerinin ana sebebidir.

Ciltteki antioksidanların etkisini yok ederek hücre yenilenmesine zarar verir, derinin bağışıklık sistemini baskılar, güneş yanıklarına yol açar, cildi yaşlandırır, vücudun bağışıklık sistemini zayıflatabilir; sonuçta yılda 2-3 milyon kişiyi etkileyen ve 66 bin kişiyi öldüren cilt kanserine kadar gidebilecek hastalıklara sebep olabilir.

Peki muhteşem bedenimizin güneşin zararına karşı tepkisi nedir? Bronzlaşmak; yani melanosit adlı hücrelerden melanin pigmentinin yapımı ile cildin kendini koruma amaçlı koyulaşmasıdır.

Yani sizi gerçekte bronzlaştıran güneş, güneş yağları, bronzlaşma kremleri ya da solaryum değil, bağışıklık sisteminiz.

“Sağlıklı bir bronzluk” bu nedenle tümüyle kendi içinde tezata düşen bir tanımdır, çünkü bronzlaşmak aslında cildin zarar görüp, kendini korumaya aldığının en net göstergesidir.

UV’ye ilk yanıt olan cildin koyulaşması sonraki UV maruziyetine karşı kısmi koruma sağlarken, UV’nin neden olacağı DNA hasarı ve kanser gelişimi için koruma sağlamaz.

Bu nedenle UV ışınlarından korunmak hayati önemdedir.

GÜNEŞLE NASIL İLİŞKİ KURMALI?

Özellikle güneşin en yoğun olduğu zamanlarda (saat 11:00-15.00; mümkünse 10:00-16:00 arası) vücudun çıplak ve korunmasız bölümlerinin doğrudan güneş almasından kesinlikle kaçınmak gerekir.

En az SPF30 faktörlü, UVA ve UVB koruyucu kremler eşliğinde dahi olsa güneşe çıkarken şapka kullanmak en gerekli tedbirler arasında yer alır.

Güneşin zararlarından bahsederken, genelde cilt üzerinde oluşturduğu hasarlardan söz edilir ancak gözler de güneşin tehdidi altındadır.

Güneş ışınları, gözde katarakt oluşmasına ve retina ile kornea bozukluklarından başlayıp körlüğe kadar gidebilecek birçok göz hasarına sebep olabilir.

Bu nedenle güneşe çıkarken UVA ve UVB filtreli (UV400 ile ifade edilir) güneş gözlükleri kullanmak gereklidir.

Ancak tam bu noktada bir Catch-22 durumu ile karşı karşıya kalıyoruz. Bağışıklık sistemimizin devreye girip melanin üretmeye başlaması için gözün de UV ışınlarını algılaması gerekir (bu mekanizması genetik olarak kırılmış insanlara zenci diyoruz); ancak gözlerimizi gözlükle korumaya aldığımızda, eğer üzerimizde koruyucu krem yoksa, bu durumda vücudumuzda güneşe maruz kalan her yer hiçbir koruma olmadan “kızarmaya” başlar, yani güneş bizi hiç korumasız yakar ve bronzlaşma yaşanmaz, yanma, kızarıklık ve su toplama gibi sonuçları olan çok tehlikeli bir süreç başlar.

Ölü deri renklenmesi ile bir bronzluk gözlense de bu yaşayabileceğiniz en kötü senaryodur.

Güneşin altında kaldıysanız ve üzerinizde bir koruma yoksa, melasonitlerin tetiklenmesi için en azından beş dakikada bir, bir dakikalığına güneş gözlüklerinizi çıkartıp bronzlaşma sağlayabilirsiniz. Gözlük gözünüzden çıkmadığı sürece bronzlaşamazsınız, sadece kızartma olursunuz.

Dolayısı ile en iyi öneri gündüz doğrudan güneş altına çıkmamak, gölgede kalmak, güneş altına çıkmadıkça güneş gözlüğü kullanmamak, doğrudan güneş altındayken de kremsiz kalmamak (SPF30, +UVA, her saat 3ml sürülecek) ve en önemlisi bol bol su içmek…

Öte yandan güneş, CoVID-19 ile mücadelemizde bağışıklık sisteminin güçlenmesi ve psikolojik sağlığımızı korumak için de bir anahtar.

Güneş ışığından sentezlediğimiz D vitamini iskelet sistemini güçlendirirken; romatizmal hastalıklar, iltihaplanma, osteoporoz gibi hastalıkların tedavisinde de etkin rol oynar.

Güneş ışığı ayrıca, kalsiyum emilimini arttırır, enerji verir, depresyon ve stresin azaltılmasına yardımcı olur.

VİTAMİNLERİ DOĞRU ALMAK

Güneş bu nedenlerle, özellikle risk grubu kabul edilen +65 için hayati önem taşımaktadır. Gıda ve takviyelerle alınan D vitamini asla güneşin yerini tutmayacaktır.

5 bardak sütün sağlayacağı D vitamini için, bizim coğrafyamızda bu mevsimde sadece 1 dakika güneş almak yeterlidir.

Haftada iki defa 5 (yazın) ila 30 (kışın) dakika kadar kol ve bacaklar açık olarak güneşte kalmak günlük D vitamini ihtiyacının tümünü karşılar.

Psikolojik olumlu etkisi de cabası.

Hazır tavsiyelere başlamışken yazın güneşin zararlı etkilerini dengelemek ve bronzlaşacaksanız destek amaçlı üç vitamin öne çıkıyor: Beta-karoten, likopen ve E vitamini.

Beta-karoten için turuncu her şeyi, mesela bol havuç ve kayısı tüketmek yeterli. Tatlı patates, ıspanak, balkabağı, kavun, kırmızı/turuncu biber ve brokoli de iyi kaynaklardandır.

E vitaminini koyu yeşil yapraklı sebzelerden (ıspanak ve brokoli iki taşla bir kuş), badem, ay çekirdeği, kabak çekirdeği, fındık, ceviz gibi kuruyemişlerden ve sıvı yağlardan alınabilir.

Likopen ise en ideal domatesten alınıyor ancak faydası için domatesi çiğ yemek değil pişmiş, salça, püre, domates suyu vb. olarak tüketmek gerekiyor.

Alternatif kaynaklar guava, karpuz, pembe greyfurt, kırmızı lahana ile iyi birer beta-karoten kaynağı da olan papaya, kaki (Trabzon hurması), mango ve kırmızı dolmalık biber.

Bunları her gün az miktarda da olsa tüketmeye gayret edin.

Vitaminlerinizi haplardan almaya çalışmamanızı öneririm; zira bu kadar büyük bir pazarı olmasına karşın destek vitaminlerinin hemen hiçbir faydası olmadığı ve doğal vitaminlerin yerini tutamayacağı defalarca kanıtlandı.

Doğaya dönelim, iyi beslenelim; güneşe dönelim, iyi hissedelim. Ancak güneşten yararlanmak isterken de tedbirleri elden bırakmayalım.

“Less is more.” – Ludwig Mies van der Rohe

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,152BeğenenlerBeğen
17,017TakipçilerTakip Et
1,360AboneAbone Ol