Liberal rezillik çağı…

Soğuk savaş dönemi… Emperyalizm ile Türkiye’deki askeri bürokrasi ve milliyetçi kesim arasında su sızmadığı zamanlardı. Ortak düşman ‘Kızıllar’a karşı bu birlik 50 yıl sürdü. Fakat ‘Soğuk Savaş’ın sonlarına doğru küreselleşme dedikleri dalga etkilerini hissettirmeye ve sürtüşmeler kendini göstermeye başladı. Emperyalizm ulus devletleri çatırdatıyordu. Ayrılıkçı hareketler dünyada mantar gibi patlamaya başladı. Emperyalizmin teorisyenleri Balkanlar, Kafkasya gibi coğrafyalar hakkında, “Buradan en az 10-20 devlet daha çıkmalı” türünden fikirler geliştiriyordu.

Vesayet 50 yıldır süregelen aynı NATO, ABD, TÜSİAD ve piyasa düzeni vesayeti idi aslında. Sadece 50 yıllık ittifakı bozup aparat değiştiriyordu. Gladyo’nun yerini F-tipi polisler, merkez sağın yerini de dinci sağ alıyordu. Bu ortam liberallere alan açtı. Vesayetin bağırsaklarında yaşayan adamlar makatından kafalarını çıkarıp cazgırlık yapmaya başladı. Kendilerini muhalif aydın, ‘statüko’ karşıtı vs gibi sundular. Yöntem basitti. Dinozor Kemalistler, askeri vesayet falan diye üç beş bir şey sıkıyordun. Darbelerin arkasındaki gerçek güçlere hiç dokunmadan darbe mekanikleri falan diye gevezelik yapıyordun biraz. Sonra hem vesayete savaş açan En Kahraman Rıdvan oluyordun hem de istediğin ekran, istediğin gazete köşesi senin oluyordu. Panellere, imza günlerine davetiye alıyordun. Beş para etmez kitapların, yazıların holding medyasında milletin gözüne gözüne sokuluyordu. AB fonlarından paralar yağıyor, özel üniversitelerde dersler vermeye başlıyordun.

Yabancıya karşı yerel olanın hakkını savunan her kişi ve her siyasi akım histerik bir nefretle hedef tahtasına konuyordu. Özellikle asker ve o ‘dinozor’ Kemalistler kum torbasına çevrilmişti. Devrimciler zaten her devrin nefret nesnesi idi. Şunların bir hakkından gelinseydi, bir bitseydi şu askeri vesayet, Kürt meselesinden demokratikleşmeye kadar her şey çözülecek memleket AB’ye girecek, roketleyip G7 seviyesine ulaşacaktı. En büyük şeytan, cismi yıllar önce gitmiş geriye ismi kalmış Kemalizm idi. Bu akım İslamcılık ve Kürt hareketinin hedefleri ile de çakışınca güçlü bir rüzgara dönüşüyordu.

Propaganda sonucu gülünç algılar çıkıyordu ortaya. 90 m2 evde yaşayan Cumhuriyet yazarı beyaz Türk ilan edilirken jaguarlı gazeteciler zenci Türk sayılıyordu. Ay sonunu zor getiren sen Bethoven dinlediğin için elit oluyordun fakat Kayserili işadamları, Jeep süren başörtülü kız halk tabakası gibi algılanıyordu. Mustafa Kemal halkı dışlayarak rejim kuran tepeden inmeciydi. Fakat ondan önceki saray rejimi milletin bağrından çıkmaydı. 8 yaşında örtünen, 12 yaşında evlendirilen kızlar konu edilmeden kadın sorunu tartışılıyordu. Etkileri toplumun iliklerine işlemiş, kadını köpekle, domuzla eşitleyen sözde kutsal metinler es geçilerek kadın sorunları bir şekilde jakobenliğe, ittihatçılığa bağlanıyor, kafiri nerede bulursan öldür diyen öğreti, Alman genelkurmayının parmağı hiç anılmadan Ermeni katliamları tartışılıyordu. Oyları seçim döneminde paket halde pazarlık konusu olan, şeyhinin bokunu yalayan kitlelerden oluşan cemaat ve tarikatlar bunların gözünde sivil toplum örgütüydü.

Bin yıllık sultanlık rejiminin süren etkilerinden, yerleşik feodal unsurlardan söz eden yoktu. NATO’ya, Batı emperyalizmine kalemini dokunduran yoktu. 60 yıldır memleketin başındaki Menderes, Demirel, Özal, Tayyip gibilerin, yalılarda oturan kodamanların hiç bir olumsuzlukta payı yoktu. Anadolu sağcılığı, dinsel gericilik, linç kültürü, kendini Sivas katliamında, domuz bağı cinayetlerinde açığa vuran kudurmuş cahil vahşeti diye bir şey de yoktu. Ülkenin dışa bağımlılığı, sanayileşmemişliği, açık pazar oluşu, eğitim eksikliği değildi meselesi. Bankaların boşaltılması, 65 yaşında emeklilik, doğa katliamları, yoksulluk, gelir dağılımı eşitsizliği, sendikasızlık, iş cinayetleri, devletin soyulması, burnunun dibindeki Irak’ın işgali, şok bombardımanı gibi konuları zaten konuşamazdın holdinglerin, cemaatlerin medyasında.

Geriye kala kala kalıyordu başörtüsü, Kürt sorunu, fosil devlet ideolojisi, azınlık hakları, küreselleşme, özelleştirme, serbest piyasa, çok kültürlülük gibi laf ebelikleri. 30 yıl dönüp dolaşıp aynı şeyleri konuştular. İçlerinde edebi, akademik bir tane hakiki eser sahibi yoktu. Fakat 30 yıl boyunca aynı konular üstünden geçinip gittiler. 30 yıl aynı sakızı durup durup yeniden çiğnediler. Fındığımızdan nasıl Nutella kadar ciro yaparız, çayımızdan nasıl Lipton gibi bir marka yaparız gibi konular bu uğultular arasında güme gitti.

Ne dedilerse de tersi çıktı, baltayı nereye salladılarsa taşa denk geldi. Serbest piyasa, özelleştirme diyorlardı. Daha planlı ekonomi dönemlerindeki kadar büyüme ve refah sağlayamadı serbest piyasa. Bölüşüm ilişkileri iyice rezil oldu, ahlak çöktü. Rekabet, gümrük birliği diyorlardı. Bugün ‘piyasa ayetullahlarının kabesi’ ABD korumacılık uygulamaya başladı. Huawei’yi bel altı vuruşlarla kovmaya çalışıyor pazarından. AB, medeniyet projesi, entegrasyon dediler. Şimdi Avrupa neonazilerin eline düştü düşecek. Tarihin sonu geldi dediler, bugün jeopolitik tekrar şekillenmeye başladı. Çağdışı rejim, inanç özgürlüğü, ilkel laiklik anlayışı diye diye tarikatları devletin bütün dokularına yaydılar. Memleketi badeci şeyhlere badelettiler. Pedofil sapıkların yollarını açtılar. AKP Kürt sorununu çözer dediler. Kürtlerin şehirleri tanklarla yıkılıp TOKİ’ye devredildi. İslamonazilerden ileri demokrat yarattılar. Eşeğin boyası iyiden iyiye akmaya başlayınca da “eskiden iyiydi şimdi kötü oldu, devlet AKP’yi ele geçirdi, AKP Ergenekon’la anlaştı”ya bağladılar.

Bu anlattıklarım Yeni Yüzyıl’dan Taraf’a, Türkiye liberallerinin son otuz yıllık macerasıdır. Fakat en büyük fiyaskoları TSK’ya operasyon çekilirkenki aldıkları tutumdur. Bunun için işin arka planını özetlemeyi gerekli gördüğümden bu tarihi kısaca anlatıyorum burada. Şimdi ona değineceğim…

AHMET ALTANGİLLERİN ‘TARAF’I…

Liberallerin bütün söylemleri boş çıktı ve çöplüğe gitti. Fakat en büyük hezimeti ‘orduyu kafesleme’ operasyonları döneminde yaşadılar. Burada en kilit rolü Ahmet Altan’ın genel yayın yönetmeni olduğu Taraf Gazetesi üstlendi. Darbe olacak, suikast olacak diye korku üretim ve ihbar merkezi olarak çalıştılar. Çizdikleri mizansene göre bir tarafta AB ve sivilleşme yolunda ilerleyen sivil bir hükümet vardı. Diğer tarafta karanlık çeteler tarafından parsellenmiş bir devlet, ayrıcalıklarını kaybetmekten korkan subaylar, insanların ibadetine tahammül edemeyen jakobenler….Susurluk dosyası muhalefetin önerge üstüne önerge vermesine rağmen bir türlü açılmıyordu. Mehmet Ağar gibilere dokunan yoktu. Binlerce faili bilinmez olduğu yerde duruyordu. Ayhan Çarkın’ın itirafları üstünden bir soruşturma açıp derinleştirmek gündemde yoktu. Fakat Taraf’a göre devlet şeffaflaşıyor, ülke kendini temizliyordu.

Ellerine hangi uyduruk belge, iddia geçtiyse hiç bir ahlak ve mantık süzgecinden geçirmeden cemaat sunucularından, Taraf sayfalarından servis edip darbe yaygarası kopardılar. Subaylar Aktütün’de hükümeti yıpratmak için askerleri PKK’ya feda ediyor, Ege’de kendi uçağını düşürme, camileri bombalama planları yapıyorlardı. Cemaatin sınav sorusu hırsızlığı ortaya çıkınca “şifre palavra” manşetleriyle pislik sabunlanıyordu. Bir kaç latifşinas TGB’li genç bunları arayıp CHP binasının üçüncü katında darbe planı yapıldı diye bir zoka atıyordu misal. Ertesi gün CHP’de darbe planı manşetiyle çıkıyordu Taraf. Bir insanı Muhsin Yazıcıoğlu’nu telefonla üst üste arayarak helikopterini düşürmekle suçladılar. Şaçmalıkta sınır tanımadılar. Atatürk ölmedi, yaşıyor ve darbe planları yapıyor diye yazmadıkları kaldı bir. Binlerce insanın hayatı karardı. Evlerden toplandılar, işkence gördüler, hapislerde çürüdüler. 82 yaşındaki İlhan Selçuk bir sandalyeye oturtularak 22 saat aralıksız sorgulandı. Bir süre sonra da öldü. Kanser hastaları ilaçlarından mahrum kaldı. Bazıları iftiraların utancını kaldıramadığı için intihar etti. Bazıları hapishane koşullarına dayanamayıp öldü. Bunlar hep Taraf’ın hazırladığı zeminde yapıldı. RED o günlerde “Her Taraf bok kokuyor” kapağı ile çıktı.

Bir operasyon gazetesi olarak görevlerini yaptılar ve bilinçleri zehirlemeyi başardılar. Çevremizdekilere bu dava kumpastır, böyle devlet temizlenmez, bu insanlara yazıktır dedik. Bizi Ergenekoncu ilan ettiler. Sahte deliller, gizli tanık ifadelerinin yanlışlığı, iftiralar ortaya döküldü. Boş verin hele bir vesayet bitsin her şey çok güzel olacak dediler. Namus için pezevenklik yapılmaz dedik bunun sonu gene kerhaneciliğe, pavyonculuğa varır dedik, anlamadılar. Mantığın sesinin bastırıldığı ortaçağ gibi karanlık bir dönem yaşadık. Cemaat ve AKP liberalleri mayın eşeği olarak tepe tepe kullandı. Kendi girmedikleri arazilere bunları sürdüler. Kendi demek istemediklerini bunlara dedirttiler. Gel zaman git zaman sivil toplum dedikleri cemaat darbe yapmaya kalktı. Darbeci diye lekeledikleri adamlar da cemaat darbesinin başarıya ulaşmasını engelleyen kilit güçler oldu. Eline sopa, sırtına aba verdikleri adamlar da sonunda bunları hapse attı, şimdi içeride eski rejimin mahkemelerini arıyorlar.

Bir insan bunca trajediye neden olur, hiç vicdanı sızlamaz mı? Her dediğinde çuvallar, her seferinde düz duvara toslar, her öngörüsünde yanılır, hiç özgüveni sarsılmaz mı? En ufak bir utanma, üzüntü belirtisi göstermez mi ve hiçbir şey olmamış gibi rol yapmaya devam edebilir mi? Ahmet Altan’a bakarsan olabilirmiş.

Bizim kızdığımız nokta işledikleri suçlardan değil de algısal mesaj vermek gibi uyduruk nedenlerden yargılanması. Böyle olması da doğal. Ne de olsa onları içeri atanlar da aynı suçlara ortak. Şanslı da bana kalırsa. Çünkü gerçek suçlarından yargılansa kalan hayatını iki karışlık hücrede geçirmek zorunda kalırdı. Hakkında yazılan iddianame bir çeşit paslaşma, kahraman olarak sivrilmesi için çanak tutmak. Herkes hesaplıyordur 15 Temmuz’dan sonra ciddi hak ihlalleri yapıldığını, pek çok mağdur yaratıldığını ve bu sürecin de belli direniş kahramanları yaratacağını. Demirtaşlar ya da Ahmet Şıklar yerine Ahmet Altan’ın adının öne çıkması onlar için çok daha iyi olur.

İşte size “hassas kalplerin yazarı” Ahmet Altan’ın GYY’lik hikayesi. Darbe zindanlarında işkence görenlere alaylı laflar eden edebiyatçının cemaate hizmet macerası. Holding basınında çok reklamı yapılırdı bir zamanlar. TV dizisinde bile bir bakmışın Meltem Hanım’ın elinde AA kitabı. Merak ettim yıllar önce nedir kimdir diye Kristal Denizatı’nı okumaya başladım. İlk üç denemeden sonra tuu dedim kaldırıp attım. Kotasyonlarına baktım internetten. Kabızın tuvalette ıkınması gibi yumurtalar. Ortada edebiyatçı değil boya cila çalışması vardı besbelli. Bence bu insanları bu hale getiren de zaten esersizlikleridir. Sonra kendime holdingler, cemaatler böylelerinin boynuna niye arpa torbası asar diye sormaya başladım.

“Neticede hapisteki bir insan için bunlar yazılır mı?” sorusunu da soruyorum kendime şu anda ve yazılması gerektiğine kanaat getiriyorum. Çünkü kendisine iftira etmiyorum. Delil uydurmuyorum. Savcının eline bir sopa daha verip al bir de bunla vur demiyorum. Onda yoktu ama bizim o kadar asaletimiz var. Bunlar Ahmet Altan’ın yüzüne vurulsa utanacağına dahi ihtimal vermiyorum. Yarbay Ali Tatar gibi intihar etmeyeceğinden de kesinlikle eminim.

Çıkma durumları varmış yakın zamanda. Çıksınlar. Ama direniş kahramanı falan filan olmaya kalkarsa hiç heveslenmesin, kalktığı yere geri yapıştırırlar. Konuşmadan önce git bir elindeki kanı yıka. Nasıl çıkarsa artık…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here