Normale dönmeyin!

“Eve gireceksiniz” dediler girdik, “çıkacaksınız” dediler çıktık. Hiçbir şeyi sorgulayamaz hale geldik. Devletimiz kararlarını tartışmaya açmıyor; yöneticiler Anayasa’yı ayaklar altına alarak hareket ediyor. Kendimiz olamıyoruz çünkü çoğu insanı yıldırıp kendini aynada kaybettirmeyi başardılar.

  • T. AKMAN

“Her gününü hayatının son günüymüş gibi yaşarsan, günün birinde haklı çıkarsın” diyen Steve Jobs’ın 🇺🇸 2005 yılında Stanford Üniversitesi mezuniyet töreninde yaptığı, epik “Aç Kal, Budala Kal!” konuşmasındaki bir bölüm belleklerden silinmez:

“Zamanınız kısıtlı… Bu yüzden başkalarının hayatını yaşayarak zaman harcamayın. Başkalarının düşüncelerinin sonuçlarıyla yaşama dogmasına takılıp kalmayın. Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün, kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin.”

Keza Oscar Wilde’a atfedilen (ama ona ait olmayan), “Kendin ol, geri kalan herkesin sahibi var!” özlü sözü de konuyu aynı yere getiriyor: Diğer insanların, toplumun ya da otoritenin baskısıyla içinize sinmeyen hareket ve davranışlarda bulunduğunuz zaman “başka biri” olursunuz.

Peki üzerinizde hiçbir baskı olmayan bir dünyada olsaydınız, ne kadar gerçekten “kendiniz” olurdunuz?

TRUMAN SENDROMU

Jim Carrey’nin başrolünü oynadığı, 1998 Hollywood yapımı Truman Show, televizyon sektörünü sinema tarihinin en yaratıcı kurgularından biri üzerinden eleştirirken, bir yandan da özgünlük ve öz benlik sorularına cevap arıyor. Sokrates’in öğrencisi olan Antik Yunan Filozofu Platon’un (Eflatun) Devlet eserinin 7. kitabında anlattığı ‘Mağara Alegorisi’ni bilenler, filmi bu fikrin senaryolaştırılmış hali olarak değerlendirebilirler.

Truman Burbank, dünyanın en güzel adalarından (!) birinde, her güne harika evinde mutlu bir şekilde uyanıp, herhangi bir sorunla karşılaşmadan, akşamları aynı huzurla güzel eşinin yanına döndüğü ütopik bir hayat yaşamaktadır. Her şey harika giderken bir gün yolda, bir anlığına da olsa denizde kaybolarak ölmüş olan babasını görünce her şeyi sorgulamaya başlar…

Gerçekte Truman varlığından haberdar olmadığı gerçek dünyada, bir televizyon kanalı tarafından evlat edinilmiştir ve etrafına kurulan, figüranlarla çevrili olduğu sahte dünyadaki, sahte yaşantısı bebekliğinden beri 7/24 televizyonda canlı yayınlanmaktadır. Yani Truman’ın ütopyası, gerçekte bir distopyadır.

George Orwell’in 🇬🇧 1947-1948 arasında veremle mücadele ederken kaleme aldığı ve 1949’da yayımlanan, ünlü alegorik siyasi romanı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört‘ten beslenen kurguda, sürekli manipüle edilen, örneğin babasının ölümünün travması ile deniz korkusu aşılanan Truman, doğup büyüdüğü adadan ayrılamamaktadır. Filmin bir yarısı bu mücadeleye ve ikilemlere ayrılsa da, her Hollywood filminde (mutsuz yaşa, mutlu öl) olduğu gibi aşk kazanır ve Truman yapay dünyadan çıkışın yolunu bulur; çıktığındaki akıl sağlığı ise ayrı bir konudur.

27 Ağustos 2008 tarihli New York Times’ta yayımlanan bir makaleye göre, İngiltere ve Amerika’daki psikologlar, giderek artan sayıda hastanın kendi televizyon programında başrolde yer aldığına inandıklarını ve bir ‘Truman Sendromu’ deneyimlediğini gözlemliyormuş.

CoVID-19 ile birlikte bizler de üç aydır başka bir hayatı tecrübe ediyoruz. Bize ait olmayan, bir türlü kendimize yakıştıramadığımız ve anlamadığımız bir hayat…

SÜRÜ PSİKOLOJİSİ

Truman bir şeylerin yanlış olduğunu, ancak stüdyonun seyir ışıklarından biri yanına düştüğünde anlar. Umuda yolculuk da işte bu “gökten kafasına bir şey düşme” benzetmesi ile başlar.

Filmde Truman Show’un yapımcısına Truman’ın nasıl olup da yaşadığı daracık alanın dışında bir dünyayı keşfetmeye çalışmadığını sorarlar. Cevap düşündürücüdür:

“Bize sunulan dünyanın gerçeklerini sorgulamadan kabul ederiz; bu kadar basit.”

Sürü psikolojisiyle hareket eden, gerçeği görmek yerine kendisine gösterilenlerle yetinen bireyler Platon’un düşüncelerinin zamanın çok ötesinde, insan var oldukça geçerliliğini koruyacağının garantisidir.

Bireysel sorgulamanın karşılığı belki evde oturup “bu haftasonu da sokağa çıkmak yasakmış” demek olabilir ama toplumsal sorgulama bu değildir.

Daha normalleşmenin dördüncü gününde hemen burnumuzu yukarıya çevirmemiz hayra alamet değil. İyice gevşeyen İsveç iki günde 3 bin yeni vaka ile karşılaşınca sürü bağışıklığı modeli için “hata yaptık galiba” derken, dünyanın her yerinden gelen eğlence görüntülerinin en geç 10 gün sonra artan vakalar olarak geri dönmesinden de ders almayan ülkemizde, sokaklardaki mesafesiz, maskesiz ve hijyensiz kalabalıklar, ne yazık ki dibimizdeki İran örneğinde olduğu gibi, yeniden karanlık günlerin habercisi.

Nasıl ki normalleşme adımlarının atılmasını, bayram dahil, Mayıs ayının yarısını (evet, ayın tam 14 günü tıkılı kaldık) karantinada geçirmemize borçluysak, bugünkü anti-karantina davranışlarının da bir karşılığı olacaktır.

Sadece bu kadar erken bir yükseliş beklemiyordum, demek ki bayram sonrasındaki haftayı da çok iyi geçirmemişiz. O nedenle de halkı çayıra salan müdürlük, 15 ilde hafta sonu sokağa çıkma yasağını apar topar geri getirmek zorunda kaldı

Bu yamalı yasaklar yerine sadece 3 hafta boyunca, ülke çapında insanlara eğitim verilecek ve test yapılacak bir blok karantina uygulansaydı, bugün hem dünyaya örnek olurduk, hem salgının önüne gerçekten geçerdik, hem de salgının ekonomik zararı çok daha az olurdu. Bu haftanın etkilerini göreceğimiz önümüzdeki haftayı düşünmek bile istemiyorum ve sadece dua ediyorum.

Ancak durum bu kadar berbatken, gerçeği bilen Sağlık Bakanı’nın (başta çok kızıyordum kendisine, yine kızıyorum ama artık anlıyorum ve acıyorum) her akşam ızdırap (müracaat TDK’ya) çekerek yaptığı resmi açıklamalar, sayı servisleri ve medyanın gücü ile bir algı gerçekmiş gibi dayatılıyor ve bunu sorgulamadan kabul etmemiz isteniyor.

İstediği kadar sorgulayıcı olsun, evinde tümüyle tecrit altında olan bir insana, her akşam çıkıp “çok iyi gidiyoruz, hastanede hasta kalmadı, virüs bitti” deseniz, bunun neyini sorgulayabilir ki? Demek ki öyleymiş der, şükreder ve “normal” hayatına geri döner.

İşte Truman’ın kısılıp kaldığı dünya!..

“Eve gireceksiniz” dediler girdik, “çıkacaksınız” dediler çıktık. Hiçbir şeyi sorgulayamaz hale geldik. Devletimiz kararlarını tartışmaya açmıyor; yöneticiler Anayasa’yı ayaklar altına alarak hareket ediyor. Kendimiz olamıyoruz çünkü çoğu insanı yıldırıp kendini aynada kaybettirmeyi başardılar. Neyin doğru, neyin yalan olduğunu, feci bir bilgi kirliliği ile yok ettiler. Fikirleri üretkenliğinin zirvesindeki 65+ grubu, en masum ve açık fikirli -18 grubuyla birlikte denklemin ve hayatın dışına, çaresizliği de çözümsüzlüğe ittiler.

Televizyonda en çok izlenen yapımlar ne? Truman Show gibi ‘Voyörizm’ yani başkasının hayatından kesitler izleme programları. Başka insanların özellerini bilme dürtüsünü tetiklemek, kendi hayatını yaşamasına izin verilmeyen insanlara sunulan en iyi uyuşturuculardan biri.

Doğanın ortasında yarı çıplak takılan sportif insanlar, bir eve kapatılan yüksek hormonlu bekarlar, moda yarışmaları, gelin-kaynana/evlilik programları gibi onlarca farklı formattaki yayın, en muhafazakar kanallarda bile en çok izlenen programların başında geliyor.

Futbolu yeniden başlatma hevesinin arkasında da, futbolun kitlesel afyon etkisini kullanarak sersemliği iyice arttırmak ve sorgulamayı hepten yok etmek var. Türkiye’de yıllardır futbol konuşulduğu zaman, futboldan başka her şey geri planda kalıyor.

Şimdi art arda siyasi gündem ve algı değiştirme taktikleri ile virüs arka plana itilir ve Temmuz başına kadar sıfırlandı (!) algısı oluşturulur. En azından hayallerdeki plan bu ama “bayramda çifte müjde” nasıl gerçekleşmediyse, ne yazık ki, bu da gerçekleşemeyecek; zira gerçekleşmesi için hiçbir geçerli ve akılcı sebep yok: Virüs, ilk günkü kadar güçlü (hayır mutasyona uğramadı), ilk günkü kadar bulaşıcı (hayır virülansı azalmadı), ilk günkü kadar tehlikeli (hayır daha bilinçli davranmıyoruz; sadece yasak musluğu açılıp kapanıyor) bir şekilde sadece cehaletin sahne almasını bekliyor.

2023 için bize ütopik güzellikte bir yaşam vaat edilirken, sistemli bir şekilde distopik bir geleceğe gittiğimizi görmek için Türkiye’de yaşamak yeterli. Bize dayatılan dogmayı ve gerçekleri sorgulayamıyoruz, kendi hayatımızı planlamaya ve şekillendirmeye bile izin yok.

İLKEL YARATIĞA DÖNÜŞMEK…

Yaşadığına şükreden ilkel bir yaratığa dönüştürüldük ve kendi Truman Show’umuzun içine hapsedildik. Ülke olarak toplu bir “Truman Sendromu” yaşıyoruz.

“Kimsin sen?”

“İnsanlara umut ve eğlence ve ilham veren televizyon programının yaratıcısıyım.”

“O zaman ben kimim?”

“Sen yıldızımızsın.”

“Hiçbir şey mi gerçek değildi?”

“Sen gerçektin. Seni izlemeyi bu kadar güzel yapan da buydu. Beni dinle, Truman. Dışarıda, senin için yarattığım bu dünyadan daha fazla gerçeklik yok. Aynı yalanlar. Aynı ikiyüzlülük. Ama benim dünyamda korkacak hiçbir şeyin yok. Seni, kendini tanıdığından daha iyi tanıyorum.”

“Hiçbir zaman kafamın içine kamera koyamadın!”

Distopyayı sürdürebilmek için Truman Show’da 5 bin kamera vardı, İstanbul’da 107 bin…

“Siz” gerçeksiniz. “Gerçek” sizsiniz. “Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün, kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine” izin vermeyin.

Son Haberler

RedHack geri döndü!

Kızıl hackerlar AKP'li belediyelerin web sitelerine kayyum atamaya başladı!.. RED Haber - Türkiyeli devrimci hacker grubu RedHack bir dizi AKP'li belediyenin sitelerini hackleyerek "Size kayyum...

Belçika: “Onları Tayyip besliyor…”

"Tayyip Erdoğan'ın teşvik ettiği İslamcılar Belçika için başlıca tehditlerden biri..." RED Haber - Christophe Lamfalussy, geçtiğimiz günlerde Belçika La Libre gazetesinde Devlet Güvenlik Servisi (VSSE)...

Korona günlerinde turizm

Koronavirüs tüm dünyada turizmi vurdu. Bazı ülkeler büyük gelir kaybına uğruyor. Turizmin geleceği meçhul. RED Haber - Koronavirüs nedeniyle dünya turizmi ağır bir tehdit altında....

Trump solculara ‘faşist’ dedi

Müzisyen Neil Young, geçtiğimiz cuma Beyaz Saray'ın Bağımsızlık Günü'nü kutlayan Rushmore Dağı etkinliği sırasında müziğini kullanan Başkan Donald Trump’a sinirlendi. Trump ise 'solcu faşizmi'...

Bir acayip Japon treni

Japonya’da deprem sırasında yol almaya devam edebilen, dünyanın en hızlı ‘mermi tren’i hizmete girdi. RED Haber - Japonya'nın en yeni ‘mermi tren’i sadece daha hızlı...