Milyonlarca potansiyel katil var!


Yeni Zelanda saldırısında ölü taklidi yaparak kurtulan Türk yaşananları anlatıyor…

Yeni Zelanda’daki cami saldırısı tüm dünyada çarpıcı bir etki yarattı. Bunun temelde iki nedeni var. Birincisi, Müslümanlara karşı, Batılı bir ülkede gerçekleştirilmesi, ikincisi ise Yeni Zelanda gibi ücra, müreffeh ve sorunsuz bir ülkede düzenlenmiş olması. Böylece, tek bir olay hem Müslümanların Batı’da güven içinde olduklarına, hem de Batı uygarlığının tüm toplum için huzurlu ve iyi yaşam vaadine olan inancı sarsmaya yetti.

Olayın ülkemizdeki yansımaları ise çok daha yalın. Erdoğan başta olmak üzere İslamcılar tepkileri “Müslümanları yok etmek isteyen Haçlı zihniyetine, Batı’ya karşı Müslümanların dik durması” propagandası için manipüle etmeye giriştiler. Bu kurguya uygun şekilde, günümüzde “devletin ideolojik aygıtı” konumuna geçmiş havuz medyası saldırıyı Hıristiyan terör saldırısı, saldırganı da Hıristiyan terörist ilan etmekte gecikmedi. Hem de “bakın, Müslümanlara terörist diyenler kendileri terörist çıktı” tarzı dokundurmalarla.

Ancak, siz İslamcıların sevinç çığlıkları attığına bakmayın. Yeni Zelanda’daki saldırgan o çok bekledikleri, teröristlikte hesabı denkleştirecek Hıristiyan terörist değil. Brenton Tarrant ne Hıristiyan köktendincisi, ne de Hıristiyan ilkelerine dayalı bir dünya tasavvuru var. Manifestosunda da ipuçlarını verdiği üzere, kuvvetle muhtemel, mensubu olduğu alternatif sağ ve beyaz milliyetçisi cenahın ezici çoğunluğu gibi, herhangi bir dini inanca dahi sahip değil. Hıristiyanlığı bugün için Müslümanlarda somutlaşan “öteki” ile “biz” (beyazlar, Avrupa, Batı) arasındaki sınırın temel tarihsel ve kültürel referansı olarak kullanıyor sadece.

Ağır bir fikri tembellik içerisinde olan, “somut durumun somut tahlili” gibi hayli beylik bir lafı dahi çoktan rafa kaldırmış sol kamuoyu ise İslamcıların senaryosunu pek sorgulamadan kabul etti. Hem “tüm dinler aynı” propagandasına altlık olsun diye, hem de “bakın, biz din ayırmadan herkese üzülüyoruz” vicdan gösterisini desteklesin diye. Oysa Yeni Zelanda saldırısının anlamını bulmak ve gelecekte dünyayı nelerin beklediğini kestirmek için saldırgan Tarrant’ın ideolojik çizgisini de doğru analiz etmek gerekiyor.

Tarrant’ın içinde yetiştiği, dünya görüşünü edindiği alternatif sağ cenah günümüz Batı dünyasındaki gerçek sorulara gerçekdışı yanıtlar arayarak biçimlendi. Bu soruların ana ekseni 1990’ların liberal iyimserlik atmosferinin dağılmasının ardından ve 2008 ekonomik kriziyle birlikte refah toplumu sonrasını yaşayan ülkelerdeki gençlerin gelecek ve aidiyet kaygısında temelini buldu. “Z kuşağı” ideolojilerin, büyük anlatıların bittiği ilan edilen çağda yetişti.  Ne kadar tüketirlerse o kadar mutlu olacakları öğretildi onlara. Fakat gün geldi, prekaryanın şafağında, yaşamlarının hem ideallerden yoksun olduğunu, hem de geçmişte annelerinin babalarının sahip olduğu kadar güvencede olmadığını fark ettiler. Hayatları onlara göre daha yoksul ve daha anlamsız hale gelmişti, getirilmişti.

11 Eylül 2001 liberal iyimserlik çağının bitiş habercisi ise 2000’lerin ortalarında Avrupa’da peş peşe gelen terörist saldırılar Batı’yı hedef alan ciddi bir tehdidin habercisiydi. Bu tehdidin 2010’larda daha bireysel ama yaygın saldırılara dönüşmesi ve o ülkelerin vatandaşları olan, çoğunluğu o ülkelerin kültürüyle büyümüş Müslümanlar tarafından temsil edilmesi kaygıları farklı bir boyuta taşıdı. Güvensizlik ve kuşkuculuk algıları küresel cihad stratejisinin ve terörist saldırıların Müslüman göçmenlerin oluşturduğu paralel toplum tarafından beslendiği inancıyla katılaştı. Müslüman paralel toplumun siyaset, ekonomi ve kültür alanında suyun başını tutan isimlerce hoş görüldüğü, hatta desteklendiği düşüncesi ise tepkinin içe yönelmesini sağladı.

Batı ülkelerindeki geleneksel proletarya parçalanmaya devam eder, sendikalar krizden sonra çöküş dönemine girerken ana gövdesiyle sosyal liberalizme evrilen sol tüm bu kaygılara yitik liberal iyimserliğe sarılarak yanıt vermeye çalıştı. Batı toplumlarına sosyokültürel bir “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” öğütleyerek yaklaştı. Bilişim teknolojileri üzerinden fetişize edilen sanayi sonrası toplumda, daha fazla çeşitlilik kaçınılmaz olarak daha fazla refah ve güvence getirecekti. Bilginin ve kültürün bu göz alıcı süpermarketinde kendilerine uygun raf bulamayanlar ya yeterince açık görüşlü olmayan, ya da yeterli beşeri sermaye biriktirmemiş bireyler olabilirdi sadece.

Tüm bu faktörlerin kesişme noktasında, modern yaşamla, seküler değerlerle, geleneksel normlardan uzak yetişmiş, eğitimli, orta sınıf Batılı gençlerin pek çoğu sorularına yanıtları karşı kutupta aramaya girişti. Kitaplara, akademiye, geleneksel medyaya ve diğer yerleşik bilgi aktarma araçlarına şüpheyle yaklaştılar, hatta onları reddettiler. Yeni ezberlerini edindikleri internetten, siber cemaatler ve özellikle “meme” kültürü üzerinden endoktrine oldular. Zamanın ruhuna uygun şekilde, istihza, bilinçli şekilde ciddiyetten uzaklık ve abartı üzerinden ifade ettiler görüşlerini. Bu üslubun izleri Tarrant’ın manifestosunda bile rahatça teşhis edilebiliyor.

Kurumsal politik mecralarda etki yaratma amacını taşıyanlar kısa yoldan, Donald Trump gibi yeni kuşak sağ popülistlere angaje oldu. Diğer bir kısmı aşırı sağın, kendilerinden bunca yıl gizlendiğini düşündükleri geleneksel kaynaklarına yöneldiler. Örneğin, Evola’nın asırlık düşüncelerini internet alt kültürleriyle harmanladılar ve adına genellikle “beyaz milliyetçiliği” denilen kültürel ırkçı çizgiyi benimsediler. 2011 Norveç katliamının faili Anders Breivik’i yücelttiler. Yine de aralarından çok azı kahramanlarının izinden bilfiil gitmeye cesaret edebildi.

Şunu görmek gerekiyor ki bugün Batı’da Brenton Tarrant gibi düşünen, manifestosunun altına imza atmaya hazır milyonlarca genç var. Büyük çoğunluğu başvurduğu yöntemi onaylamasa da, hatta ideolojisine sadakatini abartılı görecek olsa da o milyonlar içinden kaçının bir gün Tarrant’ın izinden gitmeye cesaret edeceğini tahmin etmek zor. Bu seyrin, başına eğreti yazma takıp üzgün pozlar vererek “kriz yöneten” Yeni Zelanda başbakanı Jacinda Ardern gibilerin temsil ettiği politik akılla engellenmesi ise daha zor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here