Gazete RED“Martın sonu cinayet!”

“Martın sonu cinayet!”

İktidarın yaptıklarını Muppet Show tadında bize şikayet edip alkış bekleyen muhalefet partileri halkı boş umutlarla oyalamaktan vazgeçmek zorunda!

  • SEDA ZOBAROĞLU

6 Mart 2021 Cumartesi günü -Emekçi Kadınlar Günü’nden iki gün önce!- öğle saatlerinde vapur iskelesinden Kadıköy’e indiğimde karşılaştığım akıl almaz polis ablukasını görünce ben yoldayken memlekette darbe olmuş, sıkıyönetim ilan edilmiş sandım.

Çevik kuvvet bütün meydan ve sokaklara tam teçhizat konuşlanmış, telsiz sesleri pandemi yasaklarından bunalıp kendini sokağa atmış olan vatandaşın tüm sesini bastırmış, bazıları silahlarını yere değil, etrafa sallar pozisyonda, bir değil, elli ‘teröristbaşı’nı karşılayacakmış edasıyla “hareket yapma, kralını görürüsün” mesajını vermek istiyordu adeta; yağmurdan kaçan vatandaş sığındığı mekanlarda çayını kahvesini yudumlamaya çalışırken…

Bu tür polis ablukasına elbette yabancı değiliz, alınan bu ‘önlem’lerin ‘kadınlara özel’ olduğunu da tahmin ediyordum ama bu kadarı o kadar fazlaydı ki ekstra başka bir ‘olay’ beklentisi içinde olabilecekleri ihtimalini de düşündüm. Zira sıradan bir vatandaş olarak Rıhtım Caddesi’ne doğru ilerlerken kolluğun hal ve tavırlarından “görüldüğü yerde vurulacak bir suçlu”yu aradığı, ancak bu kişinin hangimiz olduğuna henüz karar verememiş olabileceği gibi acayip hislere gark olmuştum.

Polis koridorlarını aşarak nihayet Kuyumcular Çarşısı’na geldim. 15-20 dakika bekleme yapmak zorunda kaldığımda ise kaldırım kenarına park edilmiş TOMA ve gözaltı araçlarının gölgesinde volta atarken cezaevi avlusuna düşmüş gibi hissettim kendimi. Sanki kodese kapatılmıştım ama etrafta her nedense mahkumdan daha çok polis vardı!

Sonunda aklımdaki ‘şüphe’yi gidermek için bir çevik kuvvet polisini çevirip, “Bugün niye bu kadar abarttınız, ekstra bir durum mu var?” diye sordum. Polis, “Valla kadınlarla ilgili bir şey var ama ben de tam bilmiyorum” diye cevap verdi. Çok endişeli hissediyordum. Korkmuyordum, çünkü bizden korkan onlardı.

Silahı olan korkar, ben ne diye korkacaktım ki?!

Endişem ise iktidarın kendilerine kafa tutan halka açtığı savaşı tahmin edilenden daha önce hızlandıracağı endişesiydi: Muhalefet partilerimizin büyük bir iştahla beklediği şu meşhur “önümüze gelecek ilk sandığı” rüyamızda bile göstermemeye olan kararlılığını gözümüzün içine bu kadar sokarak haber vermeleri, onların gazına gelen “o kadarını da yapamazlar canım” adamsendeciliğinin bizi sürüklediği korkunç karanlığın endişesi.

Çember hiç olmadığı kadar daralmış, alacak çok az nefesimiz kalmıştı ama bunu söyleyenlere “moralimizi bozma sen de” diyenlerin sayısı çok fazlaydı!

İşimi bitirip Kadife Sokak’a yürürken kafelerde dinlenmeye çalışan kolluk kuvvetlerine rastladım. Korku o kadar büyüktü ki küçücük meydan ve çevresini kontrol altına almaktan ziyade “düz vatandaşa “yapacaklarının garantisini veren” saray iktidarı, spor polisini bile salmıştı daracık Kadıköy sokaklarına.

Mesaj çok açıktı: “Biz ne dersek o olacak, ayağınızı denk alın!”

Kadife’de ilerlerken pandemi bahanesiyle ruhsat engeline takılarak kapısına kilit vurulan, nice anılarımızın olduğu mekanları o terk edilmiş halleriyle görünce içimi derin bir hüzün kapladı. Böyle giderse eskiden oturduğum ama hâlâ mahallem olan Kadıköy’ü -hatta tüm memleketimizi- bir daha asla eski haliyle göremeyeceğimize olan kanaatim daha da keskinleşti. Tıpkı daha önceki mahallemiz Taksim-Beyoğlu’nu göremediğimiz gibi.

Yanlış anlaşılmasın; “Cihangir görgüsüzlüğünün” işgal ettiği Taksim’i kast etmiyorum, handiyse pijamayla bakkala gidebildiğimiz, gece yarısı ıslak hamburger yemeye çıkıp dönüşe iki bira attığımız, işten-okuldan eve dönerken “dur şu sergiye bir dalayım” veya “şu filmi izleyeyim” özgürlüğü içinde yaşayabildiğimiz Taksim’den sözediyorum.

Neyse…

İşte o,  8 Mart daha gelmeden “hareket edenin canına okuruz” mesajlı gün ve ardından, “boyun eğmeyeceğiz” diyen kadınlar, bazıları “kadınlarla ilgili bir şey var ama ben de tam bilmiyorum” diyen polisler tarafından darp edildi. Saçları yolundu, yerlerde sürüklendi. Zıpladıkları gerekçesiyle gece yarısı polis baskınıyla evlerinden alındı.

Erkeklere “birden fazla kadın alabilirsiniz” diye öğüt veren başhekim rütbeli yobaz ise görevine iade edildi!

Bir milletvekilinin bir twit nedeniyle dokunulmazlığı kaldırılırken onlarcasına siyaset kısıtlaması getirilmek üzere harekete geçildi. Bir partiye hukuksuzca, pervasızca, kapatma davası açıldı. Partinin ve o milletvekillerinin kimliğinin çok da bir önemi yok; bu girişimlerle halka bir kez daha “biz ne dersek o olacak” mesajı verildi!

Ve bugün Türkiye, kadınların yaşam hakkını garanti altına alan İstanbul Sözleşmesi’nden çekilerek hem kadınlara, hem bu ülkenin her vatandaşına vaat ettiği “6 Mart önizlemeli” “hayatı” göstermiş oldu. Sonunda “o kadarını da yapamazlar”, “moralimizi bozma” “abartıyorsun” diyenlerin hepsi bir kez daha yanılmış oldu. 18 yıldır olduğu gibi.

Buradan daha önce de söylediğimizi bir kez daha tekrar etmek zorundayız ki Meclis kürsülerinden damada laf çakmayı mücadele sayan, iktidarın yaptıklarını Muppet Show tadında bize şikayet edip alkış bekleyen muhalefet partileri önlerine bir sandık getirileceğini, getirilse bile kendilerine seçilme hakkı sunulacak bir seçime gidilebileceği rüyasını görmekten ve halkı bu şekilde boş umutlarla oyalamaktan vazgeçmek zorunda!

Bugün artık kadınların canı katillere emanet ve her Salı sözümona iktidara ayar verilen ama vekiline bile cesurca sahip çıkılamayan Meclis de saray eşrafının “millet kıraathanesi” olmak üzere.

Bizim için de zaman, Erdoğan’ın artık “CEHAPE’nin başındaki adamcağız” diye hitap ettiği ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu ve damadın değil, kadınların “paket” edilmeye çalışıldığını fark etmekte geç kalan Meral Hanım ve tüm muhalefet partilerine aklını başına toplayıp bu iktidara karşı tek vücut olmaktan başka çare kalmadığını haykırmak!

Zira “Martın sonu bahar değil, cinayet!” diye bağırıyor “adamlar!”

Daha ne desinler ki?!

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,393BeğenenlerBeğen
17,560TakipçilerTakip Et
1,390AboneAbone Ol