Gazete REDMemlekete kıymayın efendiler!

Memlekete kıymayın efendiler!

“Yedi yıldır uğramadım yurduma” demişti ya Sabahattin Ali. İşte benim de tam yedi yıl oldu yurduma uğramayalı ve aradan daha kaç yedi yıl geçecek bilinmez. O duyguyu yalnızca yaşayan bilir ya da Zülfü Livaneli’den Leylim Ley türküsünü yabancı memleketlerde dinleyen. Göçmen hayatlar üzerine yazılmış öykülerden, sürgüne yollanan yazar, çizer, sanatçı, siyasetçilerin anılarından çıkardığım, dizginlenemez bir memleket sevgisi ve özlemidir.

O hasretle üretilen güzel eserleri yalnızca okurdum, dinlerdim… Şimdi ise yaşıyorum ve daha iyi anlıyorum Ahmet Kaya’ya Memleket Hasreti şarkısını söyleten, Nazım Hikmet’e en güzel memleket şiirleri yazdıran o duyguyu.

En güzel denizler bizim denizlerimizdir. En güzel rüzgarlar bizim rüzgarlarımızdır. Ilık ılık esen yelde yapraklar en güzel bizim memlekette hışırdar. En güzel insanlar bizim memleketlerde yetişir. O memleketten uzak kalanlar rakı içer, şiir yazar üstüne. Türküler söyler, hasret çeker. Bu hasret, kanser eder, verem eder insanı.

Yılmaz Güney, “Adana şu günlerde ne güzeldir, ne yoğundur kim bilir. Pamuk tarlaları, kamyonlar, traktörler, fabrika önleri, köylüler ve serin yazlık sinema bahçeleri. Orada da serinlik tatlı bir ürperti olmaya başlamıştır geceleri. Şimdi Adana’yı özlüyorum…” diye yazar mektubunda.

Nazım Hikmet’e, “Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü, ölürsem kurtuluştan önce yani, alıp götürün. Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni” diye yazdıran da bu özlemdir. Ahmet Kaya’ya, “Ya beni sararsa memleket hasreti” diye türkü söyleten, bu hasrettir.

Sıcak bir ülkeden soğuk bir ülkeye ya da kuralsız bir ülkeden, çöp poşetinin rengine bile belediyenin karar verdiği kuralcı bir ülkeye gelmiş olmanın getirdiği zorluklar, zorluk bile sayılmaz esasında. Göçmeniz ve memleket topraklarına, yani ruhen Anadolu’ya aitiz. Yalnızca bedenimiz burada olan. Sudan çıkmış balık misaliyiz. Ya da akvaryuma hapsedilmiş balık… Uyum sağlamaya, yeni hayatlar kurmaya çalışıyoruz. Yeni iş, yeni dil, yeni kültür, yeni hayat, bu akvaryumun içinde. Neticede akvaryum işte, ne yana gitsek cama tosluyoruz.

İsviçre’ye gelmeden bir gün önce, arkadaşlarla Çanakkale’de deniz kıyısında oturmuş içiyoruz, ‘dünya lideri’ duymasın. Hayatımda öyle güzel hiçbir yerde içmemiştim, tadı hâlâ damağımdadır. Çanakkale’de CHP’lilerin içki içtiği haberini okuyunca, bu CHP’de umut var diye geçirdim içimden, biliyorlar içilecek yerin hasını köftehorlar.

Ilık bir Çanakkale akşamıydı. Denizden esen yelin getirdiği dalgalarla gelen balık ve yosun kokusu hafif hafif yüzümüzü okşuyor. Muhabbet koyu. Uzaktan gelen klarnet sesi, fon müziği niyetine muhabbete eşlik ediyor. Ertesi günü İsviçre’ye geleceğim ve bir daha ne zaman döneceğim, kim bilir… Hoşçakal memleket.

Kocaman yedi yıl oldu işte Sabahattin Ali’nin dediği. Devletimiz kendini davadan davaya soğuk tebligatlarla hatırlatıyor, sağ olsun. Gittin ama hala akıllanmamışsın niyetine yazılan soğuk, mühürlü, devlet ağızlı mektuplar çalıyor arada kapımı. Oysa ben tebligatında değilim, Çanakkale’de denizin kıyısındayım hâlâ. Denizi ilk defa 14 yaşında görmüş bir doğulunun Çanakkale özlemini neye yorarsanız artık. Arada bir sazımı alıyorum, kendi kendime memleket türküleri söylüyorum bir odanın içinde. Ayın şavkı vurmadan sazımın üstüne, usul usul, komşuları rahatsız etmeden.

Dün oturduk, Malakanları anlatan bir belgesel izledik. Silah tutmayı, inançları gereği reddetmiş bir toplumun sonbahar yaprakları gibi oradan oraya savruluşlarının hikayesiydi anlatılan. Her biri dünyanın farklı yerlerine dağılmışlar. Yerleştikleri ülkelere uyum sağlamaya çalışmışlar, sağlamışlar da. Ama birkaç nesil sonra yok olacaklarının farkındalar. Tabii ki dil olarak, kültür olarak. Bir kaç nesil sonrası, yaşadıkları ülkelerin insanları gibi olacak, onlara benzemeye başlayacaklar. Asimilasyon ve entegrasyon arasında çok ince bir çizgi vardır göçmenler için. Malakanlar çok az kaldılar, dağıldılar.

Ne kadar da benziyoruz birbirimize.

Bizler belki bir kaç nesil sonra kültürümüze yabancılaşacağız ama giderek Araplaşan memlekete ne demeli?! Kanunlarına, kültürüne, kendi öz değerlerine yabancılaşan bir ülke oluyoruz. Aşık Veysel türküleri dinlemeyen, Yılmaz Güney’i bilmeyen, ormanları yok olmuş, dereleri kurumuş, tarihine düşman kesilmiş bir ülkeye dönüşüyoruz.

Memleket hasreti değil de işte bu kahrediyor insanı. Bizleri akvaryuma hapsedin edebildiğiniz kadar ama gökyüzünü karartmayın, uçurtmaları vurmayın.

Bu memleket bu cama sığmaz, kıymayın.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

23,990BeğenenlerBeğen
16,915TakipçilerTakip Et
1,350AboneAbone Ol