Gazete REDLanet olası Federaller!

Lanet olası Federaller!

Eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve Halkbank Genel Müdürü Süleyman Aslan, ciddi bir iddianame ile Reza Zarrab davasına sanık olarak eklendikten sonra Erdoğan’ın “pis kokular geliyor” değerlendirmesi dışında iktidar tarafından bir süre ses soluk çıkmadı. Ardından Saray medyası, gerek köşe yazıları ve TV programları gerekse o pek akil adamlarıyla yaptıkları röportajlar üzerinden ABD’nin Türkiye’ye dönük bir operasyon hazırlığı içinde olduğu iddiasını yoğun biçimde işlemeye başladı.

AKP milletvekilleri ve bakanlardan genel yayın yönetmenlerine, Abdulkadir Selvi’den Abdurrahman Dilipak’a, Fatih Altaylı’dan Saray akademisyenlerine varana kadar bütün bir Saray korosu aynı eseri seslendirmeye başladı: “ABD, Türkiye’ye müdahale edecek.” Saray korosunun bu senfonik performansı, Erdoğan’ın, “Türkiye’nin kaderi AKP’nin kaderiyle bütünleşmiştir. Biz tökezlersek Türkiye tökezler” söylemiyle uyumlu bir melodik yapı içinde aranje ediliyor haliyle!

Fatih Altaylı, 12 Eylül tarihli yazısında gazetecilik deneyiminin imkan vermeyeceği bir “cahillik”le, “Davaya Türkiye’den bir kamu bankasının yöneticilerinin karıştırıldığı yetmezmiş gibi, bir de eski bakan sanık koltuğuna oturtuluyor”, diye serzenişte bulunmuş. Elbette bu yaklaşım, Fatih Altaylı’nın cahilliği değil açık bir çarpıtma ve davaya konu olan ilişkileri perdeleme girişimidir. Davanın esası, “ABD’nin İran’a Yaptırımlar Yasası’nı ihlal etmek” ve “ABD Bankacılık sisteminde hileli işlemler yapmak” suçlarını işlemek üzere örgütlenmiş bir şebekenin bütün ilişkileri ve boyutlarıyla ortaya çıkarılması üzerinden işleyen siyasi bir dosyadır. Bu şebekenin, Reza Zarrab’ın olağan ticari faaliyetler çerçevesinde altından kalkamayacağı işlemleri gerçekleştirmek üzere bir sistem kurmak, sistemin işlemesi için gerekli onayları vermek ve sistemi denetlemelere karşı korumak, bu da yetmezse “önüne yatmak” üzere organize olmuş çok üst düzey siyasi bağlantıları da içerdiği açıktır. Zira, kamu bankalarının ve daha sonra göreceğimiz üzere kimi kamu kurum ve kuruluşlarının bu amaçla kullanılması çok üst düzey siyasilerin bilgisi, izni ve onayı ile mümkündür. Dahası, on milyonlarca dolar rüşvetin havada uçuştuğu da yeni bir bilgi değildir. Devasa bir çarktan söz ediyoruz. Şakası yok!

Altaylı’nın yorumuysa, böylesi bir davanın yakın gelecekte uzanacağı yeni isimleri şimdiden “kumpas mağduru” kılıfına sokma gayretinin bir parçasıdır. Yanı sıra, davanın muhtemel bir sonucu olarak doğacak ağır mali ve siyasi faturaların da bu şebekenin üyelerine kesilmiş bir ceza olduğunu perdeleyerek ABD’nin sanki Türkiye’ye yönelik bir operasyonu gibi sunma telaşıdır. Açıkça söyleyelim: Davanın hedefi Türkiye değil, başta Erdoğan olmak üzere AKP iktidarıdır. Elbet, siyasi sonuçları da olacaktır. Bu dava, Türkiye’nin milli meselesi değildir. Türkiye’nin milli meselesi, İran ambargosunu delmek için düzenlenen işlemler ve hayali ihracatlar üzerinden Türkiye ekonomisinin iktidar eliyle milyarlarca dolar zarara uğratılmış olmasıdır. Ve buradan başlayarak AKP iktidarı, er yada geç Türkiye’de yargılanmalıdır.

AKP iktidarı, güneş battıkça uzayan gölgesini gösterip “dimdik ayaktaymış” rolü kesmeyi sürdürüyor. Ancak dava, ABD’nin 2002’de büyük beklentilerle iktidara getirdiği, BOP Eşbaşkanlığı görevini verdiği ama sağlanan imkanları müttefiklik ilişkisinin amaçları dışında kendi çıkarları için kullanmaya kalkan, bunu da içeride Neo-Osmanlı tiyatrosuyla sentezlemeye çalışan Erdoğan’ı indirme operasyonunun bir parçasıdır.

Bu gerçekler karşısında, Fatih Altaylı’nın meczupluk düzeyindeki yaklaşımı şaşırtıcı olmayan zavallı bir köylü kurnazlığıdır. Taraftır. Erdoğan’ın ve AKP iktidarının tarafıdır. Anlaşılır!

Anlaşılamayan, “Türk yargısı rüştünü ortaya koyup, dosyaları kapatmak yerine, adilane bir yargılama yapabilseydi, bugün New York Mahkemesi’nde Türkiye yargılanıyor olmayacaktı” diye iki kere rafine bir açıklama yapabilen CHP İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Başdanışmanı Erdoğan Toprak’ın açıklamasıdır. Erdoğan Toprak’ın kastettiği dava sürecinde dönemin başbakanı Tayyip Erdoğan’dı. 2010 referandumu sonrası yargıyı ikinci kez şekillendirerek 17/25 Aralık davasını örtbas ettiler. Zarrab’ı akladılar. Esas sorumlu, rüştünü ortaya koyamayan yargı değil, davaları istediği gibi sonuçlandırmak üzere yargıyı şekillendiren Erdoğan ve iktidarıdır. İkinci olarak, ABD’de yargılanan da Türkiye değil, Erdoğan ve AKP iktidarıdır. Bu iki noktanın üstünü örtmeye kalkan herkes, eğer gerizekalı veya meczupluk düzeyinde iktidar yandaşı değilse halka dönük algı operasyonunun bir parçasıdır ve çıkar ilişkileriyle doğrudan veya dolaylı olarak bağlı olduğu AKP iktidarının yanında saf tutmuştur.

Bu arada Erdoğan, bu algı operasyonuna en üst perdeden liderlik ediyor haliyle. Kendisi gibi başı büyük dertte olan Trump, işi gücü bırakıp 9 Eylül’de Erdoğan’ı aramış. Trump, “bu yargı kararını tanımıyorum” dememiş ama Çağlayan’ın sanık olarak davaya dahil edilmesinden duyduğu üzüntüyü iletmiş. “İncelettim ama bu federal devletin değil, eyalet devletinin güvenlikçilerinin yaptığı bir yanlış. Bunlar doğrudan bana bağlı değil ama ben bu işi yakın takibe alarak araştıracağım” demiş.

Trump da Erdoğan’ı kandırmaya kalkacak değil ya! Davayı takip edenler bilir. Biz de, olası bir yanlış anlama veya çeviri hatası varsa düzeltelim ki, Erdoğan boş ümitlere kapılmasın; soruşturmayı ilk açan New York Güney Bölge Başsavcısı Preet Bharara da, Yargıç Berman da, davanın görüldüğü New York Güney Bölge Mahkemesi de federal! Dava, soruşturma ve suçlamalar da federal. Davayı soruşturan kurum FBI; yani, Federal Soruşturma Bürosu. Hani şu gangster filmlerinde suçluların köşeye sıkışınca çaresizce “canları cehenneme” dedikleri “lanet olası federaller”! Dahası, gazeteci İlhan Tanır’ın washingtonhatti.com haber sitesinde yer alan ve Amerikalı hukukçulara dayandırdığı değerlendirmelerine göre, yargıyla başı büyük dertte olan Trump’ın içinde bulunduğu siyasi atmosferde zaten bu davaya etki etmesi olanaklı görünmüyor.

Zafer Çağlayan ve Süleyman Aslan da Reza Zarrab ve Hakan Atilla gibi sessiz kalma hakkına sahip şüphesiz. Ancak görünen o ki, Zarrab ve belki Atilla bunu tercih etmedi. Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın, mahkemenin delilleri nasıl elde ettiğini merak ededursun, Zarrab ve Atilla’nın söylediği her şey mahkemede bütün şebeke üyelerinin aleyhine delil olarak kullanılacaktır!

“Biri bana burada neler olduğunu anlatabilir mi, adamım?” diye soran olursa, adam gibi işin aslını anlatın. Erdoğan’ın ve AKP iktidarının önüne yatmayın!

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,817BeğenenlerBeğen
17,096TakipçilerTakip Et
1,360AboneAbone Ol