Gazete REDKenara çekilin!..

Kenara çekilin!..

  • DENİZ AKHAN

1985’te Ağlama Bebeğim albümü çıktığında Türkiye’nin sıkıntısı göğsünde bir nefese tıkılmıştı. Devrimin ve karşı-devrimin ağır işçileri hapishanelere atılmış, kalanlar günlük yaşamın hamallığına dönmüşlerdi. Özal çok daha elle tutulur bir masal vaat ediyordu, bütün dertler gözle görünmez bir köşeye varıncaya kadardı. Bu masala inanmayanlar düştükleri hayal kırıklığıyla boğuşuyorlardı. Amerikalıların ‘bizimkiler’ dedikleri amaçlarına ulaşmıştı…

Çocuğuyla beraber kendisini terk eden karısı, hapislerde ya da işkencelerde kaybettiği arkadaşları, parasızlık gibi parasızlığıyla bu buhranı yaşayan Ahmet Kaya, Ağlama Bebeğim’i hapishanede yatmak; hiç değilse başını sokacak bir dama, yiyecek üç öğün yemeğe kavuşmak için hazırladığını söyler. Albüme, ordunun Kurtuluş Savaşı’ndaki kahramanlığını anlatan anonim bir türkü de koyar ki ceza az olsun.

Albüm piyasaya sürüldüğünde büyük ilgi toplar, düzenlediği ilk konser tıklım tıklım dolar. Bu sürprizin hemen ardından beklenen gerçekleşir ve hakkında dava açılır. Kurtuluş Savaşı Destanı’ndan mıdır bilinmez, dava düşer ve durum gazete ilanları ile duyurulur: Ahmet Kaya’nın Ağlama Bebeğim isimli albümü mahkeme kararıyla serbest bırakılmıştır. Çok geçmeden ikinci albümü, Acılara Tutunmak piyasaya sürülür, ama dillere düştüğü asıl albüm, hapishanede infazını bekleyen idam mahkûmu Nevzat Çelik’in şiirinden bestelediği şarkıyla aynı adı taşıyan Şafak Türküsü’dür.

Ardı ardına besteler yaparak, konserler vererek hem adını yaygınlaştırır hem de iktidarın hedefi haline gelir. Konserleri yasaklanır, albümleri toplatılır ama Ahmet Kaya bu tedbirlerin baş edemeyeceği kadar sokağa aittir artık. Sokak, özellikle kenarda kalanların ve kenara itilenlerin sokağı, boğazında bir küfrü saklar gibi şarkı söyleyen, bağlamasının tellerine kimi zaman hınçla mızrap savuran bu adamı sevmiştir.

Onların her halini yansıtabiliyordu; bazen umut büyüten, bazen yılgın düşen, bazen de ayağa dikilen bir figürdü. Merkeze uzanmayı, ona ulaşmak için çabalamayı değil; kenarda durmayı, hayata oradan bakmayı tercih etmişti. Zaten kendini bildi bileli oraya aitti. Merkez ve kenar gibi konumlandırmaları kullanıyorsak, neyi kastettiğimizi de açmamız lazım: Merkez, ağır bir göç dalgasıyla kütlesini arttıran, kütlesi arttıkça çekirdeği küçülen ve yoğunlaşan kenttir. Bu konuda ciltler dolusu yazılabilir, ama şurası aşikâr ki Türkiye bu süreci çok kısa sürede ve çok yoğun bir şekilde yaşamanın acısını çekti/çekiyor.

Göç dalgası o kadar yoğundu ki, kent yeni misafirlerini içine sindirmeye, kendileştirmeye fırsat bulamadı; basınca maruz kaldıkça kapanmaya, gelenleri kenara itmeye başladı. Bunun sebebi sadece ekonomik değildi. Büyüklüğünün getirdiği yabancılığın yarattığı kaybolmuşluk hissi ile silikleştirdiği kitleler, ister istemez sakınımlı adımlarla sokulmaya çalıştılar ona. İçgüdüsel bir şekilde merkezdeki yoğunluğa sahip, ama daha bildik ve tanıdık yaşam alanları oluşturdular.

Gecekondular sadece yeni bir iskân değil, yeni bir kültür oluşumuydu. Bu bir kuşatma değildi; kabul edilmenin ya da içeri girebilme dirayetinin mevzileri kazılıyordu. Amansız bir orman kanununa teslim edilecek olan bu kutuplaşmayı ortadan kaldırabilecek zihniyet tanklarla ve silahla etkisiz hale getirilince, geriye heterojen bir yapı kaldı: kimi oyunun kurallarına vakıf olarak kendi paçasını sıyırmaya çalışan, kimi bu dalgaya tutunamayan, kimi kendine biçilen kısıtlı rolü kabullenen, hatta sahiplenen, kimi isyan eden bireylerden oluşan, canlı ve nefes alan bir ‘kütle’… Ama hepsi de o kenarda kalmanın ya da kenara itilmenin psikolojisini yaşadı.

Ahmet Kaya’nın ideolojisini her fırsatta göstermesine rağmen, zıt görüştekilerce de dinlenmesini buna bağlıyorum biraz. Baştan aşağı ‘erkek’ bir sesti; sevecenliği ve hüznü de öyle. Gösterdiği topyekûn sahipleniş ve aidiyet duygusu, hepsinin ortak ses rengini yansıtıyordu.

Bu yazdıklarım Ahmet Kaya’nın solculuğunu, dolayısıyla sınıfsal kavrayışını göz ardı ediyor olabilir, ama asıl amaçladığım şu: Solculuğundan taşan Ahmet Kaya’yı ortaya koymak istiyorum. Ahmet Kaya, bugünün tabiriyle bir markaydı artık, belli bir tavrın simgesiydi. Bu simgesellik, köşeleri çok belli olan ve herkesi bağlayan bir katılıkta değildi ama. Dedim ya, farklı ideolojilerden, farklı psikolojilerden dinleyicileri vardı. Buna rağmen belli bir aidiyeti sahiplendiği için çok geniş bir şemsiyeydi…

HALİ BAŞKA

Kentin çoğunluğunu oluşturan bu geniş tabanın beğenisi albümlerinin satış rakamlarına yansıdıkça, merkezin ilgisi Ahmet Kaya’ya yöneldi. Az buz değil, milyonlardan bahsediyoruz; ne kadar gizlenmeye çalışsa da bir yerlerden Top10 listelerine sızıveriyor işte…

Asıl mesele şuydu: TRT’nin hükümranlığı ve bu tek kanallığın kanıksanması görsel medyanın toplumsal hayatımızdaki gücünü görmemizi engellemişti. Yazılı basın, albüm satışları ve konserlere rağmen Ahmet Kaya hâlâ kenardaydı. Gerçi, yeni ekonomik zihniyet aksak ve kusurlu da olsa yaşayışımıza nüfuzunu derinleştiriyor, daha önce bahsettiğim merkez-kenar ayrımını karmaşıklaştırıyordu.

Özel televizyon ve radyolar da böyle bir dönemde yayına geçti. Özel televizyon ve radyoculuğun kültürel ve sosyal etkilerine derinlemesine girmeyeceğim (ne zaman incelikli bir konuya girsem bu bahaneye sığınıyorum, bu yüzden derginin sayfa kısıtlamasını seviyorum) ama Ahmet Kaya özelinde değinirsek, dinleyicileri kadar dinlemeyenlerinin de günlük hayatında dolaşıma bu sayede girdiğini söyleyebiliriz. Hali ve tavrı bile provokatif olabiliyordu, en azından tepki topluyordu. Bu ‘renklilik’ bütün muhalifliğine rağmen ilginin eksilmesini engelliyordu. Doğru bildiğini söylemekten çekinmiyordu, efsane haline gelen atışmaları bunu gösteriyordu. Milliyetçi borazan Ercan Saatçi’nin kendisine saydırdığı lafları dinledikten sonra “Sen kimsin?” sorusuna aldığı, “Ben, Ercan Saatçi” cevabına karşılık söylediği “Git işine kardeşim, benim saatçilerle işim olmaz. Ben sanatçılarla muhatap olurum” lafı mesela…

Bu yoğun, kameralarla çevrili hayat, bence, albüm satışlarını ve ilgi odaklığını artırsa da, o eski samimi, sıcak dinleyici kitlesini azalttı. ‘Ahmet Abi’den çok Ahmet Kaya’lığı vardı ön planda. Bodrum’daki yazlığında mangal yaparken seyrediliyordu, ‘vapur’unda Serdar Ortaç’la sohbet ediyordu. Belki bu yüzden hem solcular hem de sağcılar onu eleştiriyor, samimi bulmuyordu. Kendisi de eleştirileri duyuyor ve soruyordu: “Ne solcusu beğeniyor beni ne de sağcısı. Peki, albümlerimi satın alan bu milyonlarca kişi kim?”

RESMİ GÖRÜŞE KARŞI

Bu dönemlerde Jet-Pa sponsorluğunda klip çekti, İslamcılarla diyalog geliştirdi falan… İstese de kenarda kalamıyordu; kenarın tanımı da merkezin konumu da değişmişti üstelik. Depolitizasyon, sadece iktisadi verilerde çatışan ideolojik farklılıklar, gelir dağılımında oluşan uçurumlara rağmen sosyal patlamalardan kaçınan suskun bir halk…

Ahmet Kaya’nın yerleştiği ‘kenarda’lığın kente göre bir konum olduğunu belirtmiştim. Sahip olduğu muhalif kişilik, bu konumu kaybetse bile rahat duracak türden değildi. Çürüyen ve cerahat saçan kentin dışında da bir kenar vardı. Bu sefer merkez ‘resmi görüş’ ve iktidar, kenarda kalanlar ise Kürtlerdi. 90’lı yıllar ‘düşük yoğunluklu savaş’ın en kanlı ve yoğunluklu yaşandığı dönemdi. Her iktidar, ekonomideki başarısızlığını ‘terörist avı’ndaki başarılarıyla örtmeye eğimliydi. Ordu, gayrinizami iktidarının meşrutiyetini ayrılıkçı Kürtlerle olan mücadelesiyle perçinliyordu. Demokratik ve kültürel haklar söylemi vatan hainliğiyle eşdeğerdi…

Buna rağmen Ahmet Kaya sözünü sakınmadı, ulusalcı ama kucaklayıcı bir tavrın erken öncülüğüne girişti. Ahmet Kaya, aslen Malatyalı Kürt bir aileden geliyordu ama küçük yaşta İstanbul’a göç etmiş, etnik kültürel bağını kentselleştirmişti. Kürtçe bilmiyordu, çok da ‘içerden’ biri değildi; ama bunların önemli olduğunu sanmıyorum. Edirne doğumlu bir Arnavut bile olsa aynı tavrı sergilerdi. Evet, meşhur Magazin Gazetecileri Derneği Ödül Töreninden bahsediyorum. 10 Şubat 1999’da Show TV’de yayımlanan törende şu konuşmayı yaptı:

“Ben bu ödül için İnsan Hakları Derneği’ne, Cumartesi Anneleri’ne, tüm basın emekçileri ve tüm Türkiye halkına teşekkür ediyorum. Bir de bir açıklamam var: Şu anda hazırladığım ve önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir KÜRTÇE şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda bu klibi yayımlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayımlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını bilmiyorum.”

Masasına fırlatılan çatal ve bıçaklara aldırmadan sigarasını içen Kaya’nın görüntüsünü de… Etten bir zırh ile terk etti salonu, ardından da ülkeyi… Bu yazıyı yazacağımı bahsettiğim milliyetçi bir arkadaşım alışık olduğum şekilde ‘şerefsiz’ dedi ona. Bu durumlarda karşımdakine “Dinlemez miydin?” diye sorarım. Aldığım cevap hep “Dinlerdim” olmuştur. Bu gibi insanlar için Kürtlerden bahsetmek hassas bir nokta; solculara bile daha sempatik yaklaşıyorlar. Ahmet Kaya’ya olan bu hınç da galiba bundan kaynaklanıyor: şarkılarını sevdikleri, dolayısıyla kalplerinde sıcaklığı olan bir adamın ‘ihanet’ini sindiremiyorlar…

Sürgün günleri sancılıydı; bir kere her ülkede aynı sıcaklıkta ilişki kurabilecek ‘elit’ bir yapısı yoktu, yalnızdı… Uzaktan uzağa hazırladığı albüm, film projesi gibi uğraşlar sıkıntısını unutturamıyordu. Çok sürmedi, bir gün ölüm haberi geldi. Ölümü ve Türkiye’deki yankısı hatırlardadır: ‘Vatan haini şerefsiz’in öldüğünü müjdeleyenler de oldu, yasını tutanlar da. Son dönemde kendilerine destek çıktığı için Kürtlerin doğal bir kahramanıydı artık…

Onu ‘vatan haini’ ilan eden zihniyetse bugün düz ovada siyaset çağrıları yaparak Türkiye’ye açılım getirmeye çalışıyor…

BAŞIMI ÖNE EĞİP YÜRÜDÜM…

Her şey bir yana, bir Ahmet Abi öldü. Tek başına bir ‘figür’ olabilmiş, bunu herkese kabul ettirmiş biri olarak saygıyı hak ediyor en azından. Ben de zamanında onu samimiyetsiz, yapmacık bulanlardandım ama önemli değil; o zamanlar Orhan Gencebay’ı sevdiğimi de saklıyordum.

Son cümleleri çok sevdiğim Hüseyin (Yalçınkaya) Amcaya bırakmak istiyorum:

Kadıköy’de soğuk bir hava vardı. Sahilden eve doğru eve giderken Seyhan Müzik’in önünde öğrendim Ahmet Kaya’nın öldüğünü. Kasedini koyup da şarkısını çaldıkları gibi inceden bir yağmur başladı. Paltomun yakasını kaldırdım, başımı öne eğip yürüdüm…
RED, Sayı 4, Ocak 2007

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,153BeğenenlerBeğen
17,019TakipçilerTakip Et
1,360AboneAbone Ol