‘Sapiens’in kalıbı üzerine…

Sonradan yaratılmış devletlerin adının ‘ırk’la tanımlanması, ve devletleri simgeleyen bayrak, toprak, ezan, çan, marş, sınırlar, tel örgüler, mayınlar, gümrükler, dış hat terminalleri, pasaportlar ve VIP salonları… Bunlar hep kültür…

  • MEHMET GEVGER

İnsanlık söz konusu olduğunda tarihsel olarak, şu düşünüş yöntemi evrelerinden geçildiği kabul edilir: İlkel Düşünüş, Sihirsel Düşünüş, Mitsel Düşünüş, Dinsel Düşünüş, Mantıksal Düşünüş -bu düşünüş yöntemini ben kullandım- ve özellikle geriye dönük son 300-400 yıllık bir sürede etkili olmuş ve zamanımızı şekillendiren Bilimsel Düşünüş.

Bu bilimsel düşünüş yönteminin etkisiyle, ortak bir dil ve ortak algı için, kendilerine bilim insanı denilenler tarafından oluşturulmuş, diğer kavramların dışında konumuzla bağlantılı olan iki kavram (Terminoloji) ise: Antroposen ve Kültürdür.

1. Antroposen;

Bilimsel Düşünüş çağında, başlangıç tarihinin ne olduğu tartışılan, insan kelimesiyle de bağlantılı olarak, insanlığın doğaya baskın olduğu anlamında, özellikle geriye dönük son 300-400 yıllık zamanı tanımlayan bir kelimedir.

2. Kültür;

Bundan yaklaşık 11.000 yıl önce, Mezopotamya’da Bereketli Hilal denen yerde, insanoğlu, doğada yetişen buğdayı alır, toprağa gömer ve üzerini kapatır. Yapılan bu işlem, Antroposen denilen Bilimsel Düşünüş çağında, terminolojik yöntemle insanlığın bilinciyle doğaya müdahale ettiği her şeyi; yarattığı aleti, yarattığı değeri ve bu değeri kullanma şeklini tanımlayan bir kelimedir. Popüler kültür ise, belli bir zaman diliminde geçerli olan, baskın olan kültürdür.

Kavram açısından, neyin kültür neyin kültür olmadığını tanımlamak için, uzak tarihleri de kapsayacak şekilde tarihe, farklı coğrafyalara, farklı canlılara, farklı türlere bakılabilir; hatta alzheimer hastaları ve küçük bebekler de gözlemlenebilir.

Kültür söz konusu olduğunda, tabii ki, nitelik ve organik yapının elverdiği oranda ve sonucuna katlanmak şartıyla, bireysel ya da örgütsel bir bilinçle doğaya müdahale edilip çeşitli kombinasyonlarla sonsuz bir şekilde, alet ve değer yaratılıp bu değer kullanılabilir, ayrı konu.

Doğruluğunu yanlışlığını, iyiliğini kötülüğünü, ideal oluşunu ideal olmayışını, faydalı oluşunu, zararı oluşunu gözardı ederek, aslında doğada var olmayıp, sonradan yaratılarak günümüzü şekillendirmiş olan birkaç tane spesifik kültüre atıfta bulunursak:

  • Yüzük, nişan, düğün, düğünlerdeki halaylar, müzisyenlerin alnına, yüzüne, ağzının içine yapıştırılan paralar, yüz görümlüğü, takılar ve nice sayamadığımız şeyler dahil evlilik,
  • Endokrinolojik açıdan bakarsak eğer, aşk bir kültür değil, fakat, aşk uğruna yazılan şiirler, destanlar, romanlar, aşılan çöller, delinen dağlar, içilen biralar, sahilde gitarla söylenen Akdeniz Akşamları, tercih edilen intihar şekilleri, ilan edilen savaşlar,
  • Üretim araçları ile ilgili yaratılan alet, değer, kullanım şekli ve bunların mülkiyet konusu da kültürdür,

(Fakat üretim araçlarıyla ilgili yaratılan kültürün içerisinde tanımlanan ve adına ‘kapitalizm’ denen kültür ise, dünya tarihinde yaratılmış, mükemmel değil, mükemmel ötesi bir kültürdür. Çünkü ister sonradan yaratılmış kültürle ilgili, isterse de bütün kültürlerden bağımsız olan, yaşamak için gerekli zorunlu ihtiyacını, doğal ihtiyacını, lüks ihtiyacını, büyük bir toplumun varlığını korumak söz konusu olduğunda bile gerekli olan ihtiyacı karşılaman gerektiğinde, bunun karşılığında sen -yine sonradan yaratılmış kültürün etkisiyle ‘değişim değeri’ dediğimiz- para ya da parayla ölçülebilen bir değer veriyorsun. Parayla ölçülemeyen bir değer yine olmaz.

Bu yüzden, teşekkür etmene, vefa borcuna, bir hatıra, samimiyetle söylenmiş güzel bir söze, bir güler yüze, belki de zerre kadar dahi olsa içinde bulundurduğun güzel duygunu vermene gerek yok. Parayı ödedikten sonra, istersen küfür et, istersen yüzüne tükür, ama parayı öde. İster taksitle öde, ister peşin öde, ister kredi kartıyla, ister 36 ay vade ile. Karşılığında parayla ölçülebilecek bir ipotek versen de olur.)

  • 12.000 yıl önce, Göbeklitepe’de başladığı düşünülen ve antroposen çağın etkisiyle terminolojik! olarak adına teoloji dediğimiz Din,
  • Göçebe hayattan yerleşik hayata geçiş ve bunun sonucu olarak tarım toplumuna geçiş de sonradan yaratılmış bir kültürdür.

-Fakat göçebe hayattan tarım toplumuna geçtikten sonra toprağa bağlı yaşamın bir sonucu olan diş çürümeleri, miyop hastalığı ve toprağa bağlı yaşamanın sonucu oluşmuş hastalıklar sonradan yaratılmış kültürün bir sonucu olsa da kültür değildir.

  • Günümüzden yaklaşık 6.000-7.000 yıl önce, yerleşik hayata geçişle başladığı düşünülen, İngilizce olarak civilization dediğimiz medeniyet ve yerleşik hayata geçtikten sonra başlamış olan şehirleşmenin bir sonucu olarak doğmuş olan devlet ve devlet yönetim şekilleri,
  • Aradan 4.000-5.000 yıl geçtikten sonra, Mısır’da, tarım ürünlerinin sulanmasıyla ilgili, Nil Nehri’nin sularının paylaşımı konusunda çıkan sorunu çözmek için, bir Din adamının sulardan faydalanan insanları aynı dili konuşan, aynı ortak değere sahip, aynı kültüre sahip insanları birbirinden ayırmak suretiyle uluslara böldüğü için, ulus kültürü de sonradan yaratılmış bir kültürdür. (Gazi Mustafa Kemal Atatürk e de selam olsun)
  • Zamanımızdan yaklaşık 3.000 yıl öncesine kadar, anlam olarak günümüz ‘Cumhuriyet Savcılığı Makamı’ gibi bir anlamı ifade etmek için kullanılırken, yine aynı tarihlerde, sonradan yaratılmış bir kültür olan iyilik-kötülük (Dualizm) kültürünün etkisiyle, kendisine kötülük anlamı yüklenen Şeytan da,
  • Yine antropesen çağın etkisiyle kendi kendilerine Homo adını verip, tarihsel olarak Homo Erektus, Homo Habilis ve en sonunda da “Akıllı İnsan” demek olan Homo Sapiens adını veren insanlar, kendi kendisinin -hatta doğadaki diğer canlıların- biyolojik özelliklerini sınıflandırıp, türlere ayırmak suretiyle tanımladığı ırk da,
  • Sonradan yaratılmış devletlerin adının ‘ırk’la tanımlanması, ve devletleri simgeleyen bayrak, toprak, ezan, çan, marş, sınırlar, tel örgüler, mayınlar, gümrükler, dış hat terminalleri, pasaportlar ve VIP salonları da,
  • Yine Homo Sapiens‘in, sınıflandırma metodunu kullanarak sınıflandırdığı zeka da,
  • Evrimsel biyoloji açısından üremek, çoğalmak, ya da üremenin yöntemi bir kültür değil, fakat, bu amaca hizmet etmek için edinilen servet, iktidar ve kaynağa ulaşıp bunları kullanma yöntemleri, yapılan sanat ve “Sanat, sanat için midir? Sanat, toplum için midir?” şeklinde polemik ve bunları başardığını, başarabileceğini karşı cinse ispat etmek için alınan alkol, uyuşturucu, ve ilaçlar, içilen sigara ve rakılar, dinlenen arabeskler,
  • Balta, balta ile yaratılan değer ve bu değerin kullanılış şekli de sonradan yaratılmış bir kültürdür.

Fakat, popüler kültür söz konusu olduğunda;

Baltanın popülerliğinin yanında, sonradan yaratılmış kültürler olan, evliliğin, aşk için yapılanların, üretim araçlarının mülkiyetinin, kapitalizmin, komünizmin, dinin, yerleşik hayata geçişin, tarım toplumuna geçişin, toprağa bağlı yaşamanın sonuçlarının, medeniyetin, devletin, ulus devletin, iyiliğin-kötülüğün, şeytanın, ırkın, simgelerin, zekanın, rakının, arabeskin popülerliği, bir hiç bile değildir. “Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır” diyen Ahmed Arif’e atfen; Şeytan’ın ‘dünkü çocuk’ olması gibi, zamanımızı şekillendirmiş olan bu kültürler de ‘dünkü çocuk sayılır’

Herhangi bir zaman diliminde dahi olsa, sonradan yaratılmış, hâlâ yaratılan ve sonsuz bir şekilde yaratılacak olan bu kültürlere bakıldığında, bu kültürleri yaratan birey ya da örgütün bir model, form diyebileceğimiz, “Bir doğruyu kabul edersen, diğerinin de zorunlulukla bu doğrudan ortaya çıkışı” şeklinde de tanımlanan Mantıksal Düşünüş yöntemini kullandığını görürüz ve buna ‘kalıp‘ da diyebiliriz. Dolayısıyla, başlangıcı bilinmese de, tarih boyunca yaratılmış olan bu kültürler, önceden yaratılıp kabul görmüş mantığın, modelin, formun yani bir kalıbın üzerinden yaratılmıştır.

Bu durum şunlardan da anlaşılmaktadır:

  • Tarih içerisinde yapılan her yeniliğin geçmiş tecrübelerden -kalıplardan- faydalanılarak yapıldığından,
  • Özellikle, zamanımız ‘popüler kültür’ünün şekillenmesinde büyük katkısı olan ‘simyacı’ ve bütün çalışmalarını simya için yapan -yine sonradan yaratılmış kelimelerle ifade edersek- bencil, yalancı, kaprisli, intihalci, ahlaksız, ‘Kalkülüs Homo Sapiens’ Isaac Newton’un “Eğer daha uzağı görebiliyorsam bu, benden önceki devlerin omuzlarında durduğum içindir” sözündeki, kendinden önceki devlerin ‘kalıbı’ üzerinden ileriyi görebildiğinden ya da kendisi de yine klasik bir Homo Sapiens olup tıpkı Isaac Newton’dan farkı olmayan ‘izafi’ Albert Einstein’ın, Isaac Newton’nun kalıbı üzerinden zamanımız popüler kültürünü şekillendirdiği gibi,
  • İhtiyarlara verilen değerin geçmiş tecrübelerinin -kalıplarının- faydasından dolayı oluşundan,
  • Zamanımızda, yapılan her davranışın altında, geçmişte yaratılıp, bilerek ya da bilmeyerek kabul edilmiş bir kültürün, bir kalıbın olduğundan anlaşılmaktadır.

Yoksa gerçeğinde hiç var olmamış Şeytan’ın, bu kadar Homo Sapiens‘in kalıbında ne işi var? Ya da Galileo sonrası ‘dünya dönüyor’ kalıbının ya da Freud sonrası ‘ego’ kalıbının, Homo Sapiens‘in kalıbına girmesi gibi…

Basitçe, kurgusal olarak şu senaryodan da gidersek eğer: Bir yangın var. Sensörler vasıtasıyla ya da Newton ve Einstein’in ‘sayesinde’ uydudan alınan sinyallerle yangın olduğu tespit edildi. Cep telefonuyla ya da otomasyon sistemleriyle itfaiye uyarıldı. Yine sonradan yaratılmış bir kültür olan yönetim şekline göre organize olmuş itfaiye ve elemanları araçlarına binerek, içerisinde çeşitli kimyasallar bulunan sularla yangına müdahale etti ve söndürdü.

Yangın tespit edilip, müdahale edilip söndürülünceye kadarki sürece baktığımızda, yapılan bu işlemin “İnsanlığın bilinciyle doğaya müdahale ederek yarattığı aletlerle, değerlerle ve bu değeri kullanım şekliyle” yapıldığını görürüz. Ve bütün bunlar da uzak geçmişin tecrübeleri üzerine kurulmuştur.

(İyi de, yangın niye çıktı, sebebi ne?! Aslında ben biliyorum.)

Dualizmin çıktığı coğrafyada ticaret yapan insanlar, dualizm kültürünün etkisiyle Tanrı-Kral ikilemi üzerinden akıl yürütürken, zamanımızdan yaklaşık 2.700 yıl önce İyonya’da başka ticaret yapan, farklı kültürden insanlarla karşılaştıklarında Tanrı-Kral ikileminden başka akıl yürütüş olduğunu görürler ve akıl yürütüşleri değişir. Ve yine Antroposen kültürün etkisiyle, adına Epistemoloji denen, bilim kültürünün, kalıbının temelleri de burada atılır.

İyonya’da temelleri atılan ve aradan yaklaşık 2.300 yıl geçtikten sonra özellikle kapitalist ve materyalist kalıpların üzerinden popüler olmaya başlayan epistemoloji, akıl çağı, insan aklı, bilim çağı, realizm, hümanizm, varoluşçuluk, nihilizim gibi yine sonradan yaratılmış çeşitli kültürel akımlarla popüler olmuş ve artık iyice baskın çıkmaya başlamıştır.

Öncesinde, kendi kendini, İki Ayaklı Tüysüz Hayvan, Tüysüz Geniş Tabanlı İki Ayaklı Hayvan, Düşünen Hayvan, Politik Hayvan, Ekonomik Hayvan şeklinde tanımlarken, Homo Sapiens olup Homo Sapiens olmanın verdiği bir özgüvenle, yine kendi kendine insanlık, mankind, humanism gibi isimler vermiş ve bu özgüvenle de şımarık bir şekilde kendisini merkeze almıştır.

Tıpkı Antroposen kültür öncesi etkisi devam eden dualist akıl yürütüş zamanındaki gibi; teizmin popülerliği ve baskınlığının verdiği bir özgüven ve meşrutiyetle kendi kendine Satanizmi yaratıp, karşısına alıp, Satanizm kültürünü yok sayması gibi, Antroposen çağda epistemolojinin de popülerliği ve baskınlığının verdiği bir özgüven ve meşrutiyetle teolojiyi karşısına alıp yok sayması gibi.

Din, devlet, ırk, zeka gibi, sonradan yaratılmış ve popülerliğiyle de bağlantılı olarak sahiplenilen kültürlerin ölçüm aracı olarak kullanılma özelliği gibi, epistemoloji de artık bir ölçüm aracı olmuştur.

Tıpkı Hitler’in kültürünü ırkıyla ölçmesi, ahlakın dinle ölçülmesi, farklı bir ülkede yapılan ve faydalı olduğu düşünülen bir buluşun kendi ülkesiyle ölçülmesi ya da popüler olmuş başka bir kültürün zeka ile ölçülmesi gibi, Can Gürses ve Mete Atatüre’nin “Bu Ne Bilimsizliktir” diyerek bilimsel olmadığını düşündükleri konuları eleştirmek adına epistemolojiyi ölçüm aracı olarak kullanmaları gibi.

Artık Homo Sapiens epistemolojinin kendisine verdiği meşrutiyet ve bu meşrutiyetin özgüveni içerisinde doğaya müdahale ettiğini düşünür; hayvanlara acır, ama hayvanların umurunda olmaz. Doğaya acır, doğanın umurunda olmaz. Geçmiş kültürünü geleneğini korumak adına “Aslını inkar eden şerefsizdir” der, korumaya çalıştığı kültürünü geleneğini ya emperyalist kültür ezer geçer ya da kan gövdeyi götürür. Medeni olmak adına kültürel evrimi sahiplenir, organik evrim kültürel evriminin önüne geçmiştir, haberi olmaz. Yine sonradan yaratılmış bir kültürle kendini ifade etmeye çalışır, öteki kültürle kendini ifade edenler tarafından çatışır, bu sefer de doğal seçilim başlar.

Hatta öyle ki, kendi gözlemine göre Homo Erektus zamanında kültürel evriminin hızı iyi bir başlangıç yapar. Homo Habilis zamanında kültürel evriminin hızı organik evriminin hızını sollar. Homo Sapiens olup yerleşik hayata geçtikten sonra kültürel evriminin hızı organik evriminin hızını geçer. Antroposen çağda ise kültürel evrimi organik evriminin işini bitirmiş ve artık sağ şeride yanaşmıştır. Karşısına koronavirüs çıktığında ise kültürel evrimi paçadan dökülür.

Şöyle de bir ironi vardır aslında: Kültürü yaratıp biat etme özelliğinin yanında, simge ve kahraman yaratıp biat etme özelliği de olan sapiens, özellikle birinci ve ikinci dünya savaşı sonrası birbirini baya kırıp geçirdikten sonra, Antik Yunan’da tabiplik yapan Hipokrat’ın yaptığı yemini simgesel olarak kullanıp, Antroposen çağa uygun bir şekilde derleyip, toparlayıp, düzenler. Düzenledikten sonra, kendileri de bir Homo Sapiens olan tıp doktorlarına, “Homo Sapiensin sağlığını koruyacağına dair, hatta herhangi bir nedenden dolayı sağlığı koruyamama gibi bir durum söz konusu olursa, en azından zarar vermeyeceğine dair” geri dönüşü olmayan yemin ettirir.

Elimden geldiği kadar durum tespiti yapmaya çalıştığım bu yazımda, kendim söz konusu olduğunda, Homo Sapiensin kendi kendini tanımlamak için kullandığı kalıba göre herhalde ben de bir Homo Sapiensim. Fakat bundan emin değilim. Öyle de olsa bu durumu günahıyla, sevabıyla kendim seçmediğim için, Homo Sapiensin gelmiş geçmiş kalıbı ile ilgili, diğer tasarruflarım saklı kalmak kaydıyla, keşke hiç var olmasaydım. Ama, madem var oldum, -ne olduğumun önemi yok- bari Sapiens olmasaydım.

Önceki İçerikYol bitti…
Sonraki İçerik‘İsimsizler’ burada!

Son Haberler

“Ya canımızı alacaksınız, ya hakkımızı vereceksiniz!”

Karaman Ermenek’te ödenmeyen maaş ve tazminat hakları için Ankara^’ya yürüyüş başlatan maden işçilerinin direnişi büyüyor. İşçiler haykırıyor: Ölmek var, dönmek yok! RED Haber - Soma’dan...

İstanbul’da müthiş “çay keyfi”!

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) İstanbul’da pandeminin ekonomiye olan etkilerini değerlendiren bir rapor hazırladı. Veriler, ülkeyi “şirket gibi” yöneteceğini iddia eden iktidarın “çayları bile şirketten"...

İskenderun’da çatışma ve patlama

Hatay İskenderun'da kent merkezinde şüpheli iki şahıstan biri kendini patlattı, diğerinin ise polis tarafından öldürüldü. Şüphelilerin kimlikleri henüz belli değil. RED haber - İskenderun kent merkezindeki...

“Avrupa’yı dürbünle görürsünüz!..”

Avusturya ve İtalya'dan Tayyip Erdoğan'a sert tepki geldi: "Hakaret etmeden konuş, ortak dünyamızdan iyice uzaklaştınız..." RED haber - Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip...

‘Canlı bombalar’ geri mi döndü?

Hatay'ın İskenderun ilçesinde büyük bir patlama gerçekleşti. Bir 'canlı bomba'nın kendisini patlattığı öne sürülüyor. RED haber - İskenderun kent merkezindeki Fener Caddesi’nde bu akşam büyük...