Ordu’nun dereleri nereye akar?

Bugün doğayı katlederek cüzdanlarını şişirenler 20-30 yıl sonra hayatta olmayacak. Ne yazık ki onların mahvettiği dereler, ormanlar da…

  • BORA ERCAN

Şehrinizin, ilçenizin haritasına bakın. Sokak, cadde adlarına dikkat edin, sonu ‘dere’ ile biten birçok adlandırmayla karşılaşacaksınız. Kavaklıdere, Hoşdere, Büyükdere, Bülbülderesi…

Coğrafi bir terim olan dere, sözcük olarak bir çağrışım bile değil artık! Bu kuru, kurutulmuş derelerde su yerine otomobiller akıyor.

Ankara’nın havasının kirliliği ilk fark edilmeye başlandığında, konuyla ilgili önlem alınmasını isteyen uzmanlara milletvekillerinin bazılarının hava için, “Çamaşır mı bu kirlensin?” dedikleri akıldan, bilimden uzak insanların hegemonyasındayız uzun yıllardır. Elimizdeyse kirli denizler, hastalık taşıyan dereler, asit yağmurları, dumanlı havalar, çölleşen topraklar kaldı.

Türkiye’de çevre eylemlerinin miladı anımsayabildiğim kadarıyla 1984-85 yıllarında birbirine yakın coğrafyalardaki iki olay.

Biri, dönemin iktidarının İztuzu sahiline otel izni vermesiyle bir grup İzmirli gencin oraya çadır kurarak açlık grevine başlamasıydı. Carette Carettaların yumurtalama yeri olan sahilde, soyu tükenmekte olan deniz kaplumbağaları için yapılan eylemler birçok insan tarafından garipsenmişti, eleştirilmişti. Bazıları, insanlar dururken hayvanlar için eylem yapmayı anlayamamış bazıları da eylemcilerin yeşil görünümünde aslında kızıl olduklarına vurgu yaparak, “Onlar karpuz gibidir, dışları yeşil içleri kırmızı,” diyerek eylemleri itibarsızlaştırmaya çalışmıştı.

İkinci olaysa, dönemin iktidarının (isimlerini zikretmek istemiyorum) termik santral için bula bula dünyanın en güzel, en verimli topraklarından biri olan Gökova’yı seçmesi. Halka iş garantisi vermek gibi vaatleri vardı. Ortada onca tepkiye rağmen bir güç gösterisi de vardı. Oysa, biliyoruz ki, bu ‘iş ve ödeme garantisi’ bu ülkede müteahhitlere verilirdi. Bu kararları alanların çoğu artık hayatta değil ama eserleri birer utanç abidesi olarak ayakta.

Ardından Bergama’da altın madeni sorunu baş gösterdi. Sonrası da nükleer santrallerle, HESler, JESler, RESlerle, kıyıların imara açılmasıyla ülkede bitimsiz bir yıkıma evrildi.

Biz elimizdeki çöpümüzü ayrıştıralım, ortalığı temiz tutalım diye uğraşırken bir yandan tepemizdeki taş ocağının tozunu soluyoruz bir yandan da limanlarımızda zehir yüklü, plastik çöp yüklü gemileri ağırlıyoruz.

Örneğin, Aliağa’daki kanser vakaları çok fazla. Dünyada oksijen oranının en yüksek olduğu yerlerden biri olan Kaz Dağları’nın hemen yanında yer alan Aliağa’da bunca hastalığın başka ne gibi bir açıklaması olabilir?

Bir ülkede küçüklü büyüklü bu kadar çok müteahhit neden olsun? Ülke baştan sona inşaatçı. Birçok şehirde ihtiyaçtan fazla ev var. Bu evlerin yapımı içinse taş, kum, demir lazım. Evler, binalar yapıldıktan sonra da enerjiye ihtiyaç var. İşte girdap burada başlıyor. Günü kurtarırken geleceği kaybediyoruz ve artık geleceği değil günü de kaybediyoruz. Dünyada inşaat ekonomisiyle gün yüzü gören bir ülke yok. Göremez, çünkü her yer zaten betona teslim olmuştur, ışık insanın yüzüne kolay kolay ulaşamaz.

Datça, Reşadiye yarımadası özel çevre koruma bölgesi ama bu, orada taş ocaklarına izin verilmesine engel değil. Zekam, bilgim bu çelişkili durumu çözmeye yetmiyor. Durumun vahameti belki uzaktan çok da fark edilmiyor ancak kolayca da erişilebilen uydu görüntülerine bakıldığında ülkenin ormanlarının, dağlarının, tepelerinin nasıl da sarardığını, çölleştiğini tüm açıklığıyla görebilirsiniz.

Büyük şehirler geceleri ışıl ışıl. Ah ne güzel değil mi, ışıklar içindeyiz, her gece başka bir eğlence, sabaha kadar dans dans…

Gökdelenler yanarlı dönerli ışıklara bürünmüş. Amsterdam’ın ‘Red Light’ bölgesinde bile bu kadar çok kırmızı ışık yok.

Oysa; bir dakika, bakın uyumak için karanlığa ihtiyacımız var, gürültüye değil, sessizliğe. Aksi durumda uyku hormonu salgılanmıyor. Rahat uyuyamıyoruz.

Elbette bu bilinçli bir politika; zira, kapitalist dünyada insan sadece bir tüketicidir ve tüketicinin 7 / 24 tüketmesi gerekir. Böylece, en az tükettiği kadar biriken ‘borçlarını’ ödemek için çalışmak, kendisine sunulan ışıltılı dünyada var olabilmek için büyük bedeller ödemek durumundadır.

Yapılan araştırmalar pandemide, kapanma dönemlerinde sadece ekonomik sorunlardan değil ruhsal açıdan da en çok etkilenen ülkelerin başında geliyor ülkemiz.

Aslında ana konumuz İkizdere, ama bir türlü konuya giremedik. Maalesef çok parçalı kırık topraklarımız, neresini tedavi edeceğiz? Paradan başka değer tanımayan muktedirler masa başında karar veriyor. Kararları uygulayan, halkı halkla karşı karşıya getiren de yine bu sistem.

Yeşilin kalbine kepçenin dişlilerini sağlayan kepçe operatörü jandarma, polis korumasında çalışırken neler düşünüyor acaba? Çocuklarına götüreceği ekmeğin hesabında, yaptığı işe yabancılaşmaktan başka çaresi yok. Oysa işine yabancılaştıkça kendine, köylüsüne, çocuğuna da yabancılaşıyor.

Milyarderleri içinden çıktığı halka karşı savunan güvenlik kuvvetleri nasıl bir psikolojide? Savunmasız köylüleri nasıl görüyor? Acaba onlar başka dünyalardan mı buraya geldiler?

İkizdere ve çevresinde onlarca hidro elektrik santrali uzun süredir yörenin dokusunu bozarken bir de İşkencedere’de taş ocağı kurma amacıyla başlayan yıkımdan, kıyımdan söz ediyorum. Bu kez halk sokağa çıkma yasağına rağmen kararlı bir direnişte.

Yazının başına dönersek, böyle giderse çok değil 20-30 yıl sonra İkizdere’nin dereleri değil sadece adı kalacak. Orayı yıkan müteahhitler kabarık banka hesaplarıyla bu dünyada olmayacak. Karara imza atan yetkililer de ‘her kulun ölümü tatmasının’ kaçınılmaz sonucuna varacak.

Bütün bu olaylar tabii asıl ölümcül darbeye hazırlık belki de. Kanal İstanbul ülkeyi topraksızlaştırmaktan başka nedir?

Türkü, içli bir türkü. Bu memlekette türkülerimizden başka neyimiz zaten? Biz de içli bir toplumuz: “Ordu’nun dereleri aksa yukarı aksa / Vermem seni ellere Ordu üstüme kalksa.”

Dilin ve tarihin cilvesi ikinci dizedeki Ordu’yu diğer anlamıyla da mı ele almak durumunda İkizdereliler?

Son Haberler