Gazete REDKapalı toplum, kapalı devlet ama açık virüsler

Kapalı toplum, kapalı devlet ama açık virüsler

Pedofilinin, zoofilinin normalmiş gibi algılandığı yaşlıerkekegemen sistemin kutsal duvarları bir virüs tarafından yıkılıyor… 

  • BORA ERCAN

Bir evin Müslüman Türk evi olup olmadığını geleneksel mimarisinden anlayabilirsiniz. Örneğin, avlunun duvarları yüksektir. Kullanılan malzeme daha çok ahşaptır ve en önemlisi de ev cumbalıdır. Bütün bunlar mahremiyetle ilişkilidir.

Mahrem, harem, haram hep aynı kelimeler. Kutsal, yasaklı bölge anlamına gelir. Yani başlı başına dışa kapalılık. Cumba, Foucaultcu söylemle bir tür panoptikondur. Siz dışarıyı görebilir, gözetleyebilirsiniz ancak sizi kimse görmemeli.

Öte yandan, bu mantık bugün de çok değişmiş değil, zira evlerin açık balkonunun kapatılması da biraz bununla ilişkilidir. Mahalle camilerinin minarelerinin bodur olması bile müezzinin komşuları dikizlemesini önlemek içindir.

Tabii bunlar toplumun bütününe ve devlet yapısına da yansır. ‘Kol kırılır yen içinde kalır,’ söylemi zihne kodlanmıştır. Meclisin kapalı oturumları buna en anlaşılır örnektir. Ülkenin savaş hali söz konusudur. Halkın seçtiği, maaşını ödediği vekiller kapalı oturumla halktan neyi saklamaktadır? Tabii, olaya bir de diğer tarafından bakılabilir, toplum da bunu, yapısı gereği kabul etmektedir.

İç ve dış mekan tasarımı insanın düşüncesini, dolayısıyla davranış kalıplarını belirler. Toplumun düşünce yapısı da iktidar tarafından bu şekilde yönlendirilir. Şehirlerin meydanlarında her iktidar değişikliğinde yapılan değişiklikler hep bununla ilgilidir. Kentsel dönüşüm sadece belirli insanlar için ekonomik gelir kapısı değil iktidar için kendi istediği yönde yeni bir toplum oluşturmanın da bir aracıdır.

Sarayların harem bölümünün o aşılmaz duvarları birçok Batılı ressamın hayal dünyasını, yaratıcılığını körüklemiş, sanatçılar olmayan bir ‘Oryantal Doğu’yu böylece oldurmuşlar. Batı dünyasında cariyelerle, haremağalarıyla, içoğlanlarıyla, kısacası fantezilerle dolu bir İstanbul/Osmanlı yaşantısı kurgulanmıştır. Fakat işin acı kısmıysa toplumdaki aile içi şiddetin, bununla doğrudan bağlantılı olan ensest ve tecavüzün yaygınlığıdır. Bu konuların konuşulması/yazılması bugünlerde sosyal medyanın ve Kardeşini Doğurmak adlı kitabın yazarı Büşra Sanay gibi araştırmacı gazetecilerin çabalarıyla ancak, o da bir miktar, söz konusu olabilmektedir.

Kısacası Türkiye toplumu kapalı bir toplumdur. Kapalı toplumlar tabu, yasak, görünür/görünmez baskı toplumlarıdır. Yüksek duvarların ardında erkeklere yönelik her türlü haz meşrudur. Haz tanrının onlara bahşettiği bir armağandır. Pedofilinin, zoofilinin normalmiş gibi algılanmasının da mantığı budur. Diğer bir yandan, sekülerleşemeyen etik gereği ‘günah insana mahsustur, affetmek de Allah’a, Tanrıya’ anlayışı kapalı toplumlarda yaygındır. Bunun sürmesini sağlayansa yaşlıegemen, erkekegemen ve yaşlıerkekegemen sistemdir. İktidardaki az sayıdaki kadın örneklerse çoğunlukla eril söylemlerle oraya ulaşmış, orada kalabilmiştir.

Sağlıklı bir birey ve toplum Freudcu anlamda babakatliyle (particide) mümkündür. Yaşlı ve erkekegemen zihniyet bu şekilde kırılabilir. Maalesef toplumumuz bir baba toplumudur. Baba her daim tehdittir, tehlikedir. Toplumsal anlamda var olan birkaç babakatli girişiminden en sonuncusu Gezi direnişidir ki orada da artık labirentinde değil de aramızda dolaşan Minotauros kurbanlarını almaya devam etmiştir. Bütün bunlar entelektüel, kültürel, bilimsel kastrasyonu (hadımlık) beraberinde getirir. Bilim olamayan yerde TV’lerde şarlatanlar sabah akşam raks eder.

Erkeklik halinde, Barış Ünlü’nün Türklük sözleşmesi tanımından hareketle ya da Pierre Bourdieu’nun Eril Tahakküm ifadesinin yol açmasıyla, bir ödünçlenme yaparak kavram üreten Haluk Sunat’tan ödünç aldığım ‘erkeklik sözleşmesi’ tanımı baba olgusunu besleyen en önemli kaynaktır. Nitekim, üstü kapatılan şaibeli kadın ölümleri, kadın cinayetlerinin katillerinin, avukatlarının, zanlılarının pervasız savunmalarının altında yatan son bin yıldır süren bu arkaik birikimin oluşturduğu bilinçdışıdır. Bu sadece erkeklerle ilgili değil; sözleşmeyi meşru kılan kadınlar da vardır. Sözleşmenin altında birçok kadının imzası kendi kabullenilmiş çaresizlikleriyle vardır.

Bu ülkede medya üzerinde baskılar hep olageldi. 1940’ların ikinci yarısında Aziz Nesin, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz gibi Türk Edebiyatı’nın dev isimlerinin yayımladığı Marko Paşa o dönemin koşullarında 60 bin tirajlı bir sayıyla bütün gazeteleri geçmiştir. Marko Paşa’nın kapağında “Yazarları hapishanede olmadığı zamanlar çıkar,” ibaresi dikkat çekicidir. İsmindeki paşa ibaresinin o dönemin muktedirlerini rahatsız ettiği söylenir. Kapatılan Marko Paşa, hemen ardından Merhumpaşa, Malumpaşa, Yedi-Sekiz Hasan Paşa, Hür Marko Paşa, Bizim Paşa, Ali Baba gibi isimlerle yeniden çıkarılır. Kapalı toplumlarda farklı bir mizah duygusu, anlayışı bu nedenle gelişmek durumunda kalmıştır. 1980’den sonra yüz binler satan mizah dergileri buna örnektir. Elde başka bir şey yoktur çünkü. Bu gelenek bugün de kısmen devam etmektedir.

Kapalı devletlerde sivillikle resmilik birbirinden çok katı sınırlarla ayrılmıştır. Yani bir tarafta halk, vatandaş vardır diğer tarafta devlet. Gezi zamanı bir duvar yazısı “Korkma la biz halkız,” diyordu. Dünya ölçeğinde soyut bir kavram olması gereken devlet ülkemizde gayet somuttur. Mesela bir devlet binasını renginden, tarzından, suratsızlığından hemen anlarsınız. Neredeyse bütün devlet temsilcileri giyimleriyle, ifadeleriyle birbirlerine benzer. Devlet demek sıradan bir yurttaş için biraz korkuyla karışık zorunlu saygı biraz da yasak ve baskı, en kötüsü de çaresizlik demektir. Kanserli çocuk Ahmet’e ve annesine yapılan pasaport zulmünün başka bir izahı yoktur.

2020 başlarından bu yana dünyanın uğraştığı asıl sorun malumunuz korona virüsü. Türkiye’nin gündemiyse Libya ve Suriye’deki harekatlar, mülteci kozu, Hindistan’daki Kaşmir sorunu, Çin’deki Uygur sorunu, ‘Kanal İstanbul’, bitmeyen Gezi davası, gazeteci tutuklamaları, belediyelere kayyumların atanması, say say bitmez, ekonomik duruma, deprem olgusuna hiç girmiyorum bile… Yani gündemin önceliği hiçbir zaman bilim, eğitim ve sağlık politikaları olamıyor. Bilim olarak önümüze sürülen, yurtdışında yaşayan Türkiyeli biliminsanları ve otomobil üretimi.

Ülkede koronavirüsün ciddi bir şekilde gündeme gelmesi, ne yazık ki, Ahmet’in annesine geç pasaport verilmesi gibi geç oldu! Konunun üstü uzun zaman örtüldü, Türk geni dendi, “Türk bilimadamı çare buldu” dendi, yani hep söylenecek hamasi bir şeyler bulundu. Hatta kellepaça çorbası bile dendi. Bu esnada başka bir yasak daha gelmişti emniyetten, virüsle ilgili haber yapılmamalı, yayılmamalıydı. Oysa açık devlette yetkili ağızlardan sağlıklı bilgilendirme yapılsa bu tip manipülasyonlar, dezenformasyonlar da kendine yer bulamazdı.

Şehrinizin merkezinde ne var? Kahramanlık anıtları! Mutlaka tek tip bir Atatürk heykeli. Her bayram o anıtlara çelenkler konur. Peki okullar? Bazı okulların duvarları çok ürkütücüdür mesela, düşmanlarla mücadele ederek savaşın hep kazanılması yeniden ve yeniden resmedilir.

Dersler de böyle değil mi?

Şimdi bu konular okulları aşarak televizyon dizilerinde de kendine büyük bir izleyici kitlesi buluyor. Bu kadar cesur bir millete bir şey olmaz, biz Türk’üz söylemi bizi geri dönülmez bir noktaya taşıyor, çünkü artık dünya birbirine çok açık. Virüs sınır tanımıyor. Durduğu yerde durmuyor. Öte yandan, şu ana kadar sahiplenilen zihinsel çerçeve de bizi bir yere götürmedi, götürmeyecek. Pusula değişmeli, toplumun ve devletin sınırları ortadan kalkmalıdır.

Okullar bir süre kapanıyor… Kapanabilir, dünyanın birçok ülkesinde kapanıyor, ama eğitim bitmiyor. Eğitimin okula indirgenmesi kadar kötü bir eğitim sistemi olamaz, zira artık başka türlü bir eğitim de mümkün. Okulların bir çeşit hapishaneye benzemesinden dolayı öğretmenler dahil okulu seven pek yoktur. Öğretmenlik günlerimden biliyorum, öğretmenler ve öğrenciler dört gözle kar tatili beklerdi. Şimdi pek kar yağmıyor, iklim hızla değişti, kaçınılmaz virüs tatili geldi…

Sonuç olarak, birçok ülkede neredeyse tüm okullar, üniversiteler dahil online sistemden derslere devam.

Peki devletimiz eğitim sisteminde böyle bir hazırlık yaptı mı? Bunun altyapısını kurdu mu? Bildiğim kadarıyla hayır, sadece birkaç özel eğitim kurumu bunu başlatıyor. Peki geleceğe dair bir önerisi, bir öngörüsü olan yetkili biri var mı?

Şimdi işyerleri kapatılıyor. Çok ciddi bir ekonomik sorun, günübirlik kazanıp yiyen kalabalık bir nüfusu, hem de hemen etkisi altına alacak. Bu sorunun sonuçlarını birkaç gün içinde görmeye başlayacağız.

İşte bu sorunların çözümü ancak ve ancak açıklıkla mümkün. Açıklık içtenliktir!

Önceki İçerikUmre bombası patladı!
Sonraki İçerikİklim mültecileri

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,153BeğenenlerBeğen
17,019TakipçilerTakip Et
1,360AboneAbone Ol