Gazete REDOlan ama bitmeyene karşı…

Olan ama bitmeyene karşı…

Olan ama bitmeyene karşı bir savunma mekanizması olarak yabancılaşma…

  • BORA ERCAN

Önce sarkastik bir başlık attım: “Mafyada kuşaklar arası çatışma ve bunun teknoloji / bilgisayar okuryazarlığındaki tezahürü…”

Yazıyı da hicivli bir şekilde kafamda çattım, lakin yazamadım. Elim gitmedi.

Oysa ki, bütün bu olup biten, daha doğrusu olup, ama bir karabasanmışçasına bitmeyen olaylar zincirine karşı bir savunma mekanizması, bir egzorsizm ayini olacaktı yazmak bana. Olmadı işte.

Devlet her şeyiyle hayatımızı içinde. Mafya filmlerde değil yaşamın her alanında. Kapkara, sirenli, çakarlı, şoförlü, eskortlu, yüksek güvenlikli araçlar sokaklarımızda. Resmi polis, sivil polis, zabıta, bekçi, jandarma, güvenlik görevlisi, kalkanlar, tomalar, kameralar…

Netflix, youtube bile şaşkın olmalı ülkede izlenen programlara.

Üstelik bahar gelmiş. Mor salkımların kokuları etrafta. Erguvanlar bugünleri beklemiş koca bir yıl. Karadutlar elleri, dudakları boyuyor. Kirazlar çıkmış. Hem Sait Faik kiraz mevsiminin sevişme vakti olduğunu söylemiyor mu?

Çilekler de çıktı, hormonlu muhtemelen ama yiyoruz işte, yılların hatırına. İstanbul’da mayıs biraz serin, tadını çıkarmak var ilkyazın. Zaten daha kaç bahar yaşayacağım ki? Ömür dediğin sayılı.

Mesela bir kez daha izlemek istiyorum Meis’te geçen Akdeniz adındaki o güzelim İtalyan filmini ya da Örümcek Kadının Öpücüğü’nü, soluk benizli siyasetçiler, gündelik TV yorumcuları yerine. Anlık twitter mesajlarında videoların bölümlerini saymaktansa Turgut Uyar şiirinin dibine vurmak istiyorum ağır ağır.

Ah işte sırada bekleyen romanlar… Mahalle yansın tutuşsun, ‘orospudan’ yanayım artık, hakkını yemişiz onca yıl saçını tarayanların. Hatta mümkünse yangına körükle de gitmeli…ama olmuyor, yazamıyorum, nutkum tutuk, boğazımda düğümler.

Yazamadığım yazıdan sonra ‘racon ve imaj’ başlığı belirdi zihnimin bilinmez bir köşesinde. Mafyatik terminolojide kendini var eden racon kelimesinin muhakeme, uslamlama demek olan rasyonelden geliyor olması mesela, ne deşilir aslında.

Hatta başlığı ‘mafyada değişen adabı muaşeret kurallarının incelenmesi’ olarak de değiştirebiliriz ya da ‘mafyanın söylem analizi üzerine çıkarımlar’ yapsak Hasan Ünal Nalbantoğlu hocamızın pop akademisyen tanımlamasına uygun bir şekilde ‘pop akademik’ bir makaleymişçesine yazımızı yazsak…

Olmuyor, olamıyor. Kafamı sosyal medyadan kaldıramıyorum. Zehirlendim. Sosyal medyaya onlarca kez kısalı uzunlu yazdım ama hepsini sildim.

Bir arkadaşımla sohbete başladım sonra, belki kafam dağılırdı. Oysa, sanki konu yokmuş gibi dön dolaş yine memleketin ‘derin’ politik gündemi.

Eskiden rakı sofraları vardı, katlanıyordum, şimdi o da yok.

Uluslararası bir şirkette çalışıyor arkadaşım, deneyimli, işinde dünya çapında biri. Maaşının artık aynı şirketin Mısır şubesinde çalışan bir Mısırlının yarısı kadar olduğunu söyledi. Çaresizdi. Türkiye’de TC vatandaşı olmak kolay değildi. Birlikte hem saç tarayıp yangın çıkarmayı düşündük. Bunu düşünmek biraz olsun rahatlattı.

Akşam oldu, olaya ekonomi politik açıdan yaklaşayım dedim. Hani dilde ‘mafyanın çökmesi’ diye bir tanımlama var ya artık. Yani, mesela tarihsel süreçte birçok yere çökmelerin olduğunu biliyoruz. Bazı yerlerin çöktürüldüğünü de.

Ne gariptir ki, bu ülkede sanayileşmenin geç ve kör topal olması toplumsal sınıfları da standart tanımların dışında bırakmış. Ötesinde bambaşka sınıflar ortaya çıkarmış. Gri, kırmızı ve yeşil pasaportlular mesela. Bir nevi azıyla çoğuyla imtiyazlılar. Bir de çökenler sınıfı. Ormanın en güzel, en yeşil yerine çöküp orayı çöktürenler. Üniversiteleri asit bulutları gibi tepeden ele geçirenler…

Yabancılaşma çok yönlü ele alınabilecek bir kavram. Marx ayrı, Feuerbach ayrı tanımlar.

Biz bu farklı tanımlardan yararlanarak günümüze de uyarlanabilecek başka bir tanımlama denemesi yapalım.

Vatandaşların, özellikle gençlerin bu sisteme dayanabilmeleri ancak yaptıkları işlere yabancılaşmalarıyla mümkün. Zira meslek yok iş var (o da varsa). Meslek olmayınca da etik yok.

Eskiden mesleklerin pirleri vardı (balıkçıların Yunus, terzilerin İdris mesela) şimdi işlerin bir ruhani, mitolojik pirleri yok. Valeliğin, şoförlüğün, kuryeliğin, tetikçiliğin, trollüğün, rektörlüğün nasıl bir piri olabilir? Geçerli olan tek şey para kazanmak. Bu nedenle kimse işini sevmiyor. Haklı insanlar, neden sevsinler?

Yaşamın değersizleşmesi üst noktada. Bu nedenle, mafyatik oluşumlar için istihdam bu ülkede çok kolay, hem de özendirici. Bir lise, bir ortaokul öğrencisi düşünün, internette mafya liderlerinin konuşmalarını dinliyor. Alın size rol modeli. İnsan özenir, özenmez mi?

Savunma mekanizmaları çok yönlüdür. Birazdan vereceğim örnekler inkar etme, yer değiştirme ve kendine yöneltmeye uygun düşüyor. Tepkinin sistem ya da doğru kişi/yer değil de kişinin kendine ve/veya da yakın çevresine verilmesi bir yer değiştirmedir. Bu da şiddetin artması ve empati duygusunun yitimidir.

İstemediği bir işte zorunlu olarak çalışan insan özsaygısını yitirir. Bir de bunlara çözülemeyen maddi sorunlar da eklenince şiddetin içe yönelmesi kaçınılmazdır.

Artan intiharların nedenlerinden biri de bu olabilir. Motokuryelerin böylesine canları pahasına motor kullanmaları, trafikte çevresiyle kavga eden minibüs kullanıcısı, dolayısıyla da can kayıplarının bu denli çok olması…

Kabul etmeme, sürekli yanlış yere yönlenmedir. İnkar etmeyse siyasetçilerin savunma mekanizmalarına tipik bir örnek.

Yapılan işe yabancılaşma kişinin kendine de yabancılaşmasını beraberinde getirir. Yabancılaşmayı bir tür savunma mekanizması olan izolasyon ve rasyonalizasyonla birlikte ele aldığımızda toplumu ve gençleri biraz anlayabiliriz belki. Zira, yurtdışında yaşama hayali kuran bir genç insan bütün bu sorunların kaynağının kendisi olmadığını, dolayısıyla çözümün de kendisi olamayacağını söyleyip içinde bulunduğu apolitizmi rasyonalize ederek bir savunma mekanizması ortaya koyabilir.

Bireyin kendini olan bitenden yalıtması, izole etmesi, hatta hiçbir sosyal medya kullanmaması, haber dinlememesi, okumaması ya da sadece belli başlı kanalları izlemesi yine benzer bir şekilde yalıtmadır.

Yazamadığım yazı bana başka bir yazı yazdırdı…

Ne acıdır ki, biz ne kadar kendimizi savunma mekanizmalarımızla korumaya alsak, kendimizi bu ülkede bir turist olarak görüp var etmeye çalışsak da maalesef hiçbiri uzun vadede işlemiyor, günü kurtarmış oluyoruz, eh tabii o da iyidir aslında, hiç yoktan, bir nebze.

Doğrulukta inat ve kararlılıksa belki de en kalıcı terapi, her şeye rağmen. O zaman yabancılaşmayalım ne kendimize ne birbirimize ne de şu güzelim bahara, yakınlaşalım hem de daha çok.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,393BeğenenlerBeğen
17,560TakipçilerTakip Et
1,390AboneAbone Ol