Kızıl Yıldızlı Şapka ve Tuzluçayır’dan Plastik Metin Feyzioğlu’na

Kızıl yıldızlı şapkayla dolaşan bir matematik profesörünün dolaştıkça aklından geçen ve Metin Feyzioğlu’nda tıkanan tuhaf sorular…

  • ZAFER ERCAN

Yıllar önce sermaye düzeninin market zincirlerinden biri olan Migros’da yerden kasayı kucaklayıp kaldırmakta olan bir çalışanın bakışlarının üzerime konduğunu farkettim.

Aramızdaki mesafe belki on beş metreydi. Kasayı olduğu gibi yere bıraktı ve bakışları, bakmakla kalmadı, üzerime mercekleşti. Doğruldu, bana doğru yaklaşmaya başladı.

Şaşırdım, anlamaya çalıştım.

İyice yaklaşarak ve alnımın üstüne bakmaya devam ederek, heyecanla “Ağbi, bu ne yav?!” demesini takiben, “Ne oldu?” diye karşılık vermemle birlikte, eş zamanlı olarak, heyecanla bakmakta olduğu şeyin kafamda olan kızıl yıldızlı şapka olduğunu anladım.

Tuzluçayır’da büyümüş ve hâlâ orada oturuyormuş, benim gibi o da devrimciymiş. Çok kısa, belki de 15-20 saniyelik bir konuşmamız oldu. Ablamın, “Tuzluçayır eski Tuzluçayır değil” demesiyle, “Öyle deme abla, daha geçen yıl iki yüz arabayı yaktık” diye yaptığı anlatım tarzının arkasındaki heyecan, “Yalnızca burjuvazi için doğacaksa, güneşi de söndürürüz” dercesine süzülüyordu.

Bu esnada, market müşterileri, ellerinde TV kumandasıyla farklı kanallarda TV dizisi ararcasına, bir şeyler satın almak için gözlerinin içine dayatılan şeylerin alınması gereken ihtiyaç gibi hisseden insanlara dönüştürülmüş halde dolanıyorlardı. Tıpkı giydiği pantolondan başka dolabında iki pantolunu daha olmasına rağmen, bir başka pantolana ihtiyacı varmış hissine kaptırılan insanlar gibiydiler.

Bütün bunlar olurken, çalışanların çalışma saatini on iki buçuk saate çıkaratan patronlar, arka tarafta yaptıkları kârlarını hesap ediyordu.

Bir başka tarafta ise, Yelda Yürekli Tuzluçayır’ı kapak resmini verdiğim ama henüz okumadığım kitabında anlatmış.

Kızıl yıldızlı şapkanın etkisi hep sürmeye devam etti… Yakın zamanda pazarda domates satan pazarcı, dudağı yarı gülümser ve yarı tanışmak istercesine bana bakıyordu. Çekingen bir tavırla, “Ağbi, şapka çok güzel” demesiyle, heyecanlandım. Kendisi de devrimci parka giyiyordu.

Baktım, “Oturup sohbet edebilsek” dercesine sanki domates satmıyor, ikram edercesine özenle seçtiği domatesler ellerinde bir kızıl yıldız gibi kızıllaşıyordu, ve uzattığım parayı bir suç işlercesine alıyordu.

Üniversitelere rektör olmak için çırpınan rektör adaylarıyla karşılaşıyorum, onların işleri Migros’da calışan işçiden, pazarda domates satan pazarcıdan çok daha zor; atanabilmek için Erdoğan’ın Cuma namazı için gittiği camiyi önceden tespit edip, cami çıkışında Erdoğan’ın önüne çıkıp, “Ben iyi biriyim, beni yeter ki rektör atayın, kulunuz köleniz olurum” diyebilmek ya da araya aracı koymak kolay mı kardeşim?

Kızıl yıldızlı şapkamla olmanın sürekli heyecanını ve mutluluğunu yaşarken, Türk hukuk sisteminde gelişen uygulamaları fark etmem üzerine, farklı farklı şaşkınlıklar da yaşadım son günlerde.

Bildiğiniz gibi miras paylaşımında ortaya çıkan anlaşmazlıklar mahkemeye intikal ettiğinde dava konusuna sadece mirasçılar taraf olurdu, ölen bir kişinin mahkemeye çağrılması söz konusu olamazdı.

Ancak, son gelişmeyle mirasçıları tek tek tespit edip mahkemeye çağırmak yerine, ölen kişinin mahkemeye çağrılabildiğini resmini verdiğim tebligatla öğrendim. Çağrı kağıdından da anlaşılacağı üzere, çağrı, 41 yıl önce ölmüş olan dedem Mithat Ercan ve belki de öleli yüz yıldan fazla olmuş olan dedemin dedesi olan Şükrü Ercan’a (o zaman soyad kullanılmıyordu!) yapılmıştır.

Bu çağrının ölmüş kişilere yapılmış olması iki yönden anlamlı olmuştur; birincisi ölen kişilerin yapılan çağrıya uymaları üzerinden Türk adaletine olan saygıları tespit edilebilir, ikincisi ise, çağrı mirasçılarına yapılacak olsaydı, belki de Türkiye’nin yarısı mirasçı olarak mahkeme salonunda olması gerekirdi ki, bu yaşadığımız pandemi dönemi de dikkate alındığında, kabul edilemezdi.

Dolaysıyla, ölmüş olmaları nedeniyle virüs kapma riski de olmayan dedelerimin bu konuda mahkemeye çağrılmış olmaları son derece makul bir uygulamadır. Her ne kadar bu durumda, dedelerim Huri kızlarını bırakıp mahkemeye gelecek olsalar da, adaletten kaçılmaz. (Bütün bunların hepsi şaka ha, kendinizi kaptırmayınJ)

Türk hukuk sisteminin bu kadar gelişmesine kim öncülük etmiş olabilir diye kafa yorarken, ilk aklıma gelen Prof. Metin Feyzioğlu oldu.

Metin Feyzioğlu’nun doktora tezini okumadım ama tezinde, hakkında gözlemlediğim öngörülerinden, doktora tezinde oluşturduğu teorik saptamalardan hemen sonra, “Gün gelecek hukuk sistemimiz 100 yıl önce ölmüş olan dedelerimizin dedeleri yüz yıl sonra mahkemeye çağrılabillmekle kalmayacak, 100 yıl sonra doğacak torunlarımız, doğumlarından yüzyıl önce mahkemeye çağırabilecek manevra kabiliyetine sahip olacaktır” biçimli uygulamalara geçiş yapılabileceğine ilişkin ifadelerin yer aldığını tahmin ediyorum.

Yukarıda açıklanan örnekle de anlaşılabilceği gibi, böyle bir tespitin yarısı şimdiden gerçekleşmiş ve umudumuz, diğer yarısının kısa zamanda tamamlanması olacaktır.

Bu tür saptamaları yapmak her babayiğidin harcı değildir, bunu, “Tayyip Bey gerçek bir insan, plastik değil. Şimdi bir siyasetçi tipi vardır plastik, öfkesi de sevgisi de duygulanması da hep rol icabıdır. Tayyip Bey gerçekten öfkeleniyor, gerçekten gözleri doluyor, gerçekten gülümsüyor” diyebilen Feyzioğlu yapabilir.

Ancak, Feyzioğlu’na sitemliyim; Erdoğan’ın diplomasının plastik olmadığı, gerçek olduğu konusunda açıklama yapmamıştır. Bunu da ben  tamamlayayım: Erdoğan’ın diploması gerçektir, plastik değildir.

Metin Feyzioğlu’na açık iki soru:

  1. Neden Erdoğan’ın diploması gerçektir, plastik değildir, demiyorsun? CHP’den mi korkuyorsun? (Bu arada CHP’nin başına geçmek için az kulis yapmadın, kerata seni.)

2. 128 milyar dolar plastik midir?

Önceki İçerikVirüs destanı…
Sonraki İçerikTİP’e üye akını

Son Haberler