Gazete REDRuhunu Şeytan’a teslim etmek…

Ruhunu Şeytan’a teslim etmek…

Bizim memleketin halini en iyi izah eden tablo, sanırım Salvador Dali’nin ‘La Tentación de San Antonio’ eseridir. Adını ‘Aziz Antonio’nun Baştan Çıkarılması’ diye çevirebileceğimiz bu tabloda günaha teslim olmamaya çalışan çıplak ‘Aziz’in haç çıkardığı ‘gulyabani’lere benzer tipler dolaşıyor her yerde.

  • HAKAN GÜLSEVEN

‘Dindarlık’ yayılırken fuhuş ve tecavüz artıyor, tarikatlar güçlenirken uyuşturucu yaygınlaşıyor, dinci iktidar kudretini takviye ederken hırsızlık ve gasp topluma egemen hale geliyor. Bir sel baskını gibi, din, tecavüz, uyuşturucu ve hırsızlık tuhaf bir karmaşa halinde hep beraber sokağa doluşuveriyor…

YÖN’ün bu ilk sayısı için Can benden bir ‘medya yazısı’ yazmamı isteyince, ilk aklıma gelen şeyin bu tablo olması tesadüf değil. Zira, uzun süre Franko’nun dalkavukluğunu yapmış olan Salvador Dali’nin ‘La Tentación de San Antonio’ eseri sokağa doluşan tuhaf karmaşayı güzel betimlemekle kalmıyor, en çok medyaya yakışıyor.

Şöyle bir gözünüzün önüne getirin… Sabahları, normal toplumlarda bir psikiyatri kliniğinde tutulması gereken Nihat Doğan’ın iktidar yağlayıcılığı ve dini sohbetleri eşliğinde yaptığı dedikodu programına uyanıyoruz; öğleden sonra Emine Erdoğan ile Sedat Peker’in kadim dostu ‘modacı’ Nur Yerlitaş’ın ‘stil’ programında “Gerçek olmamalı!” dediğimiz kadınları görüyoruz; sonra, yine Sedat Peker’in sıkı fıkısı ve KaçAk Saray resepsiyonlarının aranan ismi Seda Sayan’ın artık iyice pespayeleşen evlilik programından sekiyor, haber değeri taşıyan tek bir şeye rastlayamadığımız ‘formalite’ ana haber bültenlerinden sıyırıyoruz; Saray resepsiyonlarında iktidarın paçalarına sürtünen isimlerin ‘jüri’ olduğu ses yarışmalarına ve ancak aptalların keyif alabileceği ‘kutu açma’ programlarına -iktidar Acununa- ya da ‘Ceddimiz Osmanlı’ dizilerine varıyoruz… Ve el alem Hubble teleskopuyla başka gezegenleri izlerken, biz günümüzü Nihat Hatipoğlu’nun dini sohbet programıyla kapatıyoruz…

Sadece ‘popüler’ kanallardan söz ettiğimi düşünmeyin lütfen. Bunlardan kaçarak ‘haber kanalı’ denen ‘şey’lerde memleket ahvaline bakan bir vatandaş, aslında ciddi ciddi ‘siyaset’ konuşmaya çalışan Nihat Doğanlar, Seda Sayanlar, Nur Yerlitaşlar, Acunlar ve Nihat Hatipoğlular görüyor.

Anlayacağınız, medya, steril çevrelerde yaşayan, sınırlı kesimlerle görüşen, genellikle seçerek insani ilişkiler kuran birinin izah etmekte zorlandığı figürlerle dolu. Mesela Nagehan Alçı ve Rasim Ozan Kütahyalı çiftinin birer ‘fikir insanı’ olarak varlığı, nizami insan aklını aşan bir durum. Hele bunların Fethullahçı bankadan çektikleri krediyle aldıkları milyonlarca dolarlık konakta, vatandaşın vergilerinden devlet koruması sağlanarak yaşıyor olması; dahası istedikleri vatandaşı karakola çektirebilmeleri; Genelkurmay Başkanı’nın bunlara telefon açarak teessürlerini ifade etmesi, falan… Bütün bunlar, pavyona düşürülmüş bir ülkenin sokağa çıkarken tesettüre bürünmesine benzetilebilir.

ŞEYTAN İLE AZİZ

Salvador Dali’nin tablosunda ‘baştan çıkarmaya’ çalıştığı Aziz Antonio’nun üzerine de benzer bir ‘gulyabani’ topluluğu geliyor. Bir rivayete göre, Aziz Antonio genç yaşlardayken Şeytan’ı görmüş, baştan çıkıp günaha teslim olmamış, toprağa haç çizerek onu kovmayı başarmış, nihayet azizlik mertebesine yükselmişti. Lakin bizim ‘gulyabani’ler, ruhlarını Şeytan’a teslim etmiş ama ellerinde dini sohbet kitaplarıyla dolaşıyor. Bunlara haç çıkarsan ya da Kuran-Mushaf falan göstersen ne olur?

Diyelim ki, Nagehan’ı kapıdan kovaladın, Ahmet Hakan bacadan giriyor!.. Bunlar ‘fikir’ ifade edilen ‘tartışma programları’ düzenliyor. Aslında ‘program’ yerine ‘müsamere’ tabirini kullanmak daha doğru olur. ‘Makul muhalif’ simalar KaçAk Saray kapısına bağlı azgın isimlerin önüne atılıyor; taşların bağlı, köpeklerin serbest bırakıldığı bir atmosferde iktidar cilalanıyor. Bu müsamerenin en alçak haline, referandumda HAYIR diyeceğini sosyal medya hesabından ilan ettiği için İrfan Değirmenci’yi derhal kapı önüne koyan Aydın Doğan’ın medya grubunda rastlıyoruz. Ahmet Hakanlar, Şirin Payzınlar bu işler için besleniyor. Kendilerinden her isteneni profesyonelce yapabilen şahsiyet pazarlamacılarından bahsediyoruz…

Sokağı sel gibi kaplayan din, tecavüz, uyuşturucu ve hırsızlık bulamacını zihninde ‘soyutlama’ düzeyine yükseltebilen bir medya yığıntısıyla karşı karşıyayız. Aynı bulamacı iktidar seviyesinde cisimleştiren arsızlara övgüler düzüyorlar. Feodalitede, derebeyine övgü şiirleri yazan besleme ozanları andırıyorlar. Ve öyle bir pespayelik ki… Yeni yetmelerin yanında, misal, Engin Ardıç ‘seviyeli’ kalıyor. Hızla kirlenen renkler arasında ‘beyaz’ olmak için yarışıyorlar…

Bakınız, yanlış anlama olmasın, konu katiyen ‘kültürel’ bir konu değildir. ‘Seviyeli’ burjuva Ferit Şahenk’in Katarlılara devrettiği medya grubu, mevcut ‘kültür ortamı’nın bir parçasıdır mesela. Burjuvazinin arzu ettiği toplum da, medya da mevcutta olanın ta kendisidir.

Tayyip Erdoğan’dan kişisel olarak haz etmedikleri düşünülen burjuvaların ve emperyalistlerin mevcut toplumsal yapıdan ve onun medyasından memnuniyetsiz oldukları söylenebilir mi? Başka deyişle, Türkiye’deki fiili iktidarla emperyalizm ve burjuvazi arasındaki ilişki, ‘eşler arasında güven sorunu’ yaşarken, evin çocukları her ikisi için de makbul olmanın hesabını yapıyor. Bir gün ‘en anacı’ görünen, ertesi gün anasını bile satıyor. AKP-Cemaat koalisyonu zamanında Pensilvanya’ya giderek Fethullah Gülen’in dizi dibinde başlarını okşatanların bugün Fethullah Gülen’e en çok küfrü etmek için yarışıyor olması başka nasıl izah edilebilir ki?!

Bu bir paçavralaşma, lümpenleşme halidir…

SINIF VE KARŞIDEVRİM

Türkiye’de ciddi bir dönüşüm yaşanıyor. Bunu bir karşıdevrim olarak tanımlıyorum. Elbette, söz konusu olan politik bir karşıdevrimdir. Tarihin çarkını tersine çevirmek ve burjuva devrimini feodaliteye geri iteklemek bizim cühela takımının bile becerebileceği bir iş değil. Bu durumda, Osmanlı hanedanının basiretsiz torunları ancak iade-i itibar ve tarla tapusu peşinde koşabilir.

Politik karşıdevrim bir paradigmayı sonlandırıyor. Emperyalizmin kucağında içi boş bir kabuk haline gelmiş ‘müstakil cumhuriyet’ fikri ve esas olarak vatandaşlık hukuku ortadan kalkıyor. Koca ülke, ‘müstakil cumhuriyet’ yerine ‘kat karşılığı ülke satışı’ gibi bir sistemle uluslararası sermayeye pazarlanan bir tarlaya dönüşüyor. Vatandaşlık yerine ise yeni bir tür kulluk geçiyor. Ve elbette bu da sınıfsal bir anlam içeriyor.

Tayyip Erdoğan, arzuladığı ‘başkanlık’ rejimiyle emekçiye, fukaraya kulluğu reva görüyor; burjuva devleti aslına rücu ediyor, vatandaşlık sadece sermaye sahipleri için geçerli hale geliyor. Hatta milyon liralık daire alan yabancılara yanında bir de vatandaşlık veriliyor. Vatandaşlık, ancak zenginlerin bir ayrıcalığı haline geliyor. Emekçiler ise vatandaşlık hukuku içinde tanımlanan çalışma hakkı, sendikalaşma, grev, iş güvencesi, tazminat gibi hakları birer birer yitirip kullaşıyor…

Burjuva devletlerinde, sermaye sınıfı namına devleti yönetenler, genel bir kaide olarak konumlarından menfaat sağlamaya uğraşır. Bizde ise bu menfaat sağlama hali, tıpkı medyadaki gibi bir lümpenleşmeyle en bayağı halini almaktadır; siyaset alemi çapsız, hırsız, arsız, ciğeri beş para etmez tiplerden oluşmaktadır. Bunlar, Dali’nin ‘La Tentación de San Antonio’ tablosundakine benzer yaratıklardır. Takdir edersiniz ki, burjuvazi bu tip ucube ‘beygir’ ve ‘fillerle’ aynı yatağa aşık olduğu için girmez. Hele hele faşist olanlarına, muhtaç olmadığı takdirde, elini bile sürmez.

O halde, soru şudur: Türkiye’deki büyük sermaye bu yöneticilere muhtaç mı?

LÜMPEN BURJUVAZİ

‘Müstakil cumhuriyet’ fikrinin tedavülden kalktığını vurgulamıştım. Zaten ülkenin emperyalist sermayenin yağmasına açılması başka türlü mümkün olmazdı. Lakin AKP’nin hakkını yemeyelim. ‘Müstakil cumhuriyet’in tedavülden kalkması, Özal’dan bugünkü iktidara kadar tüm bir ‘neo-liberal dönem’in kümülatif satılmışlık toplamının bir sonucudur. AKP dönemini ayrı kılan, olsa olsa, doğrudan doğruya emperyalizm tarafından yaratılmış ve iktidara getirilmiş bir ekibin yağma şampiyonu olması ve buna toplumda ideolojik bir rıza yaratmasıdır.

Aslına bakarsanız, şu ‘Yeni Osmanlı’ teranesi, tersine bir ‘emperyal’ hal yarattı. Eskiden Osmanlı’nın emperyal egemenliği altında yaşayan Arapların sonradan görme petrol zenginleri AKP iktidarı altında ‘payitaht’a yerleşmeye başladı. Bu süreç, çelişik ve derinlemesine incelenmeye muhtaç bir süreçtir.

Şimdilik, AKP iktidarının ideolojik ve parasal desteğini büyük ölçüde Arap sermayesinden aldığını tespit etmekle yetinelim. Türkiye’ye ‘hibe’ temin ettikleri Suudi Kralı’nın yamacında el-pençe-divan duran AKP ileri gelenleri, medyayı ele geçirme hamlelerinin ilk adımı olan atv-Sabah operasyonu için gereken sermayeyi de Katar’dan temin ediyordu. Ya da şimdi, fevkalade Müslüman Üsküdar Belediyesi, yıllardır hiç kimseye içki ruhsatı vermezken, yine fevkalade Müslüman Dubai Şeyhi El Makdum’un Üsküdar sınırlarında yaptığı Emaar Square kuleleri için belediye meclisini seferber edebiliyor. Arap sermayesi pamuklara sarılıp sarmalanıyor, hatta sağda solda bombalar patlayan Türkiye’nin turizm meselesini çözmek için zengin Araplardan medet umuluyor. Karadeniz’in dağı taşı zengin Araplar için parselleniyor…

Öte yandan, bir zamanlar atv-Sabah’ı alabilecek kudrette sermayedar bulamayan, kendi bekasını Fethullahçı operasyon gazetelerine ve Amerikancı ‘laik’ burjuva medyasına teslim eden AKP, ülkenin zenginliklerini pazarladıkça hem ‘komisyon’lardan büyük bir ‘ilkel sermaye birikimi’ yarattı, hem de dev ihalelere kendi müteahhitlerini ortak ederek eskisiyle karşılaştırılamayacak kadar büyük bir ‘türedi yeşil sermaye’ye yol açtı. Bu noktada, çok önemli bir başka hususa da dikkat çekmek isterim: 2015 yılında Türkiye’ye giren her 2 doların 1’inin, 2016’da ise her 3 dolardan 1’inin kaynağı belirsiz. Devlet eliyle yapılan altın kaçakçılığının, uyuşturucu parasının, kara para aklama mekanizmalarının ve en önemlisi IŞİD petrollerinin satışından gelen paranın ‘ekonomiye kazandırıldığı’ anlaşılıyor. Bu da bir ‘sermaye birikimi’ ve ‘sermayedarlar toplamı’ demek oluyor…

Geldiğimiz noktada, AKP’yi iktidar olarak arzulayan önemli bir sermaye kesimi olduğu açık. Bu sermaye kesiminin, Andre Gunder Frank’ın ‘lümpen burjuvazi’ tabirine en yakışan kesim olduğunu düşünüyorum. Başka deyişle, medyada ve siyaset aleminde Dali’nin tablosundan fırlamış gibi duran ‘paçavra’ karakterlerin, sermaye sınıfı içinde de bir karşılığı bulunuyor.

EMPERYALİZM DİYE BİR ŞEY

Tabii şu dünyada emperyalizm diye bir şey var. Ve o ‘şey’in hiyerarşik sıralamasında, en tepeyi hâlâ ve tartışmasız olarak ABD işgal ediyor. Türkiye’deki esas sermaye de, çıkarları ABD tarafından temsil edilen emperyalist sermayeden ve yerli ortaklarından oluşuyor. Bu ana sektör Tayyip Erdoğan’a güvenmiyor. Pazarı koruyarak, yani arabayı devirmeden, Türkiye’de kendileri açısından daha ‘güvenilir’ bir iktidar yaratmayı umuyorlar.

Tayyip Erdoğan durumun farkında. Kendince hamleler yapıyor, bir yandan Arap sermayesiyle iktidarını sağlamlaştırmaya, bir yandan emperyalist sermayeye güven vermeye uğraşıyor.

Sadece bir kez tökezlemesi yeterli, bunu biliyor. Tayyip Erdoğan, tökezlemesi halinde tabloda derhal yer değiştirecek ve ucube fillerin tepesinden düşüp kendini şeytanlardan korumaya çabalayan Aziz Antonio’nun yerine geçecektir. Şimdi ona methiyeler düzen ne kadar medya borazanı, ne kadar siyasi figür varsa, tıpkı Fethullah Gülen’e yaptıkları gibi, Tayyip Erdoğan’ın altındaki tabureyi de çekecektir. Lümpenin karakteri budur. Bunu en iyi Tayyip Erdoğan bilir…

Üstelik şimdi ABD’nin ‘Oval Ofis’ine de bir ‘lümpen’ oturmuş vaziyette. Bu durumda, her an her şey olabilir!

Kesin olan şu ki, bir milletin kaderi lümpenlerin insafına bırakılamaz. Türkiye’nin geleceği için mücadele etmek; siyasetin, medyanın ve sermayenin kuşatarak aklını aldığı emekçinin hayatına değen bir karşı-odak yaratmak zorundayız. Bu, bizim için bir ölüm-kalım meselesidir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,153BeğenenlerBeğen
17,019TakipçilerTakip Et
1,360AboneAbone Ol