Mutsuzluk salgını

Türkiye her bakımdan geriliyor. En önemli gerilemeyi de “mutluluk” sıralamasında yaşıyor. Bununla nasıl başa çıkacağız?

  • T. AKMAN

Nerede kalmıştık?.. Bir yandan “uzun CoVID-19 sendromu” ile, bir yandan da salgın nedeni ile insanlığın üzerine çöken umutsuzluk, mutsuzluk ve olası depresyon ile nasıl başa çıkabileceğimizi planlamamız gerekiyor.

Bugünlerde depresyona girmek için kadersiz coğrafyamıza mahkûmiyet bile tek başına yeterli iken, 21. yüzyılda dünya mutsuzluk endeksinde zirveye oynayan ülkemiz, sıradanlaştırılmaya çalışılan intihar ve aile içi şiddet vakaları ile kırmızı alarm veriyor.

Bir politikacı sağ olsun rakamları bir araya getirmiş: “2019 yılında 49 milyon 857 bin kutu antidepresan ilaç satılırken, bu sayı 2020’de 54 milyon 625 bine çıktı. 2021’in ilk üç ayında ise 15 milyon kutu antidepresan ilaç satıldı. 2021 yılının sonunda bu rakamın 60 milyona çıkması bekleniyor.”

Antidepresan kullanımındaki artış halk sağlığı açısından endişe verici boyutlarda. Vatandaş ruh sağlığını korumak için çareyi ilaçlarda arıyor.

Birleşmiş Milletler’in 149 ülke arasında yaptığı değerlendirmeyle belirlediği Dünya Mutluluk Raporu‘na göre geçen yıl 93. sırada olan Türkiye 104. sıraya geriledi.

Bugün evlerinde hapsedilen, özellikle esareti tahammül sınırlarının ötesine taşmış olan 20 yaş altı ve 65 yaş üzeri milyonlarca insan bir de zorunlu bırakıldıkları depresyonla mücadele ediyor ve virüs bulaşmasa bile sendromunu yaşıyor.

Virüsün fiziksel sağlık üzerindeki etkilerine açtığımız savaşı sınırlı olarak kazanıyor gibi “sandırılsak” bile, salgının tuz biber olduğu ve giderek büyüyen toplumsal hasar göz ardı ediliyor. Toplum mühendisliği: Türkiye dizisinin son bölümlerinde gündem o kadar saçma şeylerle ve o kadar süratle değiştiriliyor ki, turkuaz tablolu, e-nabızlı, aşı randevu sistemli ve siyasetin çürümüşlüğüne bulanmış kaotik yapının ardında yatan toplumsal yıkıma kimse bakamıyor bile.

Salgın yokken dahi çok zor bir dönemden geçen ve rahatlayabilmek için daha da gerilim artırıcı TV ekranı haricinde bir alternatifi kalmayan iletişimsiz ve mutsuz toplumumuz, resmen altı açık unutulmuş düdüklü tencereye döndü.

Din, futbol ve ekonomi baskısı ile eğitilmek yerine güdülmeyi kabul eden çapsız bir güruhun çoğunluk olduğu ve topumsal eşitsizliğin artık orta çağ seviyelerinde kabul gördüğü toplumun günlük rutinleri de bu cehaletin liderliğinde köklü değişikliklere uğrayınca, çekirdek aileden başlayarak tüm sistemlerin ayarları bozuldu.

Stresini kahvelerde, meyhanelerde, dost meclislerinde atmaya alışmış; sarılmayı, öpüşmeyi, yakın teması çok seven biz Türklerin sadece bu nedenle yaşadığımız sıkıntı ortada. Geleceği ve bugünü bıraktım, geçmişimiz yani atadan kalma alışkanlıklarımız, örf ve ananelerimiz iki ucu pis değnekle test ediliyor.

Örneğin el öpmek virüsün en kolay geçebileceği iletişimlerden biri olduğu için önümüzdeki bayramda torun dedenin elini öpmemeli, yasakları dinlemeyip ziyarete kaçanlar ev sahibine sarılmamalı. Zira bizler el öpmeyi, öpüşmeyi, sarılmayı, tokalaşmayı, dost meclislerini umarsızca devam ettirdikçe virüs de aynı umarsızlıkla yayılmaya devam edecek.

Resmi sayılarla 5 milyon vatandaşımız bu hastalıkla tanıştı, yine resmi sayılara göre 42 bin vatandaşımızı kaybettik. Bilimsel (tıp ve istatistik) tahminlere göre ise Türkiye’nin yüzde 15’ine virüs bulaştı, tüm nüfusun yüzde 2-3 çok ise yakından etkilendi diyebiliriz. Bizler uzun CoVID-19 sendromunu konuşmuyoruz bile ama, aramızdan tahminen 600 bin kişi, bir müddet bu sendromla ve farklı yan etkileri ile mücadele etti. Kabaca ölü sayımız kadar büyük bir grup ise mevcutta bu sendromla ve etkileriyle mücadele ediyor.

İşte bu sayılar büyüdükçe ve bu virüsle tanışmaları nispeten şanssız, hatta acı verici olanların sayısı arttıkça toplumsal alışkanlıklar şekillenmeye başlayacak, paranoya kaçınılmaz olarak yerini başka gerçeklere ve mutsuzluklara bırakacak.

Toplum mühendisliğinde bazı şeyleri zaman zaman baskılamak mümkün olabilir, ancak tarihte her şeyi her zaman baskılamanın başarılı bir örneği yoktur. Kötü olan her şey eninde sonunda biter. Ama bir grup insan o kötülük sürecini bilfiil yaşamak zorunda kalır.

Öte yandan, sonunda çekilen acılar, sıkıntılar unutulur ve yaşam sevinci yolunu bulur. Bu salgının kısa bir sürede bitmeyeceğini itiraf edenlere şu andaki en etkin aşı olarak görülen Pfizer/BioNTech aşısının mucidi de katıldı.

CoVID-19’un bir grip seviyesine indirilmesi için gereken en erken tarihi ben sürecin en başından beri 2023 yaz ayları olarak tahmin ettim ve bu tespitimden dolayı çok tepki gördüm. Henüz mutasyon/varyant sözcükleri dilimize yerleşmeden önce de 2025’te şanslı bir mutasyon sayesinde kurtulabileceğimiz varsayımına sıcak baktım. Bunlar evren hatta insanlık için çok küçük olsa da insan hayatı için çok uzun dönemler. Bu kadar uzun dönemleri endişe, tasa ve depresyonla geçiremeyiz, geçirirsek de aynı insan olarak kalmamız mümkün olmaz.

Sağlam kafa sağlam vücutta olur ama bunun tam tersi de geçerli. Düşüncelerimizi sağlam, moralimizi yüksek tutamazsak, o zaman virüse karşı çok önemli bir savunma silahımızdan vazgeçmiş oluruz. Kafayı sağlam tutmanın yolu asla antidepresanlar, çok yemek ya da keyif verici maddelerden geçmiyor. Herkes kendi yolunu çizecek, mutlu olduğu şeyleri yeniden değerlendirecek ve elindeki asgari şartlarla azami mutluluğun anahtarını bulacak.

Mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip oldukları için değil, sahip oldukları her şeyi en iyi olarak kabul ettikleri ya da gerçekten en iyiye çevirebildikleri için mutlu.

İstanbul Sözleşmesi’nden kurtulmak isteyen insanları şiddet sevenler, ruh hastaları vb. şeklinde sınıflandıramazsınız. Bu insanların ortak özelliği sadece mutsuz olmaları.

Mutluluğun ortak anahtarları da oldukça basit; kendini tanı, başta kendine, sonra herkese dürüst ol, insanlara güven, güvenmediğin ve mutsuz insanları çevrende tutma, çevrendeki insanlara önem ver ve zaman ayır, sevdiğin ve kontrol edebildiğin şeylere odaklan ve zaman ayır, hem kısa hem uzun vadede dengeli bir yaşam sür, spor yap, iyi uyu, sağlıklı beslen, sorumluluklarını ve hatalarını sahiplen, küçük veya kontrol edemediğin şeyleri kafaya takma hatta kafanda tutma, her engelde fırsatı gör, güzel bir şey gördüğünde övgüden kaçınma, tutkulu ol, yavaş yaşa, anı yaşa ve en önemlisi mutlu olduğunu belli ederek çevrenle paylaş…

Tarihteki en önemli bilgelerden, Doğu Asya kültürünün ve toplumunun temellerini atan Konfüçyüs’un çok güzel bir lafından adını alan bir derlemeyi okumanızı önereceğim: Nereye Giderseniz Gidin Ama Tüm Kalbinizle Gidin.

Konfüçyüs’a göre mutluluğa giden yol ve yegane amacımız içinde yaşadığımız anı değerlendirmek ve insan olmaktır. Bireyin eğitimi çok önemlidir ve insan ancak eğitimiyle birlikte kendini bir heykeltıraş gibi yontarak “ikinci doğum” evresini geçtikten sonra gerçek mutluluğa ulaşabilir. “Mutlu olmak için, bulunduğunuz andan daha iyi bir zaman olduğuna inanıyorsanız beklemekten vazgeçin. Pek çokları mutluluğu insandan yüksekte arar, bazıları ise daha alçakta. Oysa mutluluk insanın boy hizasındadır.”

Önceki İçerikHıdrellez…

Son Haberler