Menzil: Köy ve Cemaat -I-

Menzil cemaatinin öyküsü… Köyden doğan ve bakanlıklar ele geçiren bir tarikatın ‘ilk çağ’ı…

  • YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN

2019 yılı Eylül ayından bir haber. Gözlerden kaçması, unutulması şaşırtıcı değil. Kâhta’nın Göçeri köyünde, Menzil cemaatine ait, Buhara Evleri adlı devremülk kompleksinde yaşanan bir boğulma vakası. 15 yaşında bir kız kompleksin havuzunda boğuluyor ve köydeki devlet hastanesine kaldırılıyor.

Hastaneye koşan haberciler cemaat mensupları tarafından saldırıya uğruyor. Hatta iddialara göre, jandarma “bu işin peşini bırakın” diye tembih ediyor.

Mevzuya tamamen uzak okurlar köyde devlet hastanesinin, yüzme havuzlu bir devremülk kompleksinin ne aradığını merak ediyor olabilirler.

Şöyle özetleyelim; Göçeri köyü Menzil köyünün komşusu ve dış dünyaya açılan kapısı. Neden dış dünya diyoruz? Çünkü Menzil köyü Göçeri’nden daha kalabalık olmasına karşın, cemaat devletin varlığını pek istemiyor köyde. Devlet hastanesi, jandarma karakolu ve ortaokul Göçeri’nde (Menzil’de imam hatip ortaokulu var). Menzil ise cemaatin ve şeyhi Abdülbaki Erol’un kontrolünde.

Menzil cemaatini günümüzde duymayan kalmamıştır sanırım. Türkiye’nin en kalabalık cemaati olarak gösteriliyor. Sağlık Bakanlığı’nda, özellikle Taner Yıldız döneminde Enerji Bakanlığı’nda ve bürokrasinin tamamında hızlı ve kararlı kadrolaşması gözlerden kaçmıyor. Cemaatin artan serveti ve genişleyen yatırımları da elbette.

Fakat adını aldığı köy hakkında bilgiler sınırlı. Her ne kadar cemaat ve etki alanındakiler için adeta bir “hac merkezi” olsa da köy geniş kamuoyunun dikkatini pek çekmiyor.

Ben bu yazıda biraz farklı bir işe girişeceğim ve Menzil cemaatinin geçmişini, bugününü Menzil köyü bağlamında anlatmaya çalışacağım. Tabii ki komşu Göçeri’yle 50 yıldır süren çalkantılı ilişkisine de değinerek.

***

Menzil’in öyküsü az çok sıradan bir Kürt seyidi, Nakşibendi şeyhi olan Abdülhakim Erol’la başlıyor. Erol seyidliğini ifade eden El-Hüseynî nispetiyle de bilinir. Suriyeli ünlü Nakşibendi şeyhi Ahmed Haznevî’nin Siirt ve Bitlis illerinde halifeliğini yaparak, yöredeki çeşitli köylere yerleşir. Baykan’ın Bilvanis (Ormanpınar) köyünde yaşadığı sırada, bir rivayete göre atalarının da buralı olması nedeniyle Gavs-ı Bilvanisî olarak anılmaya başlar.

Adülhakim Erol’un ömrü boyunca bir tür “hicret” hayatı sürdürdüğünü söylemek mümkün. 1950’de Bitlis’in Kasrik (Narlıdere) köyüne yerleşir (Şırnak’ın Kasrik beldesiyle karıştırmayalım), 1963’te ise Kozluk’un Xedire (Karaoğlak) köyüne. 1970 yılına gelindiğinde, Erol hayatının en çarpıcı kararlarından birisini alır. Doğup büyüdüğü topraklardan çok uzaklara yerleşecektir bu sefer. Gözüne kestirdiği yer ise Adıyaman’ın Kâhta ilçesidir.

Erol neden Kâhta’yı seçmiştir, tam olarak bilemiyoruz. Ancak, ilçe Akçalılı Hacı Efendi (Mehmet Sadi Bilgiç), halifesi Narinceli Hacı Baba (Mahmut Demir) gibi isimlerin canlı tuttuğu bir Nakşibendi damarına sahiptir. Erol’un önemli müritlerinden Üzeyir Bozan da yörenin hatırlı kişilerindendir. Şeyhinin talimatını alan Bozan uygun köyü sonunda bulur. Göçeri (Koçerî) köyünün dışında yer alan, geçmişte bir dinlenme noktası, durak yeri bulunduğu için Menzil-i Harabe adıyla anılan geniş araziyi seçer.

Abdülhakim Erol, oğlu Muhammed Raşid’i Kâhta’ya, Bozan’ın yanına gönderir. Muhammed Raşid araziyi inceler, o da uygun görür ve toprakların sahibi olan ağayla çetin pazarlığın ardından, Menzil-i Harabe 500 bin liraya Abdülhakim Erol’undur artık.

Erol ile birlikte geniş ailesinin, bağlılarının ve onların ailelerinin Menzil-i Harabe’ye yerleşmesi 1971 yılını bulur. Cemaatin o yıllardaki kısıtlı kaynaklarıyla yepyeni bir köyün temelleri atılır. Gavs-ı Bilvanisî’nin gelişiyle Menzil-i Harabe de cemaat çevresinde artık Menzil-i Şerif olarak anılmaya başlar.

Ne var ki kendi yöresindeki nüfuzuna alışkın, sadece Menzil’in değil, tüm köyün sahibi gibi davranmaya başlayan bu yabancı şeyhin Göçeri’nde tepki yaratması gecikmez. Erol bu köylüleri “münkirler” olarak adlandırır ama münkirlerin hakkından gelmeye ömrü vefa etmeyecektir. 1972 yılında, 70 yaşında hastalanır. Önce Diyarbakır’a, oradan da Ankara’ya sevk edilir ve Ankara’da ölür.

Cemaatin başına geçen 42 yaşındaki Muhammed Raşid’in önünde zorlu görevler vardır. Sadece münkirlerle mücadele etmesi değil, cemaati genişletmesi, böylece Menzil’deki imar faaliyetini tamamlaması gerekmektedir. Fakat büyük şehirlerdeki ilişki ağlarından, kendisinden daha nüfuzlu çevrelerle bağlantılardan yoksun bir cemaat için, tüm bunları başarmak o yıllarda da zordur.

1974 yılında, Erol’un başına “devlet kuşu” konar ve cemaatinin kaderi değişiverir.  Kâhta’ya henüz 30 yaşında, davudi sesli ve atılgan bir kaymakam atanmıştır. MHP’ye yakınlığını gizlemeyen, tasavvufa da meraklı Kâhta kaymakamı Namık Kemal Zeybek ilçede methini çok duyduğu Erol’la tanışmakta gecikmez. Hele Erol’un Semerkand ve Buhara, Türkistan’ın maneviyat burçları hakkında sohbetleri onu mest eder.

Zeybek’in 1976’da Keles kaymakamlığına atanması Menzil’e burukluk getirir ama genç kaymakamın ikbali ziyadesiyle açıktır. 1977 yılında, İkinci Milliyetçi Cephe hükümetinin MHP’li Gümrük ve Tekel Bakanı Gün Sazak’ın müsteşarı olur. Zeybek’in partisi içinde etkisi de giderek artacaktır. 1979 yılında, Ülkü Yolu kitabıyla Türk-İslam Sentezi çizgisinin politik kuramcıları arasında yer alır.

Bu dönem MHP içindeki başka gelişmeler de Menzil’in bahtını açar. Necip Fazıl Kısakürek 1977’de MHP’nin manevi önderi konumuna gelmiş, partinin dilinde İslam vurgusu yoğunlaşmaya başlamıştır. Şimdi sıra MSP’nin İskenderpaşa cemaatiyle kurduğu ilişkiye benzer şekilde, ülkücü kadrolar için bir “maneviyat mektebi” bulmaya gelmiştir.

Zeybek’in kefaletiyle, MHP genel merkezinin onayıyla, ülkücü gençler maneviyat eğitimi için Menzil’e gelmeye başlar. Önce kaymakam desteği, sonra beli silahlı, sarkık bıyıklı, çatık kaşlı gençlerin köydeki varlığı Göçeri’ndeki münkirleri de sessizliğe gömmeye yetmiş, Abdülhakim Erol’un vasiyeti bu yönüyle yerine getirilmiştir.

Böylece, Adıyaman, Malatya, Urfa ve Diyarbakır illerinin kesiştiği bu stratejik noktada, Kürt Nakşibendiliği ile Türk milliyetçiliği arasında ilginç bir ittifak boy atar. Ancak, cemaatin MHP ile ilişkisinin tek taraflı bir himaye olduğunu düşünmemek gerekir. Menzil’in yarattığı etki ülkücülerin Yusufiye adını verdikleri 12 Eylül hapishanelerinde giriştiği ocak-dergâh tartışmalarında da kendisini gösterecektir.

12 Eylül gelip çatar ama doğrusu ya Muhammed Raşid Erol bir çift postal gördü diye sinen şeyhlerden değildir. Ücra bir yerde olmasının da verdiği cesaretle, 12 Eylül ve Milli Güvenlik Konseyi aleyhine konuşmaktan, konuşturmaktan geri durmaz. 1982 referandumunda Hayır oyu verilmesi yönünde vaazları ortaya çıkınca nihayet Kenan Evren’in kara listesine girer ve 1983 Temmuz’unda Gökçeada’ya sürgün edilir.

Sürgün yeri belli olduğunda, Erol çok kritik bir karar verir ve oğlu Fevzeddin’in Ankara’ya taşınmasını emreder. Böylece, Menzil Muhammed Raşid’in kardeşi Abdülbaki’ye emanet edilir ve cemaatin ileride yaşanacak en önemli ayrılığına istemeden de olsa zemin hazırlanır.

Fakat Erol Evren’in sandığı kadar sahipsiz değildir. Genelkurmay Başkanı Necdet Üruğ’un Alparslan Türkeş’le gerek kişisel tanışıklığı, gerekse dayısı Faruk Gürler üzerinden ilişkisi bulunmaktadır. Tüm bu bağlar sayesinde ve Türkeş’in ısrarları üzerine, Üruğ Erol’un sürgününün kaldırılması için Evren’den ricalarını kesmez. 1985 başında, Erol’un Gökçeada sürgünü sona erer ve oğlu Fevzeddin’in yanına, Ankara’ya gönderilir.

Erol artık oğlu Fevzeddin’le birlikte, Çankaya’da oturmaya başlar ama “irşad” için seçtiği yer daha uzaklardadır. Ankara’nın kuzeyinde, Esenboğa yolu üzerindeki Pursaklar köyü son yıllarda Orta Anadolu kırsalından aldığı göçlerle iyice kalabalıklaşmıştır. Cemaatler için bakir sayılabilecek bu toprakta Erol’un cemaati sağlam kök salar. Öyle ki Pursaklar cemaatin tüm ülkede Menzil’den sonraki ikinci merkezi haline gelecektir.

Nihayet 1987 yılında, Erol’un Menzil’e dönmesine izin verilir. Bekleneceği üzere, hep ağabeyinin gölgesinde kalmış Abdülbaki’nin köydeki etkisi yıllar içinde artmıştır. Ancak, önce siyasi ilişkileri, sonra sürgünde, özellikle Ankara’da gördükleri Muhammed Raşid’in ufkunu iyice genişletmiştir. Artık köyden çok daha ötesini görebilmektedir. Böylece, hayatını Ankara, Menzil ve hem kaplıcalarını çok sevdiği, hem de bu sayede cemaat çalışmalarını bizzat yürüttüğü Afyon arasında geçirmeye başlar.

Tüm bunların yanında, 1987 yılı siyaset alanında da çok ciddi değişimler getirir. 12 Eylül öncesinde, Menzil’e gidişlere Ülkücü Gençler Derneği genel başkanı sıfatıyla nezaret etmiş ama Menzil’e ayak basamamış Muhsin Yazıcıoğlu tahliyesinin ardından Erol’a intisap eder. Siyasi yasakların kalkmasının ardından ise Türkeş Milliyetçi Çalışma Partisi’nin başına geçer ve parti eski kadrolarını toparlamaya girişir.

Öte yandan, Erol’un eski dostu ve hamisi Zeybek ANAP’ta siyaset yapmaktadır. 29 Kasım 1987 seçimlerini Erol’un desteğini bu sefer esirgemediği ANAP kazanır ve Zeybek İstanbul milletvekili seçilir. Bu sayede, Erol bir yandan iktidardaki ANAP’la bağlarını korurken, diğer yandan Milliyetçi Çalışma Partisi içinde de etkisini sürdürme olanağı bulur.

Cemaat iktidara yakınlığının en önemli semerelerinden birisini de aynı yıl toplar. O zamana kadar Göçeri’ne bağlı mezra statüsündeki Menzil, Durak adıyla köy tüzel kişiliğine kavuşur. Cemaatin yalnız fiiliyatta değil, resmiyette de kendisine ait bir köyü vardır artık…

Önceki İçerik“Martın sonu cinayet!”
Sonraki İçerikTL uzaya gidiyor!

Son Haberler