Kuşaklar, Gezi, bugünün gençliği…

Okumakta olduğunuz yazı, RED Dergisi‘nin Haziran 2019 tarihli 103’üncü sayısından alınmıştır. Derginin tamamına e-dergi olarak PDF formatında ulaşmak için: TIKLAYIN

Arjantinli devrimci Nahuel Moreno bundan yıllar evvel kitle hareketinin işleyiş yasalarını tarif etmeye çalışırken, içinde bulunduğumuz çağda bir devrime yükselemeyen her büyük isyanın, anlık kazanımlar elde etse bile, sonuçta büyük yenilgilerle yüzleşmek zorunda kalacağını anlatıyordu. Bu yasa bugün çok daha geçerli. Dünyanın pek çok ülkesinde aynı gözlemi yapabilmek mümkün: Büyük kitleler sokaklara dökülüyor. Yolsuzluğa batmış, halkı yoksulluğa sürükleyen, zorbalık eden, katillik eden iktidarlara ve muktedirlere öfke yükseliyor. Kolluk kuvvet- lerinin tüm çabalarına rağmen halk sokakları fethediyor. Kimi durumlarda iktidarlar devriliyor. Ne var ki, düzen kendini yeniden tesis ederek farklı biçimlerde ama aynı karakterde sürüyor… 

Sebep? Büyük isyanları devrimlere yükseltebilecek, saygın ve güvenilir liderlikler, büyük devrimci partiler yok… Konumuz bu… 

1938’de Lev Troçki tarihsel bir değerlendirme yapıyor ve insanlığın krizinin devrimci önderlik krizine indirgenebileceğini vurguluyordu. Hemen akabinde patlak veren ikinci büyük emperyalist savaşın insanlığa yaşattığı acılar aradan kuşaklar geçmesine rağmen hâlâ tazeyse, insanlık hâlâ emperyalizm ve uluslararası kapitalizm tarafından yaratılmış cehennemî koşullara mahkum yaşıyorsa, işte hepsi o devrimci önderlik krizinden kaynaklanıyor. Gidişata isyan eden, biraz daha insanca yaşamak için hayatları pahasına sokaklara dökülen kitleler, önderlik boşluğundan ne yapacağını bilemez halde, çoğu durumda kendilerini satan liderliklerin ihanetini seyrederek yavaş yavaş evlerine çekiliyor. Gelecek umudunu tüketen gençler bohem yaşamlara sürüklenip gençliklerini tüketiyor… 

‘Gezi’ sürecinde de tam olarak böyle oldu. 

Öncelikle vurgulamalıyım ki 2013 Haziranı pek çok kişi gibi benim için de büyük anlam ifade ediyor. 1 Haziran günü kan, ter ve gaz içinde Taksim Meydanı’na çıktığımızda yanımdaki Alp Hakan’a, “Şu an ölsem gam yemem” demiştim. Öğrenci hareketinde, gecekondu mahallelerinde hatırı sayılır eylem deneyimlerim olmuş, Büyük Zonguldak Madenci Yürüyüşü’ne tanıklık etmiş, Gökçesu madenci direnişinde madencilerin çadırında günlerimi geçirmiş, 1996 1 Mayısı’nda Kadıköy’de hâlâ tarif edemediğim o atmosferi yaşamıştım. Ne var ki, 1 Haziran 2013’te o muhteşem kalabalıkla birlikte meydanı zapt etmekten daha büyük bir iş başarmamıştım hayatımda. 

Zaferin akşamında ise düşüncelere gark oldum. Aklımda hep aynı soru vardı: Bu iş bu önderlik boşluğuyla nereye gider? 

Aynı akşam Taksim’de RED’in marangozhaneden bozma bir bodrumda bulunan ve mağarayı andıran bürosunda arkadaşlarla durumu değerlendirirken, “Bu hareket yenilecek ama nasıl yenileceği önemli” diyordum. İyi ihtimal, artık iyice küstahlaşmış olan hükümeti devirdikten sonra bir biçimde hareketin ‘ıslah’ edilmesiydi. Kötü ihtimal ise vahşice ezilerek yenilmesiydi. İkisinin arasında bir yenilgi oldu. Hükümet devrilmedi, hareket ıslah edilemedi, isyan direne direne ama azala azala sönümlendi. 

ELENMELER… 

O büyük isyan hareketinden çok derin ve aslında pek de analiz edilemeyen sonuçlar da doğdu. Burada sadece birine değineceğim: Haziran Ayaklanması’na katılan koskoca bir gençlik kuşağı darmadağın olup gitti… 

Bizden önceki kuşak bir elenme yaşamıştı. 12 Eylül işkencehanelerinden ve zindanlarından başı dik çıkanlar mücadeleye devam etti. Biz devrimciliği onlardan öğrendik. Alışkanlıklarımız 1980’lerde şekillendi. Ama daha öğrenme aşamasındayken, bizim kuşağımız da berbat bir elenme süreciyle yüzleşmek zorunda kaldı. Gözümüzün önünde Doğu Bloğu, Sovyetler Birliği ve peşi sıra diğer bürokratik ‘sosyalizmler’ birbiri ardına çöktü, buralarda kapitalizm restore edildi ve o güne kadar o bürokratik rejimleri kıble bellemiş koca koca partiler, ‘efsanevi’ liderleriyle beraber buharlaşıp atmosfere karıştı. 1980’lerde, diktatörlükten çıkış sürecinde devrimci harekete katılan bizim kuşağımız kaybolup gitti. Çok azımız bir inadın peşine takılıp bugüne kadar kimliğimizi koruyabildik. Ve şunu da vurgulamalıyım: Bizim çok ‘genç ölülerimiz’ var. Çok arkadaşımızı işkencelerde, yargısız infazlarda, zindanlarda kaybettik. Hâlâ hapis yatan arkadaşlarımız, üzerimizde çok fazla acı yükü var. Ne yalan söyleyeyim, ben bu yüke katlanmakta zaman zaman zorluk çekiyorum. Ama belki de sırf o yük yüzünden hâlâ inat ediyoruz.

‘Gezi Kuşağı’ denilen kuşakta ise durum bambaşka tezahür etti. Doğru düzgün bir gelenek aktarılamayan gençler, tam da solculuğa gözlerini açtıkları sırada, o acemi gözleri inanılmaz bir manzarayla karşılaştı. Yüz binlerce insan sokaklara akıyor, Boğaz Köprüsü’nden geçiyor, devleti önüne katıp süpürüyor, önce Taksim’i sonra bütün şehir meydanlarını ele geçiriyordu. Biz önceki kuşaklar mağarayı andıran büromuzda bu hareketin nereye gidebileceğini hesaplamaya çalışırken onlar isyanın tadını çıkarıyor ve fethettikleri sokaklardan daha fazlasını talep ediyordu. 

Hareketin yenilgisi ise sinsi bir fikri virüs gibi yaydı: “Bu küçük parti ve örgütlerle bir şey olmaz.” Geçen altı yıllık süreçte Haziran Ayaklanması’nın gençlik kuşağı örgütlü siyaset ve mücadeleden koptu gitti. Kopmamış gibi görünenleri ise, sosyal medyanın ‘yavşak’ muhalefet tarzına rıza gösteren, kendi küçük şovlarıyla yaşayan, işçi sınıfının neredeyse iki asırlık mücadele geleneğini bilmeyen ve küçümseyen bir halde yaşayıp gidiyor… Kent merkezlerinde kendilerine yarattıkları yaşam alanlarında ‘büyüyorlar’… 

Nasıl yazık… Çünkü tarihin hareket yasaları bize yeni bir devrimci yükseliş döneminin geldiğini mutlak bir kesinlikle söylüyor. Ve eğer bizim gençliğimiz ya da gelecek kuşak bu devrimci yükseliş dalgasına örgütsüz, tarihsel bilinçten yoksun, teçhizatsız girerse, belki çok daha muhteşem isyanlara tanık olacaklar ama insanlığın yenilgisi bugüne kadar görülmedik ölçüde trajik olacak.

İşte bugünün meselesi budur. Bu mesele sadece Türkiye’nin değil, tüm dünya solunun meselesidir. 

Meseleyi çözmek için geliştirdiğimiz birleşik mücadele girişimlerini başarıyla yürütemedik.
Evet, biz tarihin bize yüklediği bu kritik görevi yerine getirebilecek basireti gösteremedik. O halde bugünün gençlik kuşağı sorumluluk üstlenmelidir. Gelecekteki yükseliş dalgasına hazırlanmak için işçi sınıfından gelen genç arkadaşlarımız, özellikle emekçileri örgütleyecek ve tarihsel birikimimizi gelecek kuşağa, isyan dalgasına taşıyacak kadroları yaratmalıdır. 

Bu, insanlığın geleceği için hayati önemde bir konudur. 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here