Kürtler kedi mi istiyor?


AKP’nin Kürtlere verebileceği tek şey komik bir Binali Bey’dir…

Aşağıdaki yazı, iktidarın Abdullah Öcalan kozunu seçim çalışmalarına dahil etmesi üzerine yayınlanıyor. SADIK İŞCAN tarafından kaleme alınan yazı, RED Dergisi‘nin Şubat 2013 tarihli 76. sayısından alınmıştır. O gün yükseltilen ‘Barış’ ve ‘Çözüm’ ajitasyonu büyük bir umut yaratmış, Habur girişimi ise kafaları iyice karıştırmıştı. O güne dair bir bakış geliştiren yazı, bugünden bakınca pek çok gelişmeyi öngörebilmesinin yanı sıra, bugün de geçerliliğini koruyor: Sırtlanlarla barış da çözüm de olmaz!.. İşte o yazı:

Türkiye’de gündem çok hızlı değişiyor. İletişim araçlarının bilgiye hızlı erişimi sağlaması da bu yöndeki algıyı güçlendiriyor. Bugün konuşulan konular yarın unutulup gidiyor ve konular, ne denli önemli olurlarsa olsunlar yerlerini başka mevzulara bırakıyor.

Ancak bazı ‘hassas’ durumlar var ki gündemden öyle kolay düşmüyor. Uzun yıllardır değişmeyen konuların başlıcalarından birisi de açılım-barış meselesi. Biz ‘Barış’ı sevgili Feride Çiçekoğlu’nun Uçurtmayı Vurmasınlar romanından esinlenerek çekilen filmin küçük oyuncusunda daha çok sevmiştik.

Habur Süreci olarak anılan ve başarısızlığa uğrayan açılım yerini yeni bir Barış Süreci’ne bıraktı. Kimin kiminle barış yapmaya çalıştığına bakar mısınız? Sanıyorum ki bu süreç, savaşın sebeplerini ortadan kaldıracak bir zeminde ve doğrultuda yürümediği noktada, tıpkı Habur’daki açılım gibi fiyaskoyla sonuçlanacak. Türkiye egemenlerinin, Kürtlerin bu ülke sınırları içerisindeki son isyanını, bu isyanın sebeplerini ortadan kaldırarak, ‘barış’ ile noktalayabilecek olanaklara sahip olduğunu söylemek ise şu an için olanaklı değil.

Yoklar, varlar…

Tara ar arasındaki hangi uzlaşmazlık durumunu ortadan kaldırıp neye göre ‘barış’ yapılmak istendiğini anlayabilmiş değilim. Hadi diyelim Diyarbakır Cezaevi, 33 asker, Uğur Kaymaz, Ceylan Önkol, savaşın sıcaklığı içerisinde, bütünüyle kontrol edilemeyen şiddetin sonuçlarıydı. Peki ya Roboski’deki uçaktan atılan bombalar neyin göstergesi? Saf bir biçimde olaylarda derin devlet arayanlar, burada devletin tam da kendisini görmüştür; bundan hiç kuşkumuz yok. Peki, bu devlet denen şey nasıl bir şeydir ki oradan geçen insanları görüp, üstlerine rapor edip, uçakları kaldırıp bomba yağdırsın. Aklı mantığı olan yapar mı bunu? Demek ki bu devlet kavramının aklı, mantığı, duygusu şefkati falan yok.

Yok, olan şeyleri biliyoruz… Neyi var diye sorarsak karşımıza pratik uygulama olarak ZOR diye bir kavram çıkıyor. Devlet bir zor örgütü olarak sınıflı toplumların ortaya çıkmasından itibaren, bu karşıt sınıflardan üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran sınıfın, bu mülkiyetten yoksun olanlara karşı bir savunma mekanizması olarak ortaya çıkmıştır. Modern devlet de bu yolda, anayasasıyla, ceza yasasıyla, vergi yasasıyla bunu uygular, yanına da sos niyetine biber gazı, cop, hapishane ekler.

Derdiniz neyse, onu söyleyin!           

Şimdi ‘barış’, anayasal zeminde aranıyor. Oysa bir zor aygıtı olarak devletin niteliğini belirleyen zemin ve koşullar gerçek manada değişmediği müddetçe, halkların, ulusların ihtiyaçlarına yanıt veren bir ‘barış’tan söz etmek gerçekçi olmayacak. Yani öyle anayasaya koyulacak üç beş madde ile barış marış ol(a)maz.

Gelin şu anayasaya koyulacak maddelerin denklerine ve pratikte nasıl işlemez kılındığına bakalım…

“Anayasa madde 18: Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Bu yasanın devamı çok ilginç: Şekil ve şartları kanunla düzenlenmek üzere hükümlülük veya tutukluluk süreleri içindeki çalıştırmalar; olağanüstü hallerde vatandaşlardan istenecek hizmetler; ülke ihtiyaçlarının zorunlu kıldığı alanlarda öngörülen vatandaşlık ödevi niteliğindeki beden ve kir çalışmaları, zorla çalıştırma sayılmaz.”

Gördünüz mü Anayasa’nın 18. maddesindeki ‘hiç kimse zorla çalıştırılamaz’ prensibinin pratikte nasıl işlemez hale geldiğini?!

Bu maddeye benzer istemediğiniz kadar madde var Anayasa’da…

Sezen Aksu 90’lı yıllarda Kemal Burkay’ın şiirinden bestelediği Gülümse adlı şarkısında, “Bir kedim bile yok!” diye bağırırken, annem, “Oğlum şuna bir kedi verin de öyle bağırmasın,” demişti. Ben de, “Anne onun derdi kedi değil, aslında başka şeyler söylemek istiyor,” diye karşılık vermiştim. Annem son derece mantıklı bir biçimde, “O zaman derdini söylesin oğlum,” diye devam etti…

Ben de buradan aynı şeyleri söyleyeyim: Bırakın bu barış marış işlerini, derdiniz neyse onu söyleyin!..

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here