Gazete RED‘Şahsı’, Marquez ve Vatan

‘Şahsı’, Marquez ve Vatan

Tek bir kavram var ama iki ayrı anlamı var. Çünkü iki sınıf var. Bu nedenle iki ayrı memleket var.

  • KEREM YILDIRIM

Gabriel Garcia Marquez’i pek severiz. Onun eserlerinde gerçek ve efsane iç içedir. Gerçeğin anlatımı efsaneyle kolaylaşır, efsane de gerçeğin parçasıdır.

Marquez ünlü eseri Yüz Yıllık Yalnızlık’ta, “İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir” diyor. Bakın yine gerçek efsaneyi, efsaneyse gerçeği doğuruyor.

Okuyalı uzun zaman olmuştu. Arada eskiden okuduğum eserlere yeniden bakıyorum. Yüz Yıllık Yalnızlık’ı karıştırırken daha önce altını çizdiğim bu cümleye takılı kaldım. İşin efsane tarafını bir kenara bırakıp asıl olana, yalnızca gerçeğe odaklanalım.

Marquez kurduğu bu cümleyle bir nevi memleket ya da vatan tanımı yapmış dersek abartı olmaz sanırım.

***

Memleket; emek verdiğimiz ve yitirdiklerimizi gömdüğümüz toprak değil midir? Yaşadığımız, hatta yaşamak zorunda olduğumuz yer değil midir? Evet, öyledir elbette. Yani en azından bizim için, alın teriyle yaşayanlar için öyledir. Memleket; yaşadığımız, emek verdiğimiz ve altında yitirdiklerimizin yattığı topraktır.

Mesela İkizdere’de, Cengiz İnşaat’ın doğayı ve toprağı mahvetme girişimine karşı direnen Karadenizli kadınlar için de böyledir. Nefes aldıkları, emek verdikleri ve yitirdiklerini gömdükleri toprakları savunuyorlar; memleketlerini savunuyorlar.

Buradan bir memleket tanımı çıkıyor ve Marquez’in tanımına benziyor.

Ancak bu memleket tanımı Cengiz İnşaat’ın sahibi Mehmet Efendi için de geçerli midir?

Kamu ihaleleriyle memleketi talan eden Mehmet Efendi’nin memleketten anladığıyla yukarıdaki memleket tanımının kesiştiği hiçbir nokta bulunmuyor.

İşte biz de tam da buradayız. Derdimiz bunun ayırımını yapabilmektir.

***

Kısa bir süre önce “şahsı” arazili ve vatanlı bir açıklama yapmıştı. Hemen hatırlatalım unutanlara:

“Toprak kan dökülmediyse vatan olmaz. Ben bunu şuna benzetiyorum. Araziyi arsaya dönüştürmek için belli bedel ödemek gerekiyor.”

Karadenizli kadınların ve Marguez’in memleket tanımından bakınca, toprağa kan dökülmesiyle araziyi arsaya dönüştürmek arasındaki ilişkiyi kurmakta zorlanıyoruz. Kan ve vatan derken bu iş nasıl oldu da arazi-arsa işine geliverdi?

“Şahsına” göre arazi tek başına bir anlam ifade etmiyor, ancak alınıp satılacak bir şeye dönüşürse anlamlı hale geliyor. Peki, bu alma-satma işiyle kan ve vatanın ne ilgisi var?

İşte “şahsının” ve Mehmet Efendi’nin memleket ya da vatan tanımı da burada devreye giriyor. Memleket; talan edebilecekleri ve istedikleri zaman satabilecekleri topraktır ya da topraklardır. On sekiz yıllık deneyimi özetliyoruz.

Selahattin Hilav Osmanlı ekonomisini talan ekonomisi olarak tanımlıyordu, dışarısı (fetih) talan edilemezse içerisi (memleket) talan edilirdi.“Şahsının” ve Mehmet Efendi’nin Osmanlı’dan aldıkları mirastır. Üretmeyi bilmezler, alın teri dökmek nedir bilmezler. Bildikleri tek iş yağma ve talandır.

Kan ve vatanın, arazi-arsa işleriyle ilişkisi de bu talancılığın dile vurmasıydı. “Dervişin fikri neyse zikri de odur” klişesiyle, “şahsı” yüzünden bir kez daha karşı karşıyayız.

***

Tek bir kavram var ama iki ayrı anlamı var.

Çünkü iki sınıf var. Bu nedenle iki ayrı memleket var.

Bir tarafta Karadenizli Kadınların alın terleriyle kurdukları memleket var, diğer taraftaysa Mehmet Efendilerin hunharca talan ettikleri memleket.

Yeri gelmişken, Çinli Marksist Pou-yu Ching, “şahsının” ve Mehmet Efendi’nin ait oldukları sınıfın “memleket” anlayışını çok sade bir biçimde ortaya koyuyor:

“Günümüzde yarı-sömürge ülkelerin burjuva sınıfları kendi servetlerine servet katmak için ülkelerinin çıkarlarını tekelci sermayeye pazarlamakta, bunun istisnaları ise gün geçtikçe azalmaktadır. Bu kesimler, kendi ülkelerinin çıkarına olacak herhangi bir iş yapmaya yanaşmamaktadır.” (Zaferden Yenilgiye, Pao-yu Ching, Çeviren: Onurcan Ülker, Patika Kitap)

Türkiye’ye ilişkin yarı-sömürge yakıştırmasını es geçersek, Pou-yu’nun tanımıyla tam uyumlu bir tabloyla karşı karşıyayız.

Belki unutanlar vardır. “Şahsının” ilk kabinelerinde Kemal Unakıtan isimli bir maliye bakanı vardı. Pou-yu’nun tanımını görünce aklıma ilk o geldi.

KİT’lerin özelleştirilmesine karşı aldıkları tepkilere “babalar gibi satarım” diye yanıt vermişti.

Gerçekten de öyle yaptılar, babalar gibi sattılar ve hâlâ satıyorlar. Çünkü onlar için memleket, babalar gibi satacakları ve talan edecekleri bir ganimetten başka bir şey değil.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,393BeğenenlerBeğen
17,560TakipçilerTakip Et
1,390AboneAbone Ol