Gazete REDPolonya’dan 1 Mayıs dersleri…

Polonya’dan 1 Mayıs dersleri…

1 Mayıs günü, Varşova’nın merkezindeki toplanma yerinde beklerken, 50’li yaşlarında, üstü başı perişan, dişleri dökük, kuvvetle muhtemel sokakta yaşayan bir adam yanıma yaklaşıp sigara istedi. Sigarasını yaktıktan sonra, eylem için toplanmaya başlayan kalabalığı göstererek sordu: “Ne eylemi bu? Bu insanların derdi ne?” Dilim döndüğünce anlattım, işçiler, yoksullar, hak, hukuk, ekmek, başını sokacak ev… “Allah belasını versin bu komünistlerin,” dedi, “eskiden her şey çok berbattı, ekmek için bile kuyruğa girerdik. Şimdi her şey çok güzel, çok şükür.” Güleyim mi, ağlayayım mı, kızayım mı bilemedim. En başta deseydi bu dediklerini, sigarayı da vermezdim.

Yarım saat kadar sonra, eylem alanında bir televizyoncu yanaştı röportaj için. Üç Türk yan yanayız. “Ortadoğu’dan gelmişsiniz. Niye geldiniz, terörist misiniz?” diye sordu önce. Yanımdaki arkadaş demokrasi, hak, hukuk falan anlatmaya çalışırken bu sefer “Komünistler bu ülkeyi mahvettiler, utanmıyor musunuz oralardan gelip burada komünistlik yapmaya? Rus ajanı mısınız?” diye sordu. “He bacım, dedik, Putin bizzat eğitip yolladı bizi. Kimliğimizi gizli tutmamız gerekiyordu ama maşallah hafiye gibisin. Bir bakışta anladın, içine ettin operasyonun.”

Kalabalık toplandı. Kalabalık dedimse, en fazla 500 kişi falan. Yürüyüşümüzü hep birlikte, bir iki cılız slogan ve birkaçı da kızıl olan çeşitli renkli bayraklar eşliğinde eda ettik. Hakkını verelim, polis yürüyüş boyunca bizi etrafın sataşmalarına karşı korumak için muazzam bir hassasiyet gösterdi. Hatta çevreden laf atan birkaç çakalı da anında paketleyip götürdüler. Sokaklardaki insanların bizi sirk hayvanlarını izler gibi izlemesine ise kimsenin yapacak bir şeyi yoktu.

Eylem bittikten sonra, “Faşistler bir yerde toplanıyormuş, gidip protesto edelim,” dedi birkaç kişi. 8-10 kişi faşistlerin toplantısını “basmaya” giderken yolda Avrupa Birliği panayırına denk geldik. Meğer 1 Mayıs aynı zamanda ülkenin AB’ye katılım yıl dönümüymüş. Bir nevi Avrupa Bayramı. Yol boyu her yana bayraklar asılmış, sağlı sollu çadırlarda çeşit çeşit atraksiyonlar, eğlenceler. İtfaiyeciler bir tarafta pırıl pırıl Alman kamyonlarını sergiliyor, zabıtalar diğer tarafta geçit resmi yapıyor, belediye bandosu bir Beethoven çalıyor, bir “The final countdown”. Palyaçolar, kuklalar, türlü soytarılar gelip geçeni eğlendiriyor. Binlerce insan, çoluk çocuk bayramın tadını çıkarıyor, verdiği nimetler için Avrupa Birliği’ne teşekkür ediyor. Tam bir ‘şenlik havası’, eğlenceden kafayı yersin.

Neyse, kafayı yemeden panayır alanından sıyrılıp 100 metre ötedeki faşistlerin toplandığı yere ulaştık. Ama protesto edilecek gibi değil. Yine koruma amaçlı bir polis kordonu altında demokratik haklarını kullanıyorlar. Bizim 1 Mayıs yürüyüşünün 10 katından fazla bir kalabalık var. Beklediğimizin aksine, sadece lümpen çakallardan da oluşmuyor. Hatta büyük çoğunluğu bildiğimiz normal insanlar, işçiler, yoksullar, halk. Kürsüdeki adam eski bir şarkıcı, soytarının teki ama ulusun şanlı tarihi üzerine nutuk çekiyor. Avrupa Birliği’nin kötülüğünden, Almanlarla Rusların şeytanlığından, ülke üzerinde oynanan kirli oyunlardan, göçmenlerin halkın işini, aşını ve geleceğini çaldığından, ekmekten, onurdan falan bahsediyor. Millet dinliyor, söylenenlere katılıyor, az ötede asılı AB bayraklarına inat kendi bayraklarını sallıyorlar hararetle. Kös kös uzaklaştık…

Halbuki ülkenin son 30 senede gördüğü en büyük grev biteli daha birkaç gün olmuştu. Yüzde 70’i aşan bir katılımla, haftalar boyu neredeyse tüm öğrencilere tatil yaptıran büyük öğretmen grevi, halkın çok önemli bir kesiminin de desteğini arkasına almış hükümete diz çöktürmek üzereyken sendika liderlerinin satışına getirilmişti. Ve fakat o öğretmenlerin kahir ekseriyeti bu 1 Mayıs’ta Avrupa bayramını kutlamayı, bir kısmı da faşistlerin eylemine katılmayı tercih etmişti. Bizimle birlikte yürüyenleri yok denecek kadar azdı…

Velhasıl, dersimizi aldık. Ne iç karartıcı, ne kadar umut kırıcı, nasıl her şeye lanet ettiren bir ders hem de. Ahvali umumiye burada böyle. Dünyanın başka başka yerlerinde de bundan pek farklı değil. Görüngüleri, ayrıntıları değişse de, Varşova’dan İstanbul’a, Sao Paulo’dan Şangay’a, Kahire’den Kalküta’ya, Moskova’dan Londra’ya her yerde vaziyet aynı. Devrimci hareket dibe vurmuş, solun, sosyalizmin esamisi okunmuyor. Dünyanın iliğini sömüren lanet sermaye düzeninin yoksulluğa, işsizliğe, güvencesizliğe mahkûm ettiği işçiler, topraklarından edilen köylüler, gelecekten umudunu yitiren gençler gerçek bir sosyalist alternatifin, gerçek bir kurtuluş umudunun yokluğunda ya sağcı, dinci, milliyetçi hareketlerin peşine takılıyor ya da en iyi ihtimalle tümüyle teslim olup sistemin bokunda boncuk aramaya başlıyorlar. Zira her ayağa kalktıklarında sopayı yiyip ellerindekini de kaybederek geri oturuyorlar. Fakat tarihin bize öğrettiği, bir şey var: sınıflar mücadelesi yükseliş ve düşüşlerle ilerliyor. Kaybedecek hiçbir şeyin kalmadığı yakın – belki beklediğimizden de yakın – bir gelecekte toplumsal mücadele yeniden yükselecek. Bu sefer de sopayı yiyip oturmamanın temel şartı ise, yükselecek bu hareketin içine kök salmış, dünya çapında örgütlü, devrimci bir liderliğin yaratılması. Mevcut karanlığın içinden bakınca, bu iş zor hatta imkânsız gibi görünse de maalesef tek yol bu.

Modern çağların belki de en karanlık, en kasvetli, en umutsuz döneminden geçiyoruz. Kuyruğu dik tutmak, enseyi karartmamak hiç bugünkü kadar zor olmamıştı. Her şeye lanet edip, tası tarağı toplayıp gitmek için istemediğin kadar sebep var. Fakat yine de bırakıp gidilecek zaman bu zaman değil. Mesele, ‘işçi sınıfının kurtuluşu’ meselesi değil sadece, gezegenimiz ve insanlık için beka meselesi artık. “Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz ya da dünyamıza inecek ölüm,” diyor ya Nazım, o ölüm artık kapımızda. Hayat için dövüşmek, sosyalizm için mücadele etmek artık bir tercih değil, hayat memat meselesi. Dövüşürsek kaybedebiliriz, dövüşmezsek kesin kaybedeceğiz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,821BeğenenlerBeğen
17,104TakipçilerTakip Et
1,360AboneAbone Ol