Korkusuz, pazarlıksız, kül elenmemiş…

“(Ahmed Arif’in şiiri) türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de, arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillanın şiiridir.”
Cemal Süreya

  • ÜMİT DERTLİ

90’ların başıydı. 15-16 yaşlarında, yatılı okulda yeni yeni solcu oluyoruz. Yatakhaneye kaçak soktuğumuz bir kasetçalarda gizli gizli, grup halinde Ahmet Kaya ve Ferhat Tunç kasetleri dinliyoruz; büyük bir illegalite içinde, elimize nasıl geçtiğini hatırlamadığım birkaç Nazım Hikmet ve Hasan Hüseyin kitabını aramızda dolaştırarak okuyoruz. Küçük kâğıtlara yazdığımız Ahmed Arif şiirlerini ezberliyoruz. Geceleri el ayak çekilince ‘karargâh’ olarak kullandığımız boş bir odada toplanıyor, çoklukla kapıya nöbetçi dikerek, gazete bayiinde görüp Mücadele, Emeğin Bayrağı gibi, isimlerinden etkilenerek satın aldığımız dergileri okuyoruz topluca. Deniz Gezmiş’in Mahir Çayan’ın hikâyelerini anlatıyoruz
birbirimize. Yılmaz Güney’in bir biçimde elimize geçmiş Ağıt ve Arkadaş filmlerini videosu olan gündüzlü bir arkadaşın evinde gruplar halinde seyrediyoruz, eve gelirken ‘takip almamaya’ dikkat ederek…

Zonguldak madencileri Ankara’ya yürüyor, Kürt dağlarında ve şehirlerinde isyan ateşleri yanıyor, her gün başka bir işkenceci eski polis şefi ya da generalin daha cezalandırıldığı haberleriyle coşuyoruz. Memleket silkinip kendine gelmeye çalışıyor yavaş yavaş, hissediyoruz çocuk aklımızla. Ve çocuk aklımızla, el yordamıyla üzerimize düşeni yapmaya, örgütlenmeye çalışıyoruz. Zaman geçtikçe büyüyor, olgunlaşıyor ve daha da kalabalıklaşıyoruz…

Derken, 1991 senesinin 2 Haziran’ında bir arkadaş, “Ozan Arif ölmüş,” diye bir haber getiriyor. Faşistlerin türkücüsü olduğunu biliyoruz ya, seviniyoruz önce. Ertesi gün anlıyoruz ki ölen, Ahmed Arif’miş. Sevincimiz ağır bir üzüntüye dönüşüyor.

Evet, o günlere dair en çok hatırladığım üç şey, Ahmet Kaya müziği, Yılmaz Güney sineması ve Ahmed Arif şiiridir. Sanattan pek anlamıyoruz ya çocuk aklımızla!

Okuduğumuz, dinlediğimiz, seyrettiğimiz sanat, ‘toplum için’ olanından hep. Münazaralarda hep o tarafı tutuyoruz…

Hâlâ anlamıyoruz sanattan! Aradan 20 küsur sene geçmiş, hâlâ Ahmet Kaya, Yılmaz Güney, Ahmed Arif sanatını en başa koyuyoruz. Aynı sanatsal tavrın, aynı toplumsal duyarlılığın temsilcisidir üçü de. O yüzden birbirlerine bu kadar yakışır, birbirlerini bu kadar tamamlarlar.

Arkadaş filminde ‘Şapkalı Azem’in Melike’ye Terketmedi Sevdan Beni şiirini okuması ve Hasretinden Prangalar Eskittim kitabını hediye etmesi rastlantı değildir kesinlikle. Malum, bugünün kerameti kendinden menkul sanat-sepet otoriteleri Yılmaz Güney’in bu filmini pek sevmezler. ‘Fazla sert ve kaba’ bulurlar insan ilişkilerine yaklaşımını. Biz ise tam da bu sınıfsal bakışın keskinliği yüzünden severiz onu. Ve tam da bu yüzden o filme en çok yakışandır Ahmed Arif şiiri.

“Bunlar engerekler ve çıyanlardır
Bunlar aşımıza, ekmeğimize göz koyanlardır
Tanı bunları,”
diyecek kadar sert işaret eder düşmanı.

TAKLACILARA İNAT…

Sanatın genel olarak bir zengin eğlencesi ya da Cihangir dolaylarındaki bohem atölyelerde
icra edilen manasız bir faaliyet haline geldiği, ağlak bir sesle kanırtarak okunan üç beş afili kelimenin şiir, Sunay Akın ve Yılmaz Erdoğan gibi taklacıların şair addedildiği, kredi kartı pazarlamacısı Elif Şafak’ın büyük romancı, emlakçı Sinan Çetin’in büyük sinemacı diye
ortalıkta dolaştığı bir zamanda Ahmed Arif’in ve onun temsil ettiği sanatın büyüklüğünü bir kez daha, göğsümüz kabararak idrak ediyoruz.

Yaşadığı toprağın acılarını, özlemlerini, sevdalarını, onun kadar hakiki, onun kadar yalansız,
“dostuna yarasını gösterir gibi
bir salkım söğüde su verir gibi
öyle içten, öyle derin”
anlatan başka biri daha yoktur. Sabrın, inadın, direncin ve onurun şairidir.

“Namus işçisidir yani, yürek işçisi
korkusuz, pazarlıksız, kül elenmemiş.”

Umutsuzluğa ve teslimiyete yer yoktur onun şiirinde.
“Vurun ulan vurun
Ben kolay ölmem,”
diyerek meydan okumaktadır düşmana. Binlerce yıldır emekle, terle ve kanla yoğrulmuş bu coğrafyanın “ne İskender, ne şah, ne sultan takmış” halklarının hafızası, bilinci ve inancıdır Ahmed Arif şiiri. Bu binlerce yıllık tarihten süzülüp damıtılmıştır. Bedreddin’in, Pir Sultan’ın, Köroğlu’nun ve Karayılan’ın bugüne ulaşan ve hiç kuşkusuz yarınlara da ulaşacak olan sesidir.

Ahmed Arif’i büyük şair yapan, beslendiği damar değildir sadece. Şiirinin teknik ve estetik özellikleri de değildir. Bunların yanı sıra ve esas olarak yaşamdaki duruşuyla şiiri arasındaki fevkalade uyumdur. Sırça köşklerden değil, yaşadığı mütevazı hayatının ve kavganın tam ortasından söyler sözünü. Sahtelik, yapmacıklık yoktur onda. Zaten başka türlüsü de mümkün değildir, sırıtır, foyası meydana çıkar bir yerden sonra.

Bu yüzden, üniversite amfilerinden fabrikalara tarlalardan dağlara, mahpushanelere kadar kavganın ve umudun olduğu her yerde okunmuş, oraların sesi olabilmiştir. Karacadağ’da çeltik, Çukurova’da pamuk, Cibali’de tütün işçisidir. Sabahları balığa çıkan odur, akan akmayan sularda; odur bütün tezgâhlarda paydosa giden. Bunun için başarabilmiştir binlerce insanı solla, sosyalizmle, devrimci ideallerle tanıştırabilmeyi, onlara dostu ve düşmanı gösterebilmeyi, azim, umut, coşku ve güç verebilmeyi.

15-16 yaşındaki yatılı okul çocukları, ezberledikleri Ahmed Arif şiirleriyle kavgaya atılıyor, onun ölümüne ağlıyorlarsa, onun şiirlerini sevgililerine okuyor, hapishane mektuplarının sonuna onun şiirlerini yazıyorlar ve 20 küsur sene sonra, 35-40 yaşına geldiklerinde hâlâ ilk günkü hissediş ve coşkuyla onun şiirini ezberden okuyor, hayatlarına verdiği yön için ona minnettarlık duyuyorlarsa hakikaten büyüktür o.

TANI BUNLARI!..

Adiloş Bebe şiirinde ‘tanı bunları’ diye işaret edilenlerin en başında gelen bir dönemin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in, “Terör şiir olarak karşımıza çıkabilir,” derken kastettiği şeyin ta kendisidir Ahmed Arif şiiri. ‘Terörist şair’ Ahmed Arif’tir. Yoksullardan ve mazlumlardan bahsetmekte, onlara umut aşılamakta, başkaldırmayı, direnişi ve kavgayı
öğütlemektedir. Hakikatten it gibi korkmaktadır engerekler ve çıyanlar, ve Ahmed Arif hakikati göstermektedir.

İdris Naim sınır boylarında savaş uçaklarıyla katlettikleri yoksullar için ‘kaçakçı’, ‘terör işbirlikçisi’ diyordu, “Ordumuz görevini yapmıştır,” diyor. Ahmed Arif ise,
“Şifre buyurmuş bir paşa
Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız”
diye anlatıyor hakikati. Dağların kuytuluk bir boğazında vurulmuş, kanlı, upuzun yatan yoksullar dile geliyor onun şiirinde:

“Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız
Karşıyaka köyleri, obalarıyla
Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu
Komşuyuz yaka yakaya
Birbirine karışır tavuklarımız
Bilmezlikten değil fukaralıktan
Pasaporta ısınmamış içimiz
Budur katlimize sebep suçumuz
Gayrı eşkıyaya çıkar adımız
Kaçakçıya
Soyguncuya
Hayına.”

Her büyük yapıt gibi zaman ötesidir Ahmed Arif şiiri. Her daim günceldir, her devrin engerek ve çıyanlarını karşısına almakta, mazlumlarının yanında saf tutmaktadır. Sadece bunun için bile çok büyük sanatçıdır Ahmed Arif. Kıymeti bilinmelidir, demeyeceğim, feyiz alınmalıdır.

RED, Sayı 69, Haziran 2012

Son Haberler

Jöleli ters köşe!

Eski milli kaleci ve Milli Takımlar Teknik Direktörü Şenol Güneş, iktidar tarafından şımartılan Jöleli Yiğit Bulut'a haddini bildirdi. RED haber - Türkiye A Milli Futbol...

Diktatöre Otokar takviyesi

Koç Holding'in ortağı olduğu Otokar, geçen hafta en az 49 kişiyi öldürten Uganda diktatörüne 110 milyon dolarlık zırhlı araç satma anlaşması yaptı. RED özel -...

Kendini de at o zaman

Geçmişte Adnan Hocacı olan ve Fethullahçılarla enseye tokat 'Yetenek' seçen Acun Ilıcalı, Yıllar önce Tayyip Erdoğan'a sosyal medyada küfür yazdığı ortaya çıkan MasterChef yarışmacısını...

“Kedi yemek helaldir…”

İstanbul'da kesip yüzdüğü kedi yavrusunu evine götürürken yakalanan kadın, "Kedi helaldir, yıllardır yiyorum" dedi. Soru şu: "Helal" ise suç değil mi? Ya da bu...

Meclis’i bastılar!

Yüzlerce protestocu Guatemala’nın Meclis binasına girip ateşe verdi. RED haber - Guatemala'da emekçiler ve yoksul halk isyan etti. Meclis binasına giren protestocular, binayı ateşe verdi. Türkiye'deki...