Gazete REDSaç-Sakal-Kellik ya da kanırtma

Saç-Sakal-Kellik ya da kanırtma

“Başımda dokuz aydır bir tek saç teli bile yok, yüzümde sakal, kaşlarım bile yok… hızlı yenilenen bütün hücreler sıfırlandı. Biri bana kel dese, köse, hiç kızmam, neden kızayım?”

  • BORA ERCAN

1980’lerin ilk yıllarıydı. Türkiye’de askeri diktatörlük yönetimi kendi varlığının meşruiyeti ve inşası için her türlü yöntemi deniyordu. Bunlardan biri de saç ve sakal yasağıydı. Üniversitelerde hocalar da dahil olmak üzere saç ve sakal uzatmak yasaklanmıştı.

Devlet, Foucault’nun kavramsallaştırmasıyla bir tür biyolojik iktidar uyguluyordu.

O dönemki akademisyen kıyımı 1402 sayılı yasayla yapılırken sakalını kesmeye direnen hocalar da okullarından istifa etmek durumunda kalmıştı. Anımsatmakta yarar var: Liselere zorunlu din dersleri ve milli güvenlik dersleri o dönemlerde konmuştu, yine üniversitelerde inkılap tarihi, beden eğitimi gibi dersler başlaması da yine o döneme geldi.

Başlı başına bir toplum mühendisliğidir bu uygulamalar. Tek kanallı televizyon ve radyo yayınlarında en sık tekrarlanan haberse Marksist-Leninist bir örgütün üyelerinin yakalandığına dairdir. Elbette o dönem atılan tohumların filizlenmesi çok geç olmadı. Örneğin bankaların, okulların önüne özel güvenlik konulması da o dönemlere denk gelir. Bugünkü bekçi uygulamasına da bu açıdan bakılabilir.

Kısacası, bugün varını yoğunu güvenlik sektörüne harcayan bir devlet ve toplumun yaratılmasının ivmesi o zamanlardır.

KAFAYI KAZITMAK

82-83 yılları olmalıydı. Lisede malum saç, sakal yasaktı. Sakal pek çıkmıyordu, bütün erkeklerin derdi gücü saçtı. Tabii okul kapısındaki kontrolden geçebilmek şartıyla. Duran Duran müzik grubunun kabarık saçlı yakışıklı erkekleri kızlardan çok bizim ilgimizdi. Ayna karşısında bakış, ifade bile çalışıldığı vakiydi çünkü o dönem biraz platonik biraz romantik aşklar dönemiydi. Bugün lügatten kalkmış olan bir söz olan ‘kesik atmak’ ciddi bir işti. Genç kadınların durumu maalesef zordu. Zaten mahalle ortamındasın, herkes birbirini az çok tanıyor, hem onlar kendilerini sakınmak zorundaydılar hem de biz. Kızın abisinden ya da kızın bile haberinin olmadığı platonik bir sevgilisinden dayak yeme olasılığı vardı. Adını hiç duymadığım bir kız yüzünden üç kişinin bir gece bana saldırdığı kişisel tarihimde kayıtlı. Bu nedenle, Karşıyaka’dan Alsancak’a gitmek, gözden ırak olmak yani, orada bir çay içmek en önemli sosyal aktivitelerden biriydi.

Bir bahar günü, Lise 3’ten 20-25 kişilik bir grup o güzelim James Dean, John Travolta saçları yüzünden okul kapısında döndürülmüştü. Örgütlü bir şekilde berbere giden bu grubun hepsi saçlarını neredeyse sıfıra vurdurmuştu. Hayatımda tanık olduğum ve unutamadığım ilk anarşist sivil itaatsizlik eylemiydi bu. Abilere saygımız on kat artmıştı, okul yönetimi ise ne yapacağını bilemez duruma düşmüştü. Yalnız tabii başlarına başka bir dert daha açılabilirdi arkadaşların, o da asker kaçağı muamelesi görmek! Neyse onu da okul kimlikleriyle hallettiler sanıyorum.

Liseyi bitirmenin benim için tek bir anlamı vardı: Özgürlük! Hesapta en özgür üniversiteyi seçmiştim, ama orada da jandarmanın dipçiği, sivil polisin nefesi tepemizden hiç eksik olmadı. Hâlâ süren özgürlük sevdamız, mücadelemiz bundandır. Şimdi gençlerin saç sakal sorunları yok, en azından artı bir denebilir mi buna, bilemiyorum çünkü John Lennon saçlarını, sakallarını protesto için uzatıyordu, bunu daha sonra çiçek çocukları takip etti. Günümüz alternatifin, karşı çıkışın modalaşmasını, sıradanlaşmasını pompalarken içeriği de tamamen boşaltarak her şeyi ne yazık ki sadece görüntüye indirgiyor. Bugün, sivil itaatsizlik araçları olarak elde açlık grevleri ve kısmen sosyal medya var, fakat o da her taraftan kısıtlı.

Yıl seksen sonları, Ankara’da bir barda dostlarımız müzik yapıyor. Kaan Bahadır’ın gitarıyla söylediği o harika melodili şarkı bugün hala daha hafızamda: ‘aman kel canım kel lütfen kendine gel / masa üstünde yemekler boyuna yiyor inekler / biz burada aç bekler yiyin eşekoğlu eşekler’. Tabii burada kellik fiziksel bir durumdan öte bir tür kelle yani kafa durumuna işaret eder. Nitekim, kel kelimesi, sıfatı saçsızlığı değil de daha çok 1400’lü yıllardaki kullanımıyla çoraklığın, kuruluğun ifadesidir benim için.

Şöyle ki, siyasi ve ekonomik iktidarı elinde tutanların ezici çoğunluğunun empati yoksunu, duygusuz, duyarsız kişiler olmaları nedeniyle, kafalarının dışının değil de içinin çölleştiği, kelleştiği, bu nedenle Anadolu’yu, dünyayı kolaylıkla çölleştirebildikleri söylenebilir. Bu çölleşme sadece doğaya karşı değil, yasaklanan konserler, şenlikler, yürüyüşler, festivaller, kitaplar, internet siteleri de kültürel, düşünsel çoraklaşmayı beraberinde getirir. Başımda dokuz aydır bir tek saç teli bile yok, yüzümde sakal, kaşlarım bile yok… hızlı yenilenen bütün hücreler sıfırlandı. Biri bana kel dese, köse, hiç kızmam, neden kızayım? Tüm derdim bol bol edebiyat, felsefe okuyup, kafamın içindeki akarsuları canlandırmak, kızıl çam ormanlarını çoğaltmak, bahar kokulu çiçekler ekmek.

SEN ARTIK BİZİM MALIMIZSIN

Antimilitarist başka bir deyişle savaş ve şiddet karşıtı olduğum için uzun süre askere gitmedim, insanın vatanına başka türlü hizmet edebilirliği de olmalıydı, her Türk asker doğmazdı, ama hayat koşulları daha fazla askerden kaçmama izin vermedi. Askerlikten bir fotoğrafım, bir anım, bir tek arkadaşım bile yok! Askere gitmeden bir gün önce saçlarımı kestirmiştim, ama kışlaya girer girmez saç kesme makinasını herkes gibi benim de başıma dayadılar, kollarımıza da ne olduğu açıklanmayan bir aşı vuruldu. Bunun derin bir anlamı vardı: Sen artık bizim malımızsın. Bu da yine, Foucault’dan devam edersek, başlı başına bir biyopolitikadır. Askeri hukukta yer alan ‘savaş zamanı intihara teşebbüs etmenin cezasının ölüm olması’ binlerce yıldır çözülemeyen ünlü ‘yalancı paradoksu’ gibi yıllardır zihnimin bir köşesinde durur. Hepiniz yalancı paradoksunu anımsarsınız: ‘Giritli bir bilgin bütün Giritliler yalan söyler’.

Yüz de beden gibi, giysiler gibi bir simgesel dil, hatta çok daha etkili bir dil. Eski dönemlerde ya da hâlâ Doğu ülkelerinde, geleneksel toplumlarda insanların ait oldukları etnik ve dinsel gruplar, onların giyimlerinden, saç ve sakal biçimlerinden kolayca anlaşılır. Sarıklı sakallı Sikhler, saçları kazılı ama tam başın tepesinde bir tutam bırakan Krişna inananları vs… Bunun bizdeki versiyonuysa badem bıyık olabilir…

Tabii herkesin kendince anlaşılabilir bir nedeni vardır. Orhan Veli’nin de dediği gibi ‘ağız var, kulak var ama hepsi başka biçimde’dir. Bütün bu simgeselliğin çok ötesinde var olan bir şey daha var, o da ifade! İnsanın gözlerinin içi. Biz aslında başkalarını saç sakal biçimleriyle, giyimleriyle değil ifadeleriyle değerlendiriyoruz. Birini sevme ya da sevmeme nedenimiz esasen bu. Zira ifade, söylem ve eylemle birebir uyum içindedir. Birbirinden ayrılmaz.

TOPLUMLA DİDİŞMEK

Kanırtmak kelimesiyse Türkçenin en ilginç kelimelerinden biri. Vida yuvasının dişlilerine tam olarak oturmaz. Onu yuvaya zarar vererek kaba güçle çekip alırsınız ya da dişleri zorlayarak yerleştirmeye çalışırsınız. Yıldız tornavidayı vidaya yerleştirip saat yönünde döndürmek yerine çekiçle vurursunuz. Yani öyle tıkır tıkır işlemez düzenek, yağ gibi kaymaz. Kanırta kanırta bir ilişki sürer. Kanal İstanbul kanırtmaya örnektir. Taksimin bir mayısa, kadınlar gününe ve LGBTİ’ye kapalı olması da başka türlü nasıl açıklanır.

Toplumuyla bu kadar didişen devlet sayısı artık dünyada azaldı. Oysa devletin bu kadar kararlı, inatçı, korkusuz vatandaşlara sahip olması onun için büyük bir zenginlik değil mi? Ülkedeki adalet sisteminin de eğitim sistemi gibi kanırtma üzerine kurulu olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız. Misal, kel kelimesi bir dava açılması için yeterli görülebilir. Ya da o kadar çok dava vardır ki dünyanın en büyük adliyesini de açsanız, dünyanın en büyük simitçisinde olduğu gibi ona ‘saray’ unvanını da verseniz. İflas eden simit sarayı gibi adalet sarayı gibi iflas etmeye bu nedenle mahkumdur. Kanırtmasız ve kafanın içinde ya da dışında rastalı günlerin özlemiyle…

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,155BeğenenlerBeğen
17,030TakipçilerTakip Et
1,360AboneAbone Ol