Gazete REDRenklerle derdi olan ülke

Renklerle derdi olan ülke

Ankara’nın kışı gridir, karanlıktır ama baharı da rengarenk…

  • BORA ERCAN

T. S. Eliot’un destansı şiiri “Nisan ayların en zalimidir,” dizesiyle başlar. Nisan, Ortadoğulu bir sözcük, Sümerlerden bu yana yılın ikinci ayını gösterir.

Nisan sözcüğünün ilk iki harfini yer değiştirdiğimizde başka bir Ortadoğulu sözcük çıkar karşımıza: İnsan. İnsan ise ünsiyetten türemiş, ünsiyet; yani alışmak… Eliot’un şiirinin bükersek, insan canlıların en zalimidir, zalimliğe alıştığı için de en mazlumudur, diyebiliriz belki.

Alışmak, bir tür uyumlanmak. Darwinci bir yaklaşımla alışmayıp da ne yapacaksın, denebilir. (Ah zaten başımıza ne gelirse şu altta kalanın çıkan canından dolayı gelmiyor mu?) Fakat, bakın nasıl da hepimiz alıştık maskelere, eve tıkılı kalmaya. Biz içimize sığmazken hayat nasıl eve sığacaktı? Bir yandan da insandan daha hızlı bir şekilde değişen koşullara adapte olan mutant virüs.

Birazcık tarih bilgimiz bize bütün bunların geçici olduğunu söylüyor. Virüs geçici. İçimiz rahatlasın. Ancak içiniz çok da rahatlamasın bu da geçici: bir sonraki virüse kadar.

Virüsün ortaya çıkış koşulları değişmediği sürece onu ortaya çıkaran zihniyetten sorunların çözülmesini beklediğimizde, Godot gelmeyecek elbette. Kaldı ki, artık aşıyı bulanlar tarihe dolar milyarderi zenginler olarak geçiyor, insanlığa hizmet eden mucitler yerine.

Daha ilkokula adım atar atmaz bize Türkiye’nin jeopolitik önemini öğrettiler. Yunanca jeo ve politik kelimelerini öğrenirken Yunanistan’ın ezeli ve ebedi düşman olduğu da belletildi. Zaten düşmanlar da sayısızdı. Kimse dost değil dendi sonuçta ve konu çözümlendi. Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.

Oysa biz TRT’den sıkılıp Yunan televizyonunu izlerdik 1980’lerin başıydı. Yunanistan kendi cuntasını aşmış normalleşiyordu, biz cuntanın dibindeydik. Sonra sözcükleri biraz kazımaya başladığımda jeo’nun altından toprak ana Gaia çıktı. Bir Tanrıça. Bir kutsallık. Zaten bu kadar jeopolitik önemi olan topraklar kutsal olmalı, uğrunda göz kırpmaksızın ölünebilmeliydi.

Lakin bizden canımızı vermemizin istendiği topraklarda göz kırpmadan da bir uçtan bir uca kanallar açılabilir, devasa oteller yapılabilirdi. Ana dediğimiz bizim Gaia’mız Anadolu bir uçtan diğerine yağmalanıyordu. Bir ömür bu dertlerle böyle mi geçerdi şair Eliot söyle?

Ölü bir beden rengini, sıcaklığı kaybetmiştir. Dokunduğunuzda, yakından baktığınızda ölümün gerçekte ne olduğunu fark edersiniz. Yaşam sıcaklık, canlılık, renk demektir. Oysa bize fazla da renkli giyinmememiz salık verilirdi, aman yanlış anlaşılırdı, zira Foucault’dan ödünç alarak söylersem okullar, resmi kurumlar, devlet daireleri, hastaneler hepsi birer hapishane modellemesiyle inşa edilirdi. Hepsi birer hapishane kadar renksizdi. Bizler de mümkün olduğunca soluk, donuk renkler giyinmeliydik.

İnsan bir takım simgeler yaratmış ve iktidar ilişkilerini bu simgeler üzerinden kurmuş. Renkler de bundan nasibini almış. Yüzlerce yıllık Kızılhisar kasabası 1987’de Serinhisar olmuş. Büyük filozof Anaksagoras’ın memleketi Klozamenai, bizim dilimiz dönmediği için önce Kilizman sonra Kızılbahçe olmuş, ama sonuçta Güzelbahçe’de karar verilmiş.

Bir zamanlar 12 İyon kentinden biri olan şehirden bugün filozof çıkmıyor, oysa bahçe de felsefe için önemlidir. Epikür felsefesini bahçede dostlarıyla yapardı; ama, gelin görün ki, sarı-kırmızı-yeşil renkli çiçekli bahçelerin tarumar edildiğini de gördük. Oysa, Yunus Emre sarı çiçeğe sorardı, Can Yücel yeşilmişik derdi, Baki ise Ana ey şuh-ı cihân böyle güzel reng olmaz, der kırmızı için.

KIRMIZININ KADERİ

Türkiye’de yeşil hareket başladığında dönemin iktidarından birileri, “Onların yeşil olduğuna inanmayın, karpuz gibidirler, içleri kırmızıdır,” demişti. Oysa yeşil kırmızı ülkenin en eski spor kulüplerinden Karşıyaka’nın renkleriydi. Yeşil İslamiyeti, kırmızıysa Türklüğü temsil ediyordu. Peki ama nasıl oluyordu da aynı renkler başka gözlerde başka görünüyordu. Renk körlüğü bu kadar yaygın mıydı? Hem bayrağı kırmızı olan bir ülke neden kırmızıdan bu kadar korkardı?

İlginçtir, renk kelimesi Sanskrit ve Latin dillerinde özellikle kırmızıyla ilişkilendirilir ve daha çok da boyamak anlamına gelir. Hint müziğinde bir makam olan raga kelimesi de benzer bir anlamdadır. Kırmızı canlılıktır, kanlılıktır. Soyut anlamlar yüklemeye pek de gerek yok işte somut olan insan ve hayvanların damarlarıdır, kalbidir. Canlılık devinimdir. Devinmeyen atalete mahkumdur. Devinense devrime evrilir. Bunun için insanlığın devrimin rengi kırmızıdır.

Şimdilerde iktidar gökkuşağının renklerine tepkili. Oysa ki renkleri hapsedemeyiz, adı üstünde gökkuşağı. Onları siyaha, griye boyayamayız. Yıl miladi 2021 olmuş, mezun olalı neredeyse otuz yıl olacak, okulda kafa aynı. ODTÜ’de günlerdir bir inatlaşma sürüp gidiyor. Öğrencilerin renk renk boyadığı merdivenleri rektörlük başka işi gücü yokmuş gibi yeniden griye boyuyor. Birebir Yunan dilinden bir alıntı size na to kafa na to mermer.

Oysa Ankara’nın kışı gridir, karanlıktır ama baharı da rengarenk…

Önceki İçerikKravatlı Haydutlar-2
Sonraki İçerikKirli dezenfektan!

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,393BeğenenlerBeğen
17,560TakipçilerTakip Et
1,390AboneAbone Ol