Nereye kadar delireceğiz?


Biz psikiyatri uzmanı değiliz. Ancak şu dönemde başımızdaki zerzevatın nasıl bir psikolojik rahatsızlık içinde olduğunu görebilmek için uzman olmaya da gerek kalmıyor. Az buçuk araştırma yapan bir kişi bile teşhis yetkisi olmasa da bu arkadaşlarda paranoid şizofren, çoklu kişilik bozukluğu, mitomani, kleptomani gibi rahatsızlıkların emarelerini rahatlıkla görebiliyor, insanın “Rabbim verdikçe vermiş” diyesi geliyor.

Fakat işin ciddi olan kısmı bu dinci şebekenin varlığını sürdürebilmesi için eğitim sistemini nasıl çökertip çoluğu çocuğu dinci, sapık, cemaat ve tarikatların eline teslim ettiği ve daha da edeceğidir. Kadın ve çocuklar da bu ruh hastası sapıkların elinde en çok zarara uğrayan kesimler olduğundan yaratılan bu tahribatın boyutlarını ve varacağı noktayı tahmin etmek çok zor.

Bu nedenle çıldırmış ittifak ortağı Bay Bahçeli önce hepimizi delirtip Meclis’e sunduğu Ruh Sağlığı Yasası’nı yürürlüğe sokarak tüm halkı tımarhaneye yollamadan önce, toplumsal bir işbirliğiyle bu hastalıklı kafalarla nasıl mücadele edileceğinin de yollarına bakmaya başlamalıyız belki de.

“DELİRE DELİRE” Mİ KAZANACAĞIZ?!
Peki bunca çıldırmışlığa iyi yönden bakabilir miyiz, elbette evet. Sandıktan medet uman ve halkı sandığa mahkum bırakan anlayışla yıldızımız barışmasa da son seçim sonuçları en başta “yenilmez” sanılanın yenilebileceğini, “gitmez” denilenin gönderilebileceğini, birlik olarak mücadele etmenin muktediri nasıl güçsüz bırakabileceğini göstermesi bakımından önemlidir. 31 Mart ve 23 Haziran’da cumhur ittifakının zirve noktasına gelen kudurukluğunun en önemli faydası, muhalefet partileri ve seçmenini birlik-beraberliğe yönlendirmesi ve kimi AKP’li yandaşı bile “yok artık” deme pozisyonuna getirmesidir.

17 yıldır iktidarın bunca baskı ve zulmüne sessiz kalan AKP seçmeninin ekonomik çıkmaza girince tepki göstermesi her ne kadar üzücü bir durum olsa da, 31 Mart’ta 13 bin oy farkı için kanunsuzca mazbatası elinden alınan Ekrem İmamoğlu’nun 23 Haziran’da 800 binin üzerindeki bir farkla desteklenmesi, yapılan haksızlığın görüldüğüne ve cezalandırıldığına bir göstergedir.

Bu seçimle ayyuka çıkan delirmişlik, özellikle AKP iktidarı tarafından düşmanlaştırılmaya çalışılan Kürtlerle Türklerin kardeşleşmesi için önemli bir zemin oluşturmuştur. Selahattin Demirtaş ve İmamoğlu’nun birbirlerine verdiği destek mesajları halklar arasında anlamaya, dinlemeye sorunlarımızı birlikte halk olarak çözmemize yönelik bir adım olarak değerlendirilmelidir. Kimsenin kimseye özür veya minnet borcu yoktur. Unutulmamalıdır ki her iki parti de geçmiş dönemlerde pek çok hata yapmış, yapılan bu eleştirilerin de katkısıyla bazı yanlışlar düzeltilmiş, bugünkü ortak zeminde buluşulabilmiştir. Kemalist Türklerle Demirtaş’ı desteklediği halde bu seçimde İmamoğlu’na oy verip “ilk kez kendimi bu ülkeye ait hissediyorum” diyebilen Kürtler arasındaki bu uzlaşma, parti liderlerinin de serinkanlılığıyla üst seviyelere taşınmalıdır. Fakat kendilerini sol görüşlü olarak tanıtıp 1908-1923 devrimlerini “soykırım” olarak yorumlayarak örneğin Pervin Buldan’ın “19 Mayıs kutlamalarına çağrılsaydık giderdik” şeklindeki ılımlı çıkışına etmedik küfür bırakmayan bir kütle de var. Akılları sıra azınlıklara sahip çıktıklarını düşünen ama kraldan çok kralcı davranan bu kafanın bu kardeşleşmeye ve barışa zerre kadar katkısı olmadığı gibi bozacak, sürekli kavgaya teşvik edecek bir yapı olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Ezcümle; “terörist” diye yaftalanan Kürtleri “Her şey çok güzel olacak” tişörtüyle görmek, Türklerin, Kürtlerin verdiği siyasi tavırdan öteye geçen kalbi desteği hissettiğini fark etmek önemlidir. Bu fırsat kaçırılmamalı…

NE GÜNLERE KALDIK!
Tabii yaratılan yerli ve milli şuursuzluğun boyutları o kadar üst seviyelere çıktı ki seçim sürecinde sergilediği normal bir insanda zaten olması gereken tavırlarıyla dikkat çeken Ekrem İmamoğlu adeta kahramanlaştırıldı. Adam ailesiyle fotoğrafını paylaştı, “wuaaaw özlediğimiz görüntüler” diye sarhoş olundu. Eşi Dilek Hanım, Binali’nin eşi Semiha Hanım ile alay edilince “ablamdır, öğretmendir” dedi. Bir dakika arkadaşlar; kılık kıyafet ayrı mesele, kadının fiziksel görüntüsünden bize ne?!

Fakat konumuz başka: Canlı yayın düellosuna giderken kocasının iki metre arkasından gitmek zorunda kalan, nasıl zenginleştiği belli olmayan evlatlar yetiştiren bir kadın bizim nazarımızda öğretmen falan değildir. Komşunuzsa ablanız olabilir, ancak eski bir başbakan, meclis başkanı eşinden söz ediyorsak o kişi kimsenin “ablası” falan değildir.

AKP seçmenini küstürmemek için gösterdiğiniz uzlaşmacı tavrı anlıyoruz; fakat bu halkın bu iktidarla uzlaşmak değil, hesaplaşmak gibi önemli bir derdi vardır. 17 yılda işledikleri tüm suçların hesabını sormak istemek gibi bir hakkı da vardır. O nedenle siz, bu şuursuz iktidar ve yandaşlarının partinizin liderini linç ettiğini, faillerini ödüllendirdiğini unutmak isteyebilirsiniz. İl başkanınızın sırf kazandınız diye 17 yılla yargılanmasını, affedebilirsiniz.

Ama biz affetmek zorunda değiliz, affetmeyeceğiz de. Hak, hukuk, adalet diyorsanız, siz de Binali beylere çay içmeye gidip hatıra fotoğrafı çektirmek yerine, size “hırsız” diyenlerle en azından aranızdaki mesafeyi korumalısınız.

Son olarak İmamoğlu’nun belediye mekanlarındaki alkol meselesine bakışına da iki laf etmek gerekirse; bu kadar manyaklığın, sıkışmışlığın ortasında böyle bir cevap verdi diye kendisine kızmayı düşünmüyoruz. Bu mevsimde domatesin pazarda 5 lira olduğu bu ülkede öncelikli meselemiz bu da olmaz. Ancak belediye tesisinde alkol almak bu iktidarın halkın elinden zorla aldığı bir haktır, bunu da hatırlatmak zorundayız. Ekonomideki bütün açıklarını alkol alan vatandaşa astronomik vergiler yükleyerek çıkarmaya çalışan Tayyip iktidarının seçmeninin millet bahçelerinde yuvarlanmak hakkı ise, en çok vergiyi ödeyen alkolsever vatandaşın da belediye tesisinde bu keyfini yaşamaya hakkı vardır.

Ayrıca bundan daha önemlisi de şudur: Biz Avcılar’daki bir parkta bira içtiği gerekçesiyle 26 yaşındaki iki çocuk babası konfeksiyon işçisi Feyzullah Ete’nin göğsüne yediği polis tekmesiyle öldürüldüğünü unutmadık. Katil polisin serbest bırakıldığı gün tahliye kararına isyan edip mahkeme heyetine çakmak fırlatan ağabeyinin hapse tıkıldığını da unutmadık. Tecavüzcülerin mahkemeler tarafından “barda içki içen kadının başına her şey gelir” savunmasıyla serbest bırakılmasına seyirci kalmaktan bıktık. Bu bakımdan içki içen insanlara her tür kötülüğün yapılabilmesini reva gören yobazlığın nefes almasına izin verilmeye devam edilip edilmeyeceği bizler için önemlidir. O nedenle bu mesele, ille de belediye tesislerinde alkol alalım değil, bir normalleşme talebidir. Bu Tımarhane Cumhuriyetinden çıkışın en önemli koşulu da normalleşmedir!

SONUÇ: AZGIN AZINLIK SENSİN BİRADER!
17 yıldır sen konuştun, şimdi de sen dinle bakalım biraz Cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden unsur: Dile kolay, 17 yıldır memleketin her yerini talan ettin, ele geçirdin, at koşturdun. Bu halkın kıymet verdiği ne kadar değer varsa hepsini yok ettin. İnsanları sırf sana itaat etmiyorlar diye senelerce hapisle cezalandırdın. Ömürlerini çürüttün, işlerini, yaşamlarını ellerinden aldın, insanları sevdiklerinden ayırdın. Sen bütün yükünü bu halkın sırtına yükleyip saraylar yaptırdığın ailenle ejder meyveleri emerken alenen dalga geçtin, hakaret ettin.

O dahi oğlun Bilal “çocuklarım daha iyi eğitim alsınlar diye İtalya’ya gidiyorum” derken fakir halkın çocuklarını tacizci tecavüzcü dinci sapık tarikat yuvalarına emanet ettin. Kadınlar sapıklar tarafından her tür şiddet, taciz ve tecavüze maruz bırakılırken bizim paramızla maaşa bağladığın kızın Sümeyye’ye “aile birliği” hakkında dersler verdirmeye kalkıştın. Halka tasarruflu olma tavsiyelerinde bulunan eşin Emine Hanım 52 bin avroluk çantayla dolaştı bu memlekette. Millet açlıktan ölürken beyaz çaylarla keyfine baktın. Bizim paramızla kendine uçaklar jetler aldın. Her gece bir odasında kalsan 4 sene sürecek 1200 odalı saray yaptırdın. Bu saraya harcanan para 2018 yılında rekor seviyeye çıktı. 30 dakikada 30 asgari ücreti çatır çatır yiyorsun şu an bile hâlâ.

Bunlar da yetmedi, yazlık saray yaptırdın. Koskoca körfezi sarayın için halkın kullanımına kapattın. Yazlık sarayın için 50 bin, Kaçak Saray’ın için 10 bin ağacın, içindekilerle birlikte yüzbinlerce canlının hayatına kıydın. Sonra beğenmediğin yerleri yeniden yapılmak üzere yıktırdın. Yetmedi halka ait topraklar üzerine Ahlat’ta bir saray daha yaptırdın. O da yetmedi, yanına bir de köşk inşa ettin…

Daha çok sayarız da bu kadarı bile memleketteki o sözünü ettiğin azgın azınlığın kim olduğunu ortaya koymaya yetiyor da artıyor bile. Çünkü acı gerçek şu ki; bu memlekette ve belki de dünyada eşi benzeri görülmemiş en azınlık, sensin birader, hiç kusura bakma.

Ama şunu bil; bu halkı bu Tımarhane Cehenneminden kurtaracağız, sözümüz olsun!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here