Gazete REDMaradona: Devrimci mi, serseri mi?

Maradona: Devrimci mi, serseri mi?

Sezar’ın hakkını Sezar’a verdiğimiz gibi, Maradona’nın hakkını Maradona’ya vermek ve bu koşullarda, “serseri olduğu gibi devrimciydi de” demek lazım.

  • YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN

Futbol dünyasından bir yıldız kaydı. Hem de ne yıldız. Onun efsanevi futbolculuğundan biraz daha fazlasını hatırlayanlar uyuşturucu bağımlılığını, gece hayatına düşkünlüğünü gündeme getirdi. Fakat bunlar Maradona’yı hiç de ayrıksı kılan şeyler değil. Yıldızlık mertebesine yükselmiş, hele ki yoksul ailelerden gelen sayısız futbolcunun ortak günah defteri bu.

Maradona’nın emsallerinden önemli bir farkı politikaya düşkün olması, şaşaalı ama erken sönen kariyerinin ardından hatırlanmasını büyük ölçüde bu yolla sağlamasıydı.

Ölümünün hemen ardından, herkesin iyi bildiği futbolculuğundan ve herkesin iyi bildiği sefahatinden çok siyasi görüşleriyle tartışılması bu nedenle doğal.

Ne var ki Maradona’yı onu var eden bağlama dair zerre bilgiye, ilgiye sahip olmadan, ya genelgeçer bir “devrimci”, ya da marazi bir “serseri” olarak göstermek de samimiyetten uzak.

EVITA’NIN VERDİĞİ ÇİZMELER

Maradona’nın siyasi görüşü yaşadığı yıllar boyunca Arjantin’i saran politik ve sosyal hareketlerin özgün bir karışımıydı.

Barcelona’ya transferiyle henüz 22 yaşında bir dünya yıldızı olup basının önüne bol bol çıkan, politikacılarla içli dışlı olmak onu en az Jorge Valdano’nun pasları kadar heyecanlandıran bir adamdan bahsediyoruz.

Siyasi görüşlerinin sabit kalması, zamanın ruhundan etkilenmemesi elbette beklenmese de bazı temel izlekleri hayatı boyunca takip etmemiz mümkün.

Maradona siyasi görüşlerini her zaman, alışık olunan, duygusal, dramatik üslûbuyla, çoğu kez yoksul geçmişini de vurgulayarak ifade ederdi. Örneğin 2014 yılında, cumhurbaşkanı Cristina Kirchner’e desteğini duyurduğu bir radyo programında Eva Perón’a sevgisini ifade ederken, sel felaketinde Evita’nın annesine bir çift çizme verdiğini hüzünle ve gururla anlatıyordu.

PERONİZMLE BERABER YAŞANAN YALPALAMALAR

Maradona’nın politik çizgisindeki iki temel ekseni bu sözlerde rahatça saptamak mümkün: Peronizm ve sosyal adaletçilik.

Ancak, Peronizmin karmaşık, çelişik mirası Maradona’nın yalpalamalarını da besledi. 1989 yılında, neo-liberal bir programla iktidara gelen Carlos Menem’i ve 1991 yılında, bu programı demir yumrukla uygulama görevi alan, Harvard mezunu ekonomi bakanı Domingo Cavallo’yu desteklemesini sağlayan da Peronizme sadakatiydi.

Yine de Maradona’nın güçlü siyasilere yakın olmayı, hele ki iç siyasette, hem gündemde kalma yolu, hem de bir çeşit güvence olarak gördüğünü hatırlatmak gerekiyor. Desteklediklerine rakip siyasetçilerle poz vermekten, hatta onları pohpohlayan sözler sarf etmekten asla kaçınmaması bu pragmatizmin apaçık tezahürüydü.

Sosyal adaletçi görüşlerini ve “halk adamı” imajını hiç sakınmadığı kurum ise Katolik kilisesiydi.

Elbette Maradona bu konuda yalnız değildi. Dile getirdiği eleştiriler kilisenin sosyal adaletsizlikler karşısında üstleneceği rol üzerine Arjantin’de ve tüm Latin Amerika’da süren derin tartışmalardan kaynaklıydı. Şu farkla ki Maradona tarafından, “Maradonaca” ifade ediliyordu.

1987 yılında, Papa Jean-Paul’ü Vatikan’da ziyaret etmiş, tastamam bir Soğuk Savaş aygıtı olan Papa’yla sohbeti toplumsal eşitsizlik üzerine bir tartışmaya dönüşmüştü. Maradona kiliseden uzaklaştı. Tâ ki sosyal adalet konularında benzer düşündüğü ve kendisi gibi Arjantinli bir papa gelene kadar.

2014’te Vatikan’ı tekrar ziyaret etti ve bu sefer şöyle konuştu:

“Hepimiz Papa Francisco’yu örnek alalım. Herkes elindekinin birazını başkasına verirse dünyada aç kimse kalmaz.”

CASTRO’YLA DOSTLUK

Maradona’nın tüm dünyada ilgi çeken siyasi görüşleri ve ona izafe edilen “devrimci” kimliği ise 2000’lerde belirdi.

Küba’ya ilk kez 1987’de gitmiş, Fidel Castro’yla tanışmıştı.

2000 yılında adaya bu sefer uyuşturucu tedavisi için dönüşü yeni bir dönemin başlangıcı oldu.

Latin Amerika’yı sarsan, sol iktidarların peş peşe iktidara geldiği pembe dalga (marea rosa) döneminde, Castro’yla dostluğu ilerlemekle kalmadı, Hugo Chávez başta olmak üzere diğer Latin Amerikalı solcu liderlerle yakınlaşması dünyada çokça konuşuldu.

Maradona’nın duygusal zihin dünyasında, kendisi de yeni bir Che Guevara’ya, Arjantin’den Küba’ya giden ve tüm Latin Amerika’yı birleştirme misyonunu üstlenen halk kahramanına dönüşmüştü. Ne var ki pembe dalganın yerini alan muhafazakâr dalga (olea conservadora) dönemiyle birlikte bu misyonu büyük ölçüde sona erecekti.

Öte yandan, Maradona’nın birilerinin vehmettiği gibi evrensel bir “devrimci” olmadığını muhakkak vurgulamalıyız.

O her zaman Arjantin milliyetçisi, tabir-i caizse yurtseveri olarak kaldı. Nitekim kolundaki dövme bir yabancının, diyelim Lenin’in değil, her şeyden önce o da Arjantinli olduğu için kahramanı haline gelmiş bir adamın resmiydi.

DEVRİMCİLİK VE SERSERİLİK

Maradona gençliğine damga vuran bir olayı, Falkland Savaşı’nı asla unutmadı. Ona göre, “Malvinas davası” Latin Amerika’daki her ülkenin boynunun borcu olan anti-emperyalist mücadelede Arjantin’in payına düşendi, bir çeşit Davut-Câlût savaşıydı. Öyle ki Davut için her yol mubahtı.

Tıpkı 1986’da İngiltere’ye elle gol atıp yıllar sonra “Malvinas’ın intikamını böyle aldım” demesinde olduğu gibi. Yine ülkesindeki Malvinas Günü 2 Nisan’ı hiç ihmal etmedi. Şehitleri ve gazileri her yıl duygusal sözlerle yâd etti.

Maradona devrimci miydi?

Bu sıfatın kendiliğinden olumlu çağrışımı, taşıdığı peşin algı manipülasyonu nedeniyle soruya doğrudan cevap vermek istemiyorum. Yine de Maradona’nın ülkemizdeki solun büyük kısmının sempati duymayacağı, “ulusalcı” görüşleri olduğunu not etmek lazım.

İkinci soruya gelelim.

Maradona serseri miydi?

Ömrünün büyük kısmında sürdürdüğü hayat tarzına bakarsak öyle anlaşılıyor.

Fakat işin bir de hakkaniyet tarafı var. Boş bir nezaketin, “hayırla anma” tutumunun değil, objektif olmanın gereği. Dolayısıyla, Sezar’ın hakkını Sezar’a verdiğimiz gibi, Maradona’nın hakkını Maradona’ya vermek ve bu koşullarda, “serseri olduğu gibi devrimciydi de” demek lazım.

Son tahlilde terazinin hangi kefesi ağır basar, onu pekâlâ herkes kendi ferasetiyle takdir edebilir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,393BeğenenlerBeğen
17,560TakipçilerTakip Et
1,390AboneAbone Ol