Gazete REDMuhteşem Sarıgül ‘Papatya’sına kavuşurken…

Muhteşem Sarıgül ‘Papatya’sına kavuşurken…

“Sarıgüllüğümü kendim kazandım” diyen Sarıgül aslında doğru söylemektedir: Onun öyküsü, adı “Sarıgül” olan projenin adım adım nasıl gerçekleştirildiğinin kanıtıdır.

  • MEHMET BARIŞ GÜMÜŞBAŞ

(Ön not: Bu yazı, RED Dergisi’nin 2014 Ocak sayısında yayınlanmıştır. Yazarın ufak bazı düzenlemeleriyle ve tabii bir kez daha son derece güncellik kazandığı için, yeniden yayınlıyoruz.)

Geçenlerde Aykırı Sorular programında Mustafa Sarıgül ile yapılan söyleşiyi izlerken, kendisinden söz ederken sürekli üçüncü tekil şahıs kullanan bu karakteri nereden tanıdığım sorusu takıldı kafama.

Sanki bir roman ya da film kahramanı, mitolojik bir figür gibi asla dokunamayacağımız, ancak sözler ve imgeler aracılığıyla yaklaşabileceğimiz şu diğer “Sarıgül” kimdi?

Üçüncü tekil şahısla anlatarak öykünün inandırıcılığını arttıracağını düşünen Sarıgül’ün kendisiyle kahramanı “Sarıgül” arasına nesnel bir mesafe “koyduğunu” gözümüze sokuşunda ve sanki post-modern bir yazar gibi mesleğin numaralarını öykünün bir parçası yapışında, çok acemice kaçan bir şey vardı: post-modern yazar, okuduğumuzun bir kurgu olduğunu hiçbir zaman unutmamamızı isterken, Sarıgül öyküsünü gerçekçibir roman gibi okumamızı istiyordu. Yani zarf ile mazruf uyuşmuyor; mızrak çuvala sığmıyordu.

Gerçekçi romanın büyük ustası Gustave Flaubert bir mektubunda “Bir yazar kitabında Tanrı gibi olmalıdır; her yerde bulunmalı ama hiçbir yerde görünmemelidir”[1]demiş olsa da, Mustafa Sarıgül kahramanı “Sarıgül”ü anlatırken hem her yerde olup, hem her yerde göründüğünden, kurgusu da en az anlatıcısı kadar sırıtıyordu.

Yani, Sarıgül’ün “Sarıgül’ü” anlatma biçiminin aslında Sarıgül’ün öyküsünün kendisi olduğu çok açıktı.

Tanıdık Bir Sima

Televizyondaki söyleşi ile aynı günlerde Ayşe Arman’ın üç gün peş peşe yayımlanan Sarıgül röportajı geldi. Arman Sarıgül’ü Kemalettin Tuğcu’nun kahramanlarına benzetse de, ben Sarıgül’ü nereden tanıdığımı çıkartmıştım:  Mustafa Sarıgül ülkemizin Muhteşem Gatsby’siydi.

F. Scott Fitzgerald’ın 1925 yılında yayımlanan ve Amerikan edebiyatının en önemli eserlerinden sayılan The Great Gatsbyya da Muhteşem Gatsby, “Caz Çağı” olarak da bilinen 1920’ler Amerika’sını kahramanı Jay Gatsby’nin öyküsü üzerinden anlatırken “Amerikan Rüyası”nın parıltılı yüzüne ve onun ardındaki karanlık gerçeğe bakar.[2]

1929 yılında New York borsasının çöküşü ile başlayacak olan Büyük Bunalım öncesinde, en azından orta sınıflar için eğlenceli bir parti havasında geçen bu yıllara damgasını vuran önemli olaylar arasında alkol yasağı, bu çerçevede gelişen yer altı ekonomisi ve mafyanın önlenemez yükselişi vardır.

Romanın kahramanı James Gatz yoksul bir aileden gelen hırslı ve idealist bir gençtir. Kendisini kıstırılmış hissettiği toplumsal koşullarından sıyrılmak ve yükselmek isteyen Gatz’ın on yedi yaşında evden ayrıldıktan sonra yaptığı ilk şey ondan sonraki yaşamında artık kendisini Jay Gatsby olarak tanıtmak olacaktır.

Bu bağlamda, Gatsby daha sonra romanın anlatıcısı Nick Carraway’in söyleyeceği gibi “kendi kafasının içinde oluşup meydana çıkmış bir insandı[r]” (s. 93) ve roman da James Gatz’ın önce tasarlayıp sonra gerçekleştirdiği “Gatsby” karakterini adım adım nasıl yarattığının öyküsüdür.

Gatsby’nin oluşumunda dönüm noktası, kahramanımızın varlıklı bir ailenin güzel kızı Daisy (Papatya) ile tanışmasıdır. Birçok rakibi olmasına rağmen Gatsby Daisy’nin kalbini çalmayı başarsa da, sınıfsal konumu itibarıyla Daisy ile beraber olmaları olanaksızdır.

Amerika’nın I. Dünya Savaşına girmesiyle o sırada asker olan Gatsby Avrupa’ya gönderilir ve uzun süre dönemez. Beklemekten umutsuzluğa kapılmış olan Daisy varlıklı bir ailenin oğlu Tom Buchanan ile evlenir. Savaştan sonra ülkesine beş parasız ve sevdiği kadını başkasına kaptırmış olarak dönen Gatsby’nin tek hedefi güç ve paraya kavuşarak Daisy’i Tom’un elinden geri almak olacaktır. İçki kaçakçılığı ve diğer yasadışı faaliyetlerle kısa sürede bir servet edinen Gatsby, artık Daisy’nin yaşadığı koyun hemen karşısında bir malikâneye yerleşmiş, her gece Daisy’nin evinin önündeki iskelenin yanıp sönen yeşil ışığına bakarak, neredeyse her gün yüzlerce tanımadığı insanın akın ettiği çılgın partilerinden birine Daisy’nin de çıkıp geleceğini umut etmektedir.

Nitekim Nick ile kurduğu arkadaşlık sayesinde sonunda muradına erer. Bundan sonra olayların nasıl geliştiğini merak edenler romanı okumalılar.

Daisy, Gatsby için yaşamda elde etmek istediği her şeyin bedene büründüğü bir arzu nesnesidir ve aslında ilginç olan Daisy’nin kendisi değil, Daisy’nin Gatsby’nin kendi kendisini yaratma sürecindeki işlevidir.

Bu anlamda Daisy, Gatsby için hem sopa hem de havuçtur. Romanın anlatıcısı Nick’i Gatsby’ye çeken şey ise, zenginliğinin kaynağı hakkındaki tüm söylentilere ve bunları örtmek konusunda acemice yalanlarına rağmen, Gatsby’nin sonuçta kendi kurguladığı bir karakteri gerçeğe dönüştürürken bunu azimle, umutla ve çocukça bir saflıkla gerçekleştirmiş olması ve kendi yarattığı bu karaktere “sonuna dek sadık” (s. 93) kalmış olmasıdır.

James Gatz’in Jay Gatsby’yi oynadığı bu oyunda, her ayrıntı Gatsby hakkında bir gerçeklik duygusu yaratmaya yarar; tabii, yalnızca izleyenler açısından değil, Gatz açısından da. Zira önce kendisi inanır; sonra herkesi inandırır. Bu oyunda özellikle bir sahne, Gatsby-Sarıgül benzerliğinin anlaşılması açıdan çok önemlidir. Daisy malikânesine ilk geldiğinde, Gatsby Daisy ile Nick’e evini gezdirirken onları giysi dolabının önüne götürür:

“Utangaçlıkla başlayıp mantıksız bir neşeye yönelmişti; şimdi de Daisy’nin orada olduğuna inanamıyordu anlaşılan. Yıllardır bunu yapmak isteğiyle dopdolu yaşamış, her şeyi en ince ayrıntısına kadar hayal etmiş, inanılmaz bir arzu ve sabırla dişlerini sıkıp beklediği için fazla kurulmaktan zembereği boşalan bir saate dönmüştü. Bir süre sonra toparlandı ve pırıl pırıl iki gardrobun kapaklarını ardına kadar açarak içlerini ağzına kadar dolduran takım elbiseleri, ropdöşambrları, kravatları, özenle katlanarak tuğla gibi üst üste sıralanmış gömleklerini gösterdi. ‘Giysilerimi İngiltere’deki adamım alıyor: Her ilkbahar ve her sonbahar mevsim başlarında seçimini yapıp bana gönderir’ … Biz Daisy’le hayran olmuş bakarken öteki yığınları da karıştırmaya başladı, masanın üzerindeki yumuşak tepecik gittikçe yükselmekteydi … gömleklere bakarken birden bir hıçkırık sesi duydum; Daisy gömleklerin üzerine kapanmış ağlıyordu. Gözyaşlarına boğularak, ‘Bunlar ne kadar güzel’ derken başını gömleklerin içine gömmüş olduğu için sesi boğuk çıkıyordu, ‘Birden içimi bir hüzün kapladı, çünkü hayatımda bu kadar, bu kadar güzel gömlekler görmedim” (s. 87-88).

Daisy’nin şapşallığının doruk noktası olan bu sahne, Gatsby’nin zaferidir. Bir zamanlar yoksulluğu nedeniyle Daisy’sini kaybeden Gatsby, bir anlamda ona oyununun kostümlerini gösteriyor olsa da, oyunun ve karakterin yarattığı etkiyle kendinden geçmiş olan Daisy gerçeklikle kurgunun üst üste bindiği bu kısacık andaki sihirbazlığı görebilecek durumda değildir.

Sonuçta istenilen etki yaratılmıştır; oyuncu da izleyici de memnundur.

Sarıgül’ün Giyim Odası

Ayşe Arman’ın Sarıgül söyleşisi de, Sarıgül’ün giyim odasında başlar.[3]

Giysi odasındaki duyguları Daisy’nin gömleklerin önünde ağlayışını anımsatan Arman, sahne arkasına girmesine izin verilmiş ergen heyecanıyla bize gerçeği aktardığını sanmamızı dilerken, bir tiyatronun ortasında durduğunu unutmamızı ister. Sonuçta Arman, bu gösteri dünyasının inançlı ve heyecanlı bir halkla ilişkiler uzmanıdır.

Gatsby “arzu ve sabırla dişlerini sıkıp beklediği için fazla kurulmaktan zembereği boşalan bir saat” ise Sarıgül “fırlamaya hazır tay” ya da boy vereceği günü sabırla beklemiş “kar altındaki buğday tanesi” gibidir. Gatsby’nin giysilerini İngiltere’deki adamı seçip gönderir; Sarıgül’ün elbiseleri Edwards’da dikilmekle kalmaz, Gatsby’yi bile kıskandıracak biçimde giysilerin ütücüsü ve kombincisi de ayrıdır. Tabii, elbise işin yalnızca kostüm kısmıdır ve Mustafa Sarıgül de söyleşisinde, “Sarıgül”ün öyküsünü nasıl ilmek ilmek işlediğini anlatır, zira Sarıgül’ün herkesten iyi bildiği üzere “zaman kendini kendini anlatma zamanı[dır].

“Ego yok” diye başlayıp “Türkiye’de sosyal demokrat anlayışta, sıfırdan gelen bir tek kişi var, o da benim. Başkası yok,” cümlesinin psikanalizde ne anlama geldiğini işin uzmanlarına bırakalım, ama aileden gelen üstünlüklerle siyasete girmiş diğer “seçkinlere” karşı  “Sarıgüllüğümü kendim kazandım” diyen Sarıgül aslında doğru söylemektedir: onun öyküsü, adı “Sarıgül” olan projenin adım adım nasıl gerçekleştirildiğinin kanıtıdır.

Babası Gatsby’nin cenazesine geldiğinde, Nick’e yıllar öncesinden kalan bir günlüğü gösterir. Saati saatine belirlenmiş günlük programı ve geleceğiyle ilgili aldığı kararlarla, her gerçek Amerikalı gibi yaşamı zamanında yetiştirilmesi gereken bir proje gibi gören Gatsby’nin başarısı kaçınılmazdır (s. 162). Günlük yaşamın, alışkanlıkların, ilişkilerin her unsuru ancak bu projeye hizmet ettiği ölçüde anlamlı ve değerlidir.

Her günü en az Gatsby kadar ince ince hesaplanmış olan Sarıgül de, öğle yemeklerini “enerji ya da bilgi alacağı” dostlarıyla yediğini söylese de, bu yemekleri dost sofrası değil “iş yemeği” olarak adlandırmak sanırım daha yerinde olacaktır. En ufak bir tavır, jest, kişilik özelliği projenin ruhuna uygun olmalıdır; örneğin Gatsby’nin “gülümsediği zaman insanların kendisine bayıldığını” uzun süre önce keşfettiğini okuduğumuzda (s. 94), Sarıgül’ün nerede görsek tanıyacağımız gülümsemesinin nedenini anlayabiliriz.

Bu yazının sınırları içinde daha derin bir okuma mümkün olmasa da, yalnızca gülümseyerek geçemeyeceğimiz kimi noktalar da vardır. Bunlardan birinde Sarıgül’ün “başhocam. Onunla konuşmadan hiçbir iş yapmam” dediği Türkiye siyasetinin kara kutularından Hüsamettin Özkan’ın bu öyküde, en az Jay Gatsby için “Onu ben yarattım … Onu yoktan var ettim” (s. 159) diyen mafya lideri/işadamı Meyer Wolfsheim kadar belirleyici olduğunu öğreniriz. Sarıgül’ün devamında söylediklerini İstanbullu seçmenlerin unutmamasında fayda var. Sarıgül’ün Özkan hakkında, “Onunla konuşmadan hiçbir iş yapmam. Bana bir şey dediği zaman da ‘Neden, niçin’ diye soru sormam. Bilirim ki o benim için doğru söyler,” deyişinde Sarıgül’e verilecek vekâletin aslında kimlere verileceğinin yanıtı da saklıdır.[4]

‘Şov’ kısmında yokmuş!

Sarıgül’ün siyasi söyleminde hak, hukuk, demokrasi, sınıf mücadelesi gibi kavramların esamisi okunmazken hayırseverlik, merhamet, iyilik, sevgi gibi sözler gözü yaşlı bir retorikle üzerimize boca edilir. Söyleminde en radikal istem görünen ve Sarıgül’ün bir süredir lideri olduğu harekete ismini veren “değişim” kavramına bu bağlamda bakıldığında, insanın kafasında siyasi bir dönüşüm ufkundan çok bir tür kişisel gelişim ideolojisi ile karışık Scientology tarikatı gibi bir proje canlanır.

Gezi Parkı’ndaki ilk direniş günlerinde kendi katkısı ve katılımıyla ilgili söylediklerinde de bu dilin tınısı vardır. Bir direnişin parçası olan bir kişiden çok, yaramaz çocukların düzenlediği rock festivaline sponsor olan hayırsever işadamı gibi konuşur.

Peki Sarıgül Gezi’ye desteğini niçin o gün değil de bugün ve yaptıklarını tek tek sayarak dile getirmektedir?

Sarıgül bugün hesabı önümüze koyacağına, o günlerde Gezi Parkı’na yalnızca bir kilo meyve alıp gidebilir, kameraların hep üzerine olduğu kamusal bir figür olarak “ben buradayım; haklısınız, sizinleyim” diyebilirdi. Ama bugün “sosyal demokrat” bir partiden adaylık gündeme geldiğinde gayet kârlı olan bu duruşun, o günlerde kendisine pahallıya patlayacağını Mustafa Sarıgül’ün hesaplamamış olması düşünülemez. “Gezi’de en öndeydim, sadece şov kısmında yoktum … Yani görünmüyordum ama oradaydım,” diyen Sarıgül açısından Gezi şovu şimdi başlamış görünmektedir.

Bir sistem eleştirisi içermeyen “garibanlık” edebiyatından (gariban sözcüğünü söyleşide Sarıgül kullanır), hele de göz yaşartıcı bir başarı öyküsünün yalnızca sahne dekoruysa, muhalif bir duruş çıkmaz; aksine kapitalizmin kültürel bagajı bu türden, hem de Sarıgül’ün öyküsünden çok daha ilginç yüzlerce başarıöyküsüyle doludur. Sonuçta Sarıgül de başarmış ve ‘Papatya’sına kavuşmuştur. Peki CHP’nin sayın kurmayları, Gezi Direnişinde yitirdiğimiz tek gömlekli çocuklarımızın, kardeşlerimizin daha kanları yerdeyken ve bizler hâlâ adalet beklerken, karşımıza tek umut ve çare olarak bin gömlekli bir aday koyan “sosyal demokrat” bir parti bir ironi değilse nedir?

İhsan Eliaçık’ın Gezi süreci ile ilgili olarak çok güzel dile getirdiği biçimiyle, “Gezi’de gençlerin gördüğü rüya,” ne Gatsby’nin, ne de Sarıgül’ün Türkçe alt yazılarla gördüğü bir Amerikan Rüyasıdır.[5]

Onun nasıl bir rüya olduğunu anlamak isteyenler, Hatay’da direnirken katledilen Ahmet Atakan’ın internette bulabilecekleri bir fotoğrafında, önünde poz verdiği duvar yazısına bakarak başlayabilirler: “Ne oldu lan, büyük adam olamadıysak hayallerimizi satmadık ya…”

[1]Francis Steegmuller (Der. ve çev.), The Letters of Gustave Flaubert, 1830-1857 (Cambridge, Mass.: Belknap Press / Harvard University Press, 1979), 173.

[2]Romandan yapılan alıntılar için bkz. F. Scott Fitzgerald, Muhteşem Gatsby, (Çev. Utku İlban Coşkunoğlu). İstanbul: Bilge Kültür Sanat, 2004.

[3]Ayşe Arman’ın Sarıgül söyleşisi için bkz. http://www.hurriyet.com.tr/gundem/24986401.asp,http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/24994656.aspve http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25000333.asp

[4]Hüsamettin Özkan üzerine mükemmel bir giriş için Yıldırım Türker’in yazısı; http://www.radikal.com.tr/yazarlar/yildirim_turker/ozkan_kimi_kurtaracak-638292

[5]İhsanEliaçık söyleşisi için bkz., (http://www.hurriyet.com.tr/planet/24068046.asp)

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,818BeğenenlerBeğen
17,097TakipçilerTakip Et
1,360AboneAbone Ol