Gazete REDKorkmayanlardan korkuyor!

Korkmayanlardan korkuyor!

İdeal vatandaş!..

Cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden zatı muhterem, Tayyip Erdoğan yani, “Bizimle beraber grevler ortadan kalktı. Şimdi grevler yok. Grev olmuyorsa işçinin hakkını veriyorsun, hukukunu gözetiyorsun demektir” buyurmuş.

Enteresan!..

Bundan yaklaşık bir buçuk sene evvel ise, tam olarak 12 Temmuz 2017’de, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) salonunda konuşurken sermayedarlara şöyle sesleniyordu:

“Olağanüstü hali biz iş dünyamız daha iyi çalışsın diye yapıyoruz. Şimdi grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifadeyle anında müdahale ediyoruz. Diyoruz ki, hayır, burada greve müsaade etmiyoruz, çünkü iş dünyamızı sarsamazsınız.”

Yani, bakın, koskoca insanlarız, artık birileri diğerlerini kandırmaya çalışmaktan vazgeçmeli. Böyle karşılıklı olarak gülünç hallere düşüyoruz.

Mesela çıkın ve dürüstçe şöyle söyleyin:

“Şimdi biz öyle, din, kitap falan, ahiretten konuşuyoruz ama şu fani dünyada sermaye her şeydir. Eh, mutlak iktidarı da ele geçirdik, bereket versin dünyada kişi başına düşen polis ve özel güvenlik sayısında şampiyonuz; elimizde TOMA var, biber gazı var; mahkemeler emrimizde, hukuk biziz; grev-mrev, yürüyüş, protesto falan yapamazsınız. Demokrasi dediğiniz şey ise gazoz ağacıdır, Adana Asfaltı’nda yetişir, gidip oralarda bakının demokrasiye, belki bulursunuz…”

BAŞÖRTÜLÜ BACILAR

Bakın, öyle bir durumdayız ki, “Benim başörtülü bacılarım” demogojisini her icap eden durumda kullanmayı alışkanlık edinmiş olan Tayyip Erdoğan, mesela Flormar’da sendikalaştıkları için işten atılan ve fabrika önünde direnen ‘başörtülü bacılar’ına polis saldırırken oralı bile değil. Maazallah ya o ‘başörtülü bacılar’ iş dünyasını sarsarsa?! Bu gibi durumlarda elin emperyalist Flormar patronu adeta Hacca gidip çarşafa girmiş muamelesi görüverir, anlamazsınız bile!

Yani konu ‘şeriatçılık’, ‘dindarlık’, ‘İslam davası’ ya da uhrevi başka bir şey değildir. Konu ‘yerli ve milli’ de değildir. Konu iktisadidir, her mevzunun arkasında para ve sermaye vardır.

Keza, Mehmet Cengiz isimli iktidar müteahhidi, “Bu milletin a..na koyacağız!” diye konuşmakta ve kendisine hiçbir cezai muamele yapılmamaktadır. Tersine, bir kalemde 422 milyon lira vergi borcu silinmekte, üzerine otoban ve Üçüncü Havalimanı ihaleleri ona verilmektedir.

Havalimanı inşaatında Mehmet Cengiz’e çalışan ve birikmiş maaşlarını bile alamayan işçiler ise, “Tahtakurusu dolu koğuşlarda uyuyamıyoruz, insanca koşullarda çalışmak istiyoruz” dediklerinde, hadi bırakın tahtakurusunu falan, “Çalışırken ölmek istemiyoruz” dediklerinde polis tarafından dövüle dövüle hapse atılmaktadır.

Mevcut iktidarın hakiki hali budur. Başka deyişle, bir Mehmet Cengiz iktidarıyla muhatabız. Gerisi her gün akşama doğru gözlerden yanaklara doğru akan, adi malzemeden yapılmış ‘yerli ve milli’ bir Flormar makyajıdır.

Demokrasiymiş!

“BOYUNLARINDAN ASACAĞIZ!”

Hadi, geçtik işçiler için demokrasiyi… ‘Ilımlı’ bir muhalefet için bile hareket alanı kalmadı.

Diktatörlük hevesinin iyi bir şey olmadığını, tarihte diktatörlerin sonlarının acı olduğunu, şu dünyanın ayaklarından asılan diktatörler gördüğünü söyleyen 80’ine merdiven dayamış büyük oyuncu Metin Akpınar, keza Müjdat Gezen, mevcutlu biçimde ifadeye götürülüyor. Hedef gösteriliyorlar. Linç ediliyorlar…

Devlet promosyonlu mafyoz Sedat Peker ise, ‘aşırı solcular’dan bahisle, “Dışarıda yakaladıklarımızın hepsini ağaçlara, bayrak direklerine astıktan sonra cezaevlerine de gireceğiz. Onları cezaevlerinde de asacağız. Boyunlarından asacağız bayrak direklerine” diye nutuklar atıyor, hiçbir ceza almadan yine toplum içine salınıyor

Ahmet Maranki adlı sözde ‘şifacı’ Akit TV’de, 24 Haziran seçimlerine ilişkin “Umudum Kaf Dağı’nın arkası 25 Haziran’dır. Olmadı zaten, o zaman artık Belgrad Ormanı’nda ağacın dibinde, talim şeyimizi oraya gömdük. Çıkacağız sokağa artık, ‘Bismillahirrahmanirrahim’ diyeceğiz…” diyor, ne şahsa ne de Akit’e hiçbir ceza gelmiyor. Lakin Fox TV’de haber sunan Fatih Portakal, Türkiye’de demokrasiden söz edilemeyeceğini vurgulayıp, “Türkiye’de barışçıl protestolar olamaz, hadi bakalım, barışçıl bir eylem için zamları protesto edelim. Doğal gaz zamlarını… Hadi bakalım, yapabilecek miyiz? Kaç kişi çıkacak sokağa korkudan, endişeden, dayak yerim vesaire. Hakkımı arayacağım ama ne yaparım başım belaya girer mi, kaç kişi çıkar Allah aşkına?” deyince kıyamet kopuyor. Önce Tayyip Erdoğan, “Birileri çıkmış portakal mıdır, mandalina mıdır, narenciye midir sokağa çağırıyor. Haddini bil haddini. Bilmezsen haddini, bu millet patlatır enseni” diyor, ardından televizyon kanalına ceza yağıyor…

Müftüsünden Diyanet’ine, mafyozundan sırtlanına, daha birçok örnek verebiliriz. Her gün yaşıyoruz.

İktidarın yanında yer alan herkesin istediğini söyleyebildiği, istediğini yapabildiği; öte yandan, ılımlı muhaliflerin bile sudan bahanelerle gözaltına alındığı, hapse tıkıldığı, saldırıya uğradığı bir dönemi yaşıyoruz… Taşlar bağlı, köpekler serbest!..

DİKTATÖRLÜK BÖYLE OLMAZ

Öte yandan, idrak etmekte olduğumuz rejime diktatörlük denemez. Diktatörlüklerde bile bir kurumsallık, asgari bir hukuk çerçevesi söz konusudur. Diktatörlükler önce yasaları işlerine geldiği gibi düzenlemeye, daha sonra o yasaları uygulamaya genellikle özen göstermiştir. Diktatörlüklerin dahi asgari bir meşruiyet kaygısı vardır.

Jül Sezar bile kendisine hukuki bir zemin aramıştır. ‘Bile’ diyorum çünkü Sezar’ın Roma’daki prestiji, tarihteki hiçbir diktatörün yaklaşamayacağı kadar kuvvetliydi. Buna rağmen iktidarını yasal bir hüviyete kavuşturmak için çabaladı.

Bizde ise bambaşka bir durum yaşanıyor: Yasalar ne derse desin, Tayyip Erdoğan’ın sözleri yasa kabul ediliyor. Yasa, Meclis Başkanı’nın istifa etmeksizin partisi adına faaliyet yürütemeyeceğini, haliyle seçime giremeyeceğini yazıyor, Tayyip Erdoğan ise İstanbul’dan belediye başkanı adayı olarak açıkladığı Binali Yıldırım’ın TBMM Başkanlığı’ndan istifa etmesine gerek olmadığını söylüyor. Bu konuda hukuki işlem başlatacak bir Yargı makamı ise, tabii ki, bulunmuyor.

Dediğim gibi, buna diktatörlük denemez. Bu, bildiğiniz saltanattır. Mutlaki monarşilere mahsus bir keyfiyetle muhatabız. Ortada cumhuriyetlere mahsus bir vatandaşlık hukuku kalmamıştır; saltanatlara has bir ‘kulluk’ devrine geri dönüş söz konusudur. Bunun adı düpedüz karşıdevrimdir.

Şimdi başa dönelim…

ÜÇ BUÇUK!

Kimsenin kimseyi kandırmaya çalışmasına gerek yok. Yüzlerce otomobillik konvoyla, binlerce korumayla dolaşan; iktidarın tüm baskı kuvvetini elinde bulunduran; Yargı’ya buyuran, polise dilediğini ‘aldıran’; yasaları her gün ihlal eden, işgal ettiği makamın gereği olan diplomayı bile gösteremeyen Tayyip Erdoğan’ın ülkede demokrasi olduğunu iddia etmeye ihtiyacı mı var?.. Yoo…

Kendisinden beklentimiz, “Dilimi kesseler işaret dili öğrenip yine diyeceğimi derim” diyen Müjdat Gezen kadar açık olmasıdır.

Neticede Tayyip Erdoğan dünyanın en sıkı korunan ‘Saray’ında yaşamakta, kendisine yeni güvenli saraylar yaptırmakta, korumalarının sayısını günbegün artırmaktadır.

Neden korkuyor olabilir ki? Korkmayanlardan mı?

İşte bu olabilir.

Bugüne kadar yaşadıklarımdan çıkardığım bir tecrübe, etrafına korku salmaya çalışanların sürekli korkuyla yaşadığı yönündedir.

2019’da bizim hayallerimizin muktedirlerin kabusu olmaya devam etmesini diliyorum.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,822BeğenenlerBeğen
17,108TakipçilerTakip Et
1,360AboneAbone Ol