Gazete REDKapitalizmin Mabedleri Yıkılırken

Kapitalizmin Mabedleri Yıkılırken

“Karıncalar hiç değilse yuvaya yem taşıyor, bir varlıkları var. Plaza çalışanlarıysa eve laptoplarıyla iş taşıyor, bu nedenle de, böylesi doğa dışı çalışma koşullarının zorluklarıyla en verimli çağlarında birçok sağlık sorunuyla karşı karşıya kalıyorlar.”

  • BORA ERCAN

Plazalar, modern dönemin o devasa binaları… Ortaçağın iktidar göstergesi katedralleri gibi neredeyse dağlardan yüksek gökdelenler, bazılarının altında metro bazılarının üstünde helikopter pisti… Üst üste yığılmış bu binalar yeryuvarlağındaki yaşama doğrudan bir tehdit.

Rüzgarlar, hava akımları, iklim, kentin sıcaklığı her şey değişti, değişiyor. Kuşlar özgürce kanat çırpamıyor, binaların gölgelerinde ot bitmiyor, yazın cam giydirilen binaların güneşi yansıtması, içeride çalışan soğutma cihazlarından dolayı dışa vuran kimyasal sıcaklar, İstanbul’da, başka kentlerde kış aylarının unutulan güzellikleri.

Duygusuz, kimliksiz, karaktersiz yapılar…

Peki içeride var olanlar… Doğal havalandırması bulunmayan, camları açılmayan bu binalarda karıncalar gibi çalışan beyaz yakalılar, onların her türlü ihtiyacını karşılaşamaya çalışan hizmet sektörü çalışanları…

Karıncalar hiç değilse yuvaya yem taşıyor, bir varlıkları var. Plaza çalışanlarıysa eve laptoplarıyla iş taşıyor, bu nedenle de, böylesi doğa dışı çalışma koşullarının zorluklarıyla en verimli çağlarında birçok sağlık sorunuyla karşı karşıya kalıyorlar.

İş bırakma, bir kıyı kasabasına yerleşme, küçük bir bahçede domat, biber, patlıcan yetiştirme hayalleri insanların rüyalarının vazgeçilmezi haline geliyor.

Sadece İstanbul mu?

Dünyanın hızla ‘Batılılaşması’ sonucunda Mumbai, Shangai, Pekin, Mexico City, Tokyo, Sao Paulo, Osaka ve diğerleri…

Şehircilik araştırmaları dikey yapılaşma ile suç oranları arasında doğru olduğu olduğunu sonucuna varmış. Yani metrekare başına düşen insan sayısı arttıkça işlenen suçlar da artıyor. Kaldı ki hastalıklar da.

Yani bu yaşam modellemesi, insanların önüne gelişmişlik olarak sunulan modelleme koca bir yalan!

İki gram nasıl bir ağırlık. Düşünelim, sadece iki gramcık. Dünyadaki bütün korona virüslerinin toplam ağırlığı.

Yok canım demeyin, öyle, inanmıyorsanız hatırınız için dört gram olsun…

Şimdi ne mi oldu?

Bütün plazalar boşaldı ya da yüzde 10-20 kapasiteyle çalışıyor. Hiç de gerek yokmuş yani bu kadar büyük binalar yapmaya, değil mi? Gelişmişliğin, maddi zenginliğin tel ölçütüymüş gibi insanların önüne sunulan ne varsa artık yerle bir. Aşık Kaplani’nin dediği gibi:

‘Sana Kutsal Gelen Bin Yıllık Çınar
Fiske Vuruşuyla Yıkılır Bir Gün’

Yerkürede yüzlerce ülke, eyalet, kent var. Bunların sınırları çok keskin. Bu sınırlarda ne çok can yitti, yitirildi. Fakat, gelin görün ki, çıplak gözle görülemeyen, elle tutulamayan bir virüs ne sınır ne ulus ne din ne de ırk tanıdı. Kısa sürede ulaşmadığı yer kalmadı, bilinen tüm ezberleri yok etti.

Uzayda yaşam kurmaya çalışırken bakışlarını dışa, uzaklıklara odaklayan insan sadece ruhsal anlamda değil fiziksel anlamda da içe, küçüklüğe bakmayı ihmal etmişti.

Aksi takdirde, teknolojinin bunca gelişmiş olmasının sonucunda salgın hastalığa çare bulunması bu kadar gecikmeyecekti.

Bunca yıl birbiriyle kavga etmiş, savaşmış ulusların hepsinin ortak düşmanı şimdi bu virüs.  Biliminsanları canla başla çalışıyorlar, ama gelin görün ki çaresizler. Medyanın göz boyama başlıkları, cafcaflı bilim kurulları, televizyona çıkan prof.’lar hepsi sadece laf. Günün sonunda, evet, bu da bitecek, ancak bu dünya insanları, muktedirler hayata bakış açılarını değiştirmedikçe daimi bir ‘mutsuzluk’ salgını insanlığın peşini bırakmayacaktır.

Buradan sözü teknoloji ve bilim ayrımına getirmek istiyorum.

Birçoğumuz birbiri içine geçmiş bu iki kavram arasındaki ayrıma pek de dikkat etmez, her ikisini de aynı kefeye koyar.

Bir açıdan da bakıldığında evet biraz öyledir de ancak bilime bakış sadece maddi çıkarlar doğrultusunda etik değerlerden uzak olduğunda bugün gelinen nokta kaçınılmaz olur.

Batı ideolojisinin ‘ilkeller’ dediği toplulukların da bilimleri, teknolojileri vardır. Sayma, kodlama sistemleri farklı olabilir. Kaldı ki, zaman algısı döngüsel olan toplumlarda zamanın sonu yoktur. Zaman algısını çizgisel kabul ederseniz, hep daha hızlıya doğru gitme eğiliminde olursanız bunun bir sonu vardır.

Bu virüsün bu sonu insanlara yeniden ve yeniden hatırlatması dileğiyle.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,153BeğenenlerBeğen
17,019TakipçilerTakip Et
1,360AboneAbone Ol