Gazete REDKumandan boşuna kumandan olmadı!

Kumandan boşuna kumandan olmadı!

6 sene evvel bugün, 16 Ağustos 2011’de aramızdan ayrılan Mihri Belli’yi saygı ve özlemle anıyoruz…

1942’de, Cihan Harbi sırasında, Başbakan Refik Saydam’ın vefatıyla boşalan koltuğa Şükrü Saracoğlu oturmuştu. Saracoğlu Nazilere sempatisini gizlemeye gerek duymuyordu. Almanya’ya paslanmaz çelik üretiminde kullanılan kromun sevkıyatı konusunda hiç güçlük çıkarmıyor, Nazilerle yakın işbirliği sürdürüyordu. Türk komutanları, o sırada Sovyetler Birliği’ni işgale girişmiş olan Nazilerden feyz alsınlar diye, Kırım ve Kafkasya’da harekat halindeki Nazi birliklerini takip etmeye yollayan da oydu. Tabii oralarda Kırım ve Kafkasya Türklerinin varlığını dikkate alıyor, belki sadece sempati duyduğu Nazilere bir desteği olsun istiyor, belki de Turan hayalleri kuruyordu. Nitekim, “Biz Türk’üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız,”lafları tarihe geçmiştir…

Neyse…

İşte o Saracoğlu’nun iktidarı altında,1944’te, iki genç bir akşam İstanbul Çemberlitaş’taki Nuruosmaniye Camii’nin minarelerine tırmandı. İki minare arasına, ‘Saracoğlu Faşisttir’ yazılı bir mahya astılar. Daha sonra ‘Mahyacı Tahsin’ lakabını alacak olan Tahsin Berkem mahyayı astıkları sırada düşüp yaralandı. Polis kan izlerini takip ederek iki genci de yakaladı.

Mahyacı Tahsin’in yanındaki diğer genç, o sırada 29 yaşında olan ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde Ordinaryüs Profesör Fritz Neumark’ın asistanlığını yapan Mihri Belli’ydi. Polis, İleri Gençlik Birliği davasına dahil ettiği Mihri Belli’yi dokuz ay boyunca, o zamanın ‘Siyasi Şube’si Sansaryan Han’da, hücrede, işkence altında tuttu. Ardından iki yıllık bir hapishane dönemi… Mihri Belli, hapishaneden sürgüne yollanacakken, yurtdışına kaçmayı başardı. Paris’te kısa süre kaldıktan sonra, iç savaşın sürdüğü Yunanistan’a, Yunan komünistleriyle birlikte savaşmak ve Türkçe konuşan nüfus içinde komünist faaliyet yürütmek üzere Batı Trakya’daki Rodop dağlarına doğru yola koyuldu. Burada tabur komutanlığına kadar yükseldi, Kapetan Kemal(Kumandan Kemal) namını aldı, iki kez yaralandı…

Sonra, 1950’lerde yine Türkiye, yine hapis… Yedi sene…

***

Solcuların başına musallat olan en beter hastalık, dogmatizm ve toptancılık olsa gerektir. Yani, bir şahıs ne söylemişse doğru söylemiştir diyerek, yazdıklarını ‘risale’ gibi görmek, hangi koşullarda, hangi motivasyonla yazıldığını dikkate almadan, hangi ihtiyaçlara cevap verdiğini anlamadan papağan gibi tekrar etmek ya da külliyen reddetmek… Bu hastalığa tüm dünya solunda rastlanıyor ama muhtemelen ezberci eğitimimizden ve dinsel dogmanın etkisinden gelen daha bir derin tarafı var bizde. Mihri Belli bu hastalıktan mustarip kesimlerin başlıca hedeflerindendir. Toptan reddedildiği, günah keçisi ilan edildiği çok olmuştur. Milli Demokratik Devrim tezini geliştirerek,1960’lı yıllarda emperyalizme ve Türkiye’deki Amerikancı iktidara karşı harekete geçen solcu gençliği yanlış yönlendirdiği, silahlı eylemlere yönelttiği, ordudan medet umduğu, ‘aşamalı devrimcilik’ gibi bir ‘sapma’nın sol harekette yer etmesinde büyük pay sahibi olduğu söylendi sürekli. Bunların tamamı üzerine tartışılabilir. Eleştirilerin bir kısmı haklıdır da. Kişisel fikrim, Mihri Belli’nin yaptıklarından ziyade yapamadıklarını tartışmak gerektiğidir hatta. Ama tartışmayacağımız tek konu, Mihri Belli’nin büyük bir devrimci olduğudur. Babası İstiklal Harbi’nde Trakya’daki direnişin liderliğini yapan Mihri Belli, Robert Kolej mezunu, Amerika’da öğrenim görmüş genç bir adamken, yani yeni kurulmuş cumhuriyetin bütün nimetlerinden istediği gibi yararlanabilecek bir konumdayken, bütün bunları elinin tersiyle itip komünist olmayı tercih etmişti. Mississippi’deki siyahi ırgatların arasından çıkıp Nuruosmaniye’nin minarelerine, oradan Rodop Dağları’na, oradan tekrar İstanbul’un işkencehanelerine, mahpushanelerine adını kazımışsa, bunu, halkının ve tüm insanlığın insanca yaşaması davası için yaptı…

***

İkinci Cihan Harbi’nin ardından dünyada yeni bir denge oluşuyordu.Türkiye, savaş sırasında Nazilere fazla yakın durduğu ve Sovyetler Birliği’nin öfkesini üzerine çektiği için, Kars ve Ardahan üzerinde yeniden hak talep eden Stalin’in hamlesine karşı Şükrü Saracoğlu’nu başbakanlıktan azletti ve emperyalist Batı’ya sığındı. Çok kısa süre içinde askerimiz ABD’nin hizmetine verildi,Kore’ye savaşmaya yollandı. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles, Türk askerinin ‘çok ucuz’a geldiğini, 23 cent masrafı olduğunu söylüyordu!..

Sonra NATO macerası başladı. Türkiye’de Amerikan üsleri kuruluyordu. 1954’te İzmir ve İncirlik’le başlayan üs ve radar inşaatlarının sayısı 1960’ların sonu itibarıyla 101’e ulaşmıştı! Şimdi ‘ikinci cumhuriyet’ tartışmaları var ya, aslında‘birinci cumhuriyet’ işte o zaman yıkılmıştı. ‘Milli bağımsızlık’ doktrini,yerini Batı emperyalizminin uşaklık rolünü kabul etmeye terk etmişti. İkinci cumhuriyet dönemi o zaman başladı. Bugün üçüncüsünü tartışabiliriz…

***

ABD ve Batı emperyalizmi, Türkiye’yi baştan aşağı yeniden dizayn ediyordu. 1965’te Süleyman Demirel, namı diğer Morrison Süleyman iktidara geldi. ‘Halk adamı’ gibi görünsün diye ‘Çoban’ lakabını takmaya çalıştıkları Süleyman, daha evvel Amerikan Morrison Knudsen firmasının temsilcisiydi. Öte taraftan,ülkenin koskoca bir ABD üssüne dönüşmesine karşı çıkan gençlik, ve hiç çekinmeden söylüyorum, genç subaylar, dünyada yükselen devrimci dalganın da etkisiyle, Amerikan uşaklığına karşı mücadeleye atıldı. Ellerinde sadece Mustafa Kemal’in Gençliğe Hitabe’si ve Bursa Nutku vardı…

İşte Mihri Belli o atmosferde emperyalizme karşı savaşı örgütlemek üzere öne çıktı. Gençlik, Sovyet bürokratlarının uzun süre Mustafa Kemal ile iyi ilişkiler adına CHP’nin yedeğinde tuttuğu, memurlaşmış, kendi içinde dünya kadar ayak oyunuyla mundar olmuş TKP’den ve onun tasarrufundaki TİP’ten kopuyor ve yüzünü savaşmayı kafaya koymuş bu adama çeviriyordu. Sahneye çıkan sadece Mihri Belli değildi. Eşi Sevim Belli, Marksist klasikleri çevirmeye koyulmuştu. Gençliğe Hitabe ve Bursa Nutku’nun yerini ilk Marksist klasikler almaya başlamıştı. Mahir Çayanlar, Deniz Gezmişler, üniversiteliler, genç işçiler, Harp Okulu öğrencileri, subaylar,öğretmenler, niceleri, “Aman 6. Filo’ya saldırmayın faşizm gelir, eylem yapmayın darbe olur,” diye vaaz veren TKP’lilerin yerine, emperyalizme karşı savaşmak gerektiğini söyleyen Mihri Belli’nin fikirleri etrafında toplandı.

Savaştılar da… Ve öldüler… Ama arkalarından yenileri geldi…

Mihri Belli’nin neyi yapamadığını tartışmak gerekir dediydim ya, Mihri Belli o hareketi niye birleşik vaziyette tutamadı ve Türkiye solunu işçi sınıfıyla bütünleştiremedi, onu tartışmak gerekir kanaatimce… Belki de Süpermen olmadığı içindir…

***

ABD, 1960’ların sonunda yükselen devrimci hareketi kırmak için Komünizmle Mücadele Dernekleri kurdurdu, bizzat kendisi fonladı. Komando kampları kurdurdu, Saracoğlu’nun çömezlerinden MHP diye bir faşist hareket yarattı. Yetmedi,1980’de generallere darbe yaptırdı…

***

Şimdi, 1970’lerde, bırakın faşist katillerle savaşmayı falan, Amerika’ya, Amerikan uşağı iktidarlara tek bir taş bile atmayan kıç kılları ağarmış iskambil papazları, nereden elde ettikleri belli olmayan söz söyleme cüretleri ve kendilerine tanınan sonsuz medya kredileriyle, çıkıyorlar,“Türkiye sol hareketi,” diyorlar, “1970’lerde emperyalizm karşıtlığı diye milliyetçilik yaptı.” Türkiye sol hareketi ordudan medet ummuş güya. “Mihri Belli,” diyorlar, “Bu milliyetçi-orducu geleneği yaratan isimdir.” Eh, işin devamı geliyor tabii, papaz yellenince, zangoçlar tüy dikermiş, Deniz Gezmiş’in ve Mahir Çayan’ın aslında ‘Ergenekoncu’ olduğunu ilan ediyorlar…

‘Solculuk’ ‘kariyer’lerinde tek bir onur sayfası olmayan, lakin emperyalist fonlardan geçinen ve sık sık Zaman gazetesine mülakat veren bir kısım ‘solcu’ onlarla ‘enseye tokat’ olmuş, hep beraber ‘darbe’lere karşı 70 milyon adım atmaya girişmiş… 12 Eylül’de tek adımlarını yurtdışına tüymek için atmışlardı halbuki…

Hani iş bu kadarla kalsa iyi…

‘Öteki’ lafından çok hoşlanan, kendini bir şekilde ‘solcu’ tabir eden, lakin ‘sol’ formasyonu Aydın Doğan’ın gazetesinin ekiyle sınırlı, Sevim Belli’nin çevirdiği kadar bile kitap okumamış ‘aydın’lar, bakıyorsunuz, Mihri Belli’nin ne kadar ulusalcı olduğunu anlatmaya başlamış karşınızda. Mihri Belli’nin kurduğu partinin ‘Kürtlerle Türklerin eşitliği’ni programından çıkarmadığı için kapatıldığını ve Kapetan’ın o yüzden tekrar ‘kaçağa’ düştüğünü nereden bilsinler!

Ama bitmiyor…

Bırakın kendi tarihi hakkında fikir sahibi olmayı, Türkiye’de kaç Amerikan üssü olduğunu bilmeyen bir kantin solcusu, emperyalizmin aslında ‘bizim anladığımız gibi’ bir ‘şey’olmadığını anlatmaya, ahkam kesmeye girişiyor…

***

Allah’tan, bütün bu ‘geyik muhabbeti’ geçtiğimiz ay itibarıyla bitti. Beyaz Amerikalılara ‘Karabaş’lık yapan Obama’nın elinde tuttuğu o beyzbol sopası konuyu kapattı. Türkiye ve Ortadoğu’da haysiyetini yitirmemiş herkes, o sopanın ne anlama geldiğini biliyor. O sopa, “Süpürmeyin, kullanın,”diye Amerika’ya sunulan ve iktidara memur edilen Tayyip Erdoğan’a gösterilmiş bir sopa değildir, hiç kuşkunuz olmasın. O sopa, Türkiye ve Ortadoğu halklarının haysiyetini teslim almak üzere gösterilmiştir.

***

Köprünün altından çok sular aktı… Zamanında elde silah emperyalizme karşı dövüşen yiğit Türkiye devrimcilerine karşı ABD’nin kurdurduğu Komünizmle Mücadele Dernekleri, şimdi ‘Cemaat’ namıyla Yargı’yı, Emniyet’i, Milli Eğitim’i ve bilumum devlet kurumunu eline geçirdi. Artık Türkiye’yi bir sömürge personeli yönetiyor. Üçüncü Cumhuriyet, ne yazık ki bir sömürge idaresidir. Artık ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı, yanında CIA Ortadoğu İstasyon Şefi ‘Büyükelçi’ olduğu halde, iftar çadırı kurup sömürge ahalisine kepçeyle yemek dağıtmaktadır. Kepçe sadece kepçe değildir. Sadaka dağıtan o kepçe, icap ettiğinde beyzbol sopasına dönüşüverir…

***

Mihri Belli tam bir sene evvel öldü. Ölmeden evvel, konuşabildiği her fırsatta, Türkiye’de Amerika’nın oynadığı oyunlardan söz ediyordu. Bu bir yıl içinde ülkemiz milli ve dini boğazlaşmaların eşiğine geldi. Amerika, bizim evlatlarımızı kardeşlerimize, Suriye halkına saldırtmak için her türlü provokasyonu deniyor. Olmadı, sopa gösteriyor… O sopayı Yankilerin kafasında kırmak boynumuzun borcu olsun. Ne dersin Kapetan?!

(Yazı, RED dergisinin Ağustos 2012 tarihli 71. sayısında yer almıştır…)

1 Yorum

  1. Mahallemin şamar oglanları.
    Racon kesmeyi ahlaksızlıklara çevirdiniz
    Temiz arkadaşlıkları uçgura yönlendirdiniz
    Ortak bölüşmeyi soyguna dönderdiniz
    Mahallemin şamar oglanları
    Sizlerin çocukluklarınızı iyi bilenlerdenim
    Sübyancıların kuçaklarında büyüdügünüzü görenlerdenim
    Ah mahallemin şamar oglanları
    Kadınına kıza hangi gözle bakdıklarınızı
    Türlü türlü ahlaksızlıklarınızı
    Suratlarınızda patlayan tokatlarımızı
    Yüreginizin yetemedigi karşı koyuşlarınızı göremedigim
    Kendinizi affettirmek için
    İnim inim inlediklerinizi
    İkişer üçer tekme tokat atılıp gönderilişlerinizi
    Mahallemin şamar oglanları
    Hep güçlüden yana oluşlarınızı
    Paraya pula insan satışlarınızı
    Puştun pezevengin kapısında bekleyişlerinizi
    İnsan insanlık düşmanı olarak yetirilişlerinizi
    Kirli paralar ile büyüyüşlerinizi
    Çok iyi bilenlerdenim
    Mahallemin şamar oglanları
    Dışgüçlerin milli kahramanı oluşlarınızı
    Altıncı filonun pezevenkleri
    Genelevleri ellerinizle süsleyip büsleyip
    Conilere cariyeler sunuşlarınızı
    Takunyalar takıp tekbir getirenlerinizi
    Gemilerin yönünü kıble bilenlerinizi
    Bu ahlaksızlıklarınza direnen
    Gencecik yigitlerimizi kahpece
    Kolluk kuvetleriyle beraber
    Kahpe pusulara düşürüşlerinizi
    Çok iyi bilenlerdenim
    Mahallemin şamar oglanları
    Hamdim derki daha hangi bir
    Ahlaksızlıklarınızı sayıp ortaya dökem
    Bukadar kirlenmişliginize ragmen
    Halkımın çogunlugu sizlere
    Akıl almaz metiyeler düzer
    Develere dikenler sizlere binenler
    Benim mahallemin şamar oglanları yeter.
    Hamdi yalçın.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

23,973BeğenenlerBeğen
16,893TakipçilerTakip Et
1,350AboneAbone Ol