Öfkeyi gülmeye yönlendirmek…

Lütfen şarlatanların, yalancıların ve medyanın pompaladığı aşı, tedavi, mirakuru, zakkum, vb. gibi umut ticaretine müşteri olmayın ve yapılanlara öfkelenmeyin.

  • T. AKMAN

Kült müzik gruplarından The Doors adını doğrudan, Aldous Huxley’in 1954’te yayınladığı The Doors of Perception (Algı Kapıları) adlı kitabından almıştır.

Bu kült kitapta insan algısının boyutları ile psikedelik kullanımı ile algının kilitli kapılarını açma deneyimleri anlatılır.

Huxley Mayıs 1953’te bizzat yoğun meskalin (peyote) kullanarak edindiği “kendinden geçme” üzerine kişisel tecrübelerle yazdığı eserinde müthiş bir gözlem gücüyle gerçeğe olabildiğince yakın bir şekilde gerçeğin yeni bir boyutunu, bilincimizin aslında bir şekilde hep bildiğimiz, ama pek göremediğimiz “karşı kutbunu”, “öteki tarafını” gösterir.

Öbür tarafa geçmek için tarih boyunca kullanılmış farklı araçları, geliştirilmiş farklı yöntemleri anlatır.

Yazarın bu kitabın devamı olarak 1956’da kaleme aldığı Heaven and Hell – Cennet ve Cehennem ile “kendinden geçme” halinin gündelik yaşamın ötesindeki bir dünyaya (cennet ile cehennem) açtığı kapıları zorlar.

İşte bu kapılar da müziğini ağır psikedeliklerin etkisi altında yazıp icra eden, 49 yıl önce bugün, 3 Temmuz 1971’de, 27 yaşında muhtemel aşırı doz nedeni ile ölen Jim Morrison’un liderliğindeki Doors’un müziğinde ana ilham kaynağı olmuştur.

Ölümünden sadece birkaç hafta önce piyasaya çıkan L.A. Woman – Los Angeles Kadını albümündeki Riders on the Storm – Fırtınadaki Binicile parçası Morrison’un son seslendirdiği parçadır ve sözlerinde vurucu bir yaklaşım öne çıkar:

Fırtınadaki Biniciler
Fırtınadaki Biniciler
Doğduğumuz bu evin içine
Atıldığımız bu dünyanın içine
Bir kemiği bile olmayan köpek gibi
Ödünç alınmış bir aktör
Fırtınadaki Biniciler

Fırlatılmışlık (Geworfenheit) Alman filozof Heidegger tarafından, insanın bireysel varlığını açıklamak için kullanılan bir kavramdır. 1963’te Florida Eyalet Üniversitesinde bir konferansta felsefi gelenekte varoluşun açıklamalarını dinlerken, Nietzsche ve Heidegger’in yaklaşımlarından etkilenen Morrison, daha sonra bu konu üzerinde 8 yıla yakın kafa patlatmış ve sonunda unutulmaz ve üç satırlık sözleriyle insanı sürükleyen Fırtınadaki Biniciler ortaya çıkmıştır.

Geçen hafta kökenlerime ilişkin bir genetik testin sonuçlarını incelerken ve konu üzerine araştırma yaparken, işte bu şarkıyı dinliyordum ve bir şey kafama dank etti: İnsanoğlu dünyaya gerçekten fırlatılmış gibi; ne bir amacı var, ne herhangi bir şeye gerçek bir ilgisi (dedim ve bu yazı çıktı).

Tüm yaşam süreci varlığını anlamlandırma ve bir ölçeğe oturtma çabası ile geçiyor. Bu nedenle de hiç durmadan özünü (o neyse) arıyor.

Kadim Yunan felsefesinde Platon ve Aristoteles bu özü, insanı akıl varlığı olarak belirlemek yoluyla ortaya koymuş.

Ortaçağ’da ise tanrı, mutlak akıldır olmuş ve tanrının aklı aracılığıyla “insanın özü” de dahil her şey belirlenip mutlaklaştırılmış.

Yeniçağ’a gelince, Descartes “Cogito, ergo sum” – “Düşünüyorum, o halde varım” diyerek insanı ayrı bir yere koysa da “Tanrı hariç tüm diğer şeylerde varoluş özden ayrılmıştır” diyerek tanrıyı mükemmel varlık, insanı da kusurlu ve eksik varlık olarak tanımlamıştır.

Hegel, dünyayı ve insanı anlamak için, Descartes’ın ve Spinoza’nın matematiksel yöntemi yerine oluşturduğu ontolojik mantık sisteminde, “akılsal olanın gerçek, gerçek olanın da akılsal” olduğunu “ide” kavramıyla göstermeye çalışır.

Gerçekten bu dünyaya fırlatılmış gibi yaşayan insanoğlunu farklı kılanın ne olduğu yani varoluş benim boyumu aşar ama yaşamdaki farklılaşmasını bir konuya bağlayabiliyorum: Ölüm.

Doğadaki diğer hiçbir canlı ölümün farkında değil ya da farkında olsa bile kabullenmişliklerinde bir istisna ya da tereddüt yok.

İnsan ise öleceğini bildiği için, aklı ermeye başladığı andan itibaren ölüm korkusu ve bu korkunun doğrudan ya da dolaylı getirdiği öfke ile mücadele ediyor. Hatta bütün yaşam ve inanç sistemleri bunun üzerine kurulmuş.

Bugün CoVID-19 ile ilgili de en sık yaşadığımız duygu da yavaş yavaş kaygının tahtını devralan öfke. Genel olarak öfke, bilinmezliğe, doyurulmamış isteklere, istenmeyen sonuçlara ve karşılanmayan beklentilere verilen duygusal tepkidir.

Virüsle ilgili olarak bilinmezlik, normalimizin zorla değişmesinin yanı sıra, ödülü ölüm olan piyangosu ile de öfkemizi tetikliyor.

Öfke diğer duygular gibi son derece doğal, evrensel ve sağlıklı olarak ifade edildiğinde, yapıcı olabilen bir duygudur. Ancak bastırılıp inkâr edildiğinde de kalp damar hastalıklarına, baş ağrısına, yüksek tansiyona ve mide hastalıklarına yol açarak kişinin ruh sağlığının yanı sıra fiziksel sağlığı için ciddi tehditler oluşturabilir.

Hiç başı ağrıyan bir kaplan, yüksek tansiyondan muzdarip bir timsah gördünüz mü?

Bu hayvanların öfkesi anlıktır ve genelde avını ya da çiftleşme şansını kaçırdıklarında tetiklenir ve sakinleştiklerinde geçer gider.

Babunlar, kargalar, filler intikam almalarıyla bilinen hayvanlar olsa da, onlar da öfkeyi taşımazlar.

İnsanın öfkesini bir zayıflık olarak kullanmaya başlayan propaganda makinesi artık insanlara bir açma/kapama düğmesi eklemiş gibi öfkeyi kendi istekleri doğrultusunda insanları yönlendirmek için kullanabiliyorlar.

Bu tehlikeli oyunda başarılı olanlar, ölene kadar iktidarda kalan diktatörler arasında tarihin utanç sayfalarında yerlerini alıyor. Öfkemi yenip bu konuyu uzatmıyorum… Lütfen şarlatanların, yalancıların ve medyanın (hmm; iki kez aynı sözcüğü kullandım) pompaladığı aşı, tedavi, mirakuru, zakkum, vb. gibi umut ticaretine müşteri olmayın ve yapılanlara öfkelenmeyin.

Salgın yerine algı yönetiminde en önemli adımlardan biri öfkeyi dengelemek ve yönlendirmek.

Şu anda öfkelisiniz ama öfkeden kendinizi yiyip bitirmek yerine bu öfke kendilerine yönlenmesin diye taklalar atan siyasetçileri izleyip gülmeyi tercih edin.

3 Temmuz’un bizden bir diğer aldığı, 2000 yılında kaybettiğimiz Kemal Sunal’ın en sevdiğim laflarından birini düstur edinin:

“Beni isterseniz dövün ama, bırakın istediğim gibi güleyim.”

İnsana bulaştığı bilinen 7. koronavirüs olan CoVID-19 süreci bir şekilde yaşanacak ve öfkeniz gerçek normalleşmeye ya da sizin sağlığınıza hiçbir katkı sağlamayacak, hatta muhtemel zarar verecek.

Evet sırasıyla büyüklerimiz, bizler ve çocuklarımız gerçek ve büyük bir tehdit altında. Sağlık bakanının önceki günkü açıklamaları:

“Virüsün yayılma hızının azaldığı düşüncesi yanıltıcıdır. Virüsün hasta etme gücünün zayıfladığı düşüncesi de bilimsel dayanaktan yoksundur. Bunlara itibar edilmesi, birçoklarının hastalığa yakalanmasına ve hastalığı başkasına bulaştırmasına neden olmaktadır.”

“Taşıyıcılık oranı araştırmasında 132 bin kişinin testi sonuçlandı. Mevcut verilerle taşıyıcılık oranı yüzde 0,24; bu testle paralel şekilde ELISA yöntemiyle yapılan antikor taramasında koruyuculuk yüzde 0,81 olarak saptandı. Yaygın bağışıklık söz konusu değil.”

Özet olarak, yakında bitecek bir salgın yok; mucize bir tedavi de yok, sürü bağışıklığı hayalleri de bir yere kadar.

CoVID-19 artık grip gibi hayatımızın bir parçası. Hepimiz kendi normallerimizi günün gerçeklerine uyarlayıp, öfkemizi yenmeli ve bu fırlatıldığımız dünyadaki tek anlamın “an”da gizli olduğunu unutmamalıyız.

Ölüm kronolojik zaman algısında öfkeye dönüşüyor; zihnin kairolojik anlarını çoğalttığımızda kötü duygular da hafifleyecektir.

Bu dönemde o “an”lara her zamankinden çok ihtiyacımız var ve hayatın güzelleşmesi için her anımızı zamandan çıkarak, dolu dolu yaşayabilmek çok önemli.

Bugün gözleriniz kapalı bir The Doors şarkısı dinleyin, sonra da göz ve kulak hariç her şey kapalı bir Kemal Sunal filmi izleyin.

Yarına fırtına var…

“Hiçbir şeyden çekmedik, namuslu gibi görünen namussuzlardan çektiğimiz kadar.” – Kemal Sunal

Son Haberler

Grev 205’inci gününde ama işçiler yalnız!

Yenibosna Yeditepe Tır Garajında faaliyet gösteren Samsun Çorum Nakliyat Ambarı (SONER AYDAR) işçilerinin işverenin sendika düşmanlığına karşı başlattığı grev 205'inci gününde, ancak işçiler yalnız! RED...

Korona testlerinde AKP’lilere kıyak!

Koronavirüs salgınıyla ilgili yeterli önlemleri almamakla eleştirilen AKP iktidarının koronavirüs testlerinde de kendilerine öncelik tanıdıkları iddia ediliyor! RED HABER - İstinye Devlet hastanesi çalışanı...

“Ekonomik refah” can alıyor!

Koronavirüs salgınında gerekli önlemleri almayan ve işçileri köle şartlarnda çalışmaya mecbur eden sermaye düzeni can almaya devam ediyor. İşçi örgütlerine göre Temmuz ayında en...

“Her yer korona, her yer sömürü!”

Koronavirüs salgını sermaye sahiplerinin işçiyi kâr hırsıyla nasıl acımasızca sömürdüğünü her gün açığa çıkarıyor! Vestel, Kumtel ve Dardanel fabrikalarında ölüm ve vakalar artarken işçiler...

Çok insan ölecek

Bugüne kadar yazdığım hemen her şey, sadece kötü senaryo dahilinde gerçekleşiyor ve bu beni çok üzüyor. T. AKMAN İnsana ne düşüneceğini şaşırtan, çok keyifsiz bir...