Kahrettin’den masallar ve aşı faciası

Aşının akıbeti de maske işine benzedi. Hiçbir şeye yaramayan aşılar, aşılanamayan koca bir nüfus, iflas etmiş bir salgın yönetimi içinde turizm geliri kurtarmaya çalışan bir iktidarla muhatabız. Cehalet ise iç karartıcı seviyede…

  • T. AKMAN

Bugün, Virüs Günlükleri‘nden iki günlük yazıyı birden yayımlıyoruz…

30 Nisan 2021

Virüsümüzü, halihazırda merkez üssü olan İstanbul’daki esaretinden kurtarıp tüm ülke sathına eşit yaymaktan başka hiçbir işe yaramayacak, sadece turizm gelirine odaklı yeni yalanlara ve gündemlere ortam hazırlayacak olan çakma kapanmanın ilk gününden merhaba.

Paylaştıkça azalmayan tek şey sevgidir, paylaştıkça artan tek şey de bilgidir demişlerdi. Sevginin ve özellikle bilginin gerçeğiyle yalanının birbirine iyice karıştığı bu dönemde, “sevgi” ve “bilgi” ile paylaşılan, paylaşıldıkça artan, arttıkça coşan, coştukça çeşitlenen şey nedir sorusunun yanıtı ise virüslermiş.

Bu basiretsiz ve aşısız “kapanım” döneminde tek önerim var; lütfen aynı güvenli çemberin içinde bulunduğunuz insanlar haricinde yeni yüzlerle, üzerinde çatı olan herhangi bir ortamda bir araya gelmeyin.

Açık havada, ağız kokusu duyulmayacak mesafelerde görüşmeye itiraz etmiyorum ama kapalı ortamlardan kesinlikle kaçının. Unutmayın ki, bu toplu göçe teşvik edilen büyükşehirlerde ortalama her 15 kişiden biri virüs taşıyıcısı.

Bu insanlar virüsü yeni geldikleri ortamlarda yan komşusuna, markete, sağlık kurumlarına, vb. gittiklerinde taşıyacak. Bu yetmiyormuş gibi gittikleri yazlıklarda eve yeni damacana suyu taktırmak için, patlamış tesisatı onartmak için ya da herhangi bir başka nedenle canı burnunda, nereye girip çıktığı belli olmayan hizmet sektörü çalışanlarına kapılarını açacaklar.

Bir tesisatçının ya da motorla su getiren gencin günde kaç eve virüs taşıyabileceğini varın siz hesaplayın.

Korunmanın, kurtulmanın tek yolu kapalı mekanlarda hiçbir koşulda, istisnasız temas kurmamak.

Peki sivri zekalılık ederek 3 hafta otellere kapananlar? Allah yardımcıları olsun. Dünyanın en zengin insanı olsam, bu dönemde otele gitmeyi hayal bile edemezdim. “Onlar bizim hayallerimize yetişemez” lafı tam da bu durum için söylenmiş olsa gerek.

Bilim kurulunda, başından beri düzgün ve dürüst olduğuna inandığım ve söylediklerinden alıntı yaptığım tek kişi vardı: Prof. Dr. Alpay Azap. Kendisi kuruldan ayrılmış; tebrik ediyorum ancak ülkem için daha da endişeleniyorum.

Salgının başından beri tutarsızlıkları zirve yapan ve bir nedene güven veren görüntüsü ve konuşması ile baş tacı edildiği TV programlarında şöhret zehirlenmesi yaşayan Prof. Dr. Mehmet Ceyhan da lütfen artık sussun. Ağzından çıkan zırvaları ve tezatları artık kulağı duymuyor ve tutarsızlıkları kendisine güvenen insanları tehlikeye atıyor.

Güya kapanma için gösterdiği haklı tepkiye, bir zamandır yaranmaya çalıştığı azınlığın ve trollerinin verdiği yanıtlardan belki bir feyz alır ve kendini yeniden böyle zavallı durumlara düşürmekten kurtulur. Magazin soytarılığından profesör doktorluğa döneceği güne özlemle tekrar ediyorum; yanınızda son 15 gündür birlikte olduğunuz insanlardan farklı insanlar varsa ve tam yukarıya baktığınızda gökyüzünü göremiyorsanız yanlış bir yerdesiniz.

Eğer tanımadığınız birinin sigara dumanını soluyorsanız, yine yanlış bir yerdesiniz.

1 Mayıs 2021

Tam bir yıl önce bugün yazdığım yazının tümünü, sadece tarihi değiştirip yayınlasam güncel bir yazı gibi okunurdu:

“48 saat nöbetten dönüp 3 saat sonra yine hastaneye çağrılan sağlık çalışanının psikolojik durumunu konuşan var mı?

21 Mart’tan beri evlerinden çıkmaları yasaklanan 65 yaş üzeri 7,5 milyon kişide sürekli evde kalmanın yarattığı psikolojik sıkıntıları düşünen var mı?

Toplumun her yerindeki kutuplaşmanın ortasında ne yaptığını bilmeyen, politik dalaşlar sonucu her gün aklı bir diğer yöne doğru çelinen vatandaşın akıl sağlığını, huzurunu, mutluluğunu irdeleyen var mı?

İşte salgının karanlık yüzü.

Nasıl ki tedavide ısrarla kullanılan sıtma ilacı insan vücudunda çok ciddi kalıcı hasarlara yol açabiliyorsa, bugün yaşanan süreçler de insan ruhunda çok ciddi kalıcı hasarlara yol açabilir.

Sokakta oynayamayan, okula gidemediği için arkadaşsız kalan çocuk mu olur? Bu dönem okul açılmayacağını varsayarsak neredeyse 6 aylık okul ve sosyalleşme molasında çocuklar iPad, iPhone, Netflix, Zoom dışında bir şeyle uğraşmıyor.

Bu çocukların elinden bunları nasıl geri alacağız? Oyun oynamak dışında bir şey düşünmemesi gereken ancak sürekli olarak anne babalarının giderek çeşitlenen endişelerini paylaşan bebelerin yeni normalleri nasıl olacak?

Devletin çıkıp bu salgını nasıl gizleyeceğini değil, ailelerin çocuklarına nasıl anlatması gerektiğini planlaması gerekir, ama böyle bir ihtimal var mı?

65 yaş üstünün yeni normali ne olacak, tartışan var mı? Aşı bulunana kadar virüsle saklambaç mı oynayacaklar? Aşı neyi çözecek? Aşı olduktan sonra da virüs tehlikesi devam edecek.

Bunu nasıl çözeceğiz?

Toplum bilimcilerin, acil bir şekilde salgının yan etkilerini onarıcı yöntemler geliştirip toplumun genel akıl sağlığına destek vermesi gerekli.

En başta her akşam iftara doğru sofra hazırlayan insanlara servis edilen sayılar ile sıradanlaştırmanın düzenlenmesi ve virüsün politik malzeme olmaktan çıkarılması gerekiyor, zira sonuçlar giderek ağırlaşıyor.

Toplum bilimcilerin ve halk sağlıkçıların virüsle savaşta ön plana çıkması, toplumun değişik sosyal kesiminden insanlara farklı yaklaşımlar, bu tür faciaların bir kez daha yaşanmaması için esas savunma hattıdır. Salgınlar hastanelerde bitirilemez, ancak birinci basamak halk sağlığı mücadeleleri ile bitirilebilir.

İşi hastane ve ilaç boyutlarına gelmeden koruyucu tedbirler ve teknoloji yardımı ile çözmek hem en güzel hem en hızlı hem de en ucuz yöntemdir.

Bugüne kadar yaşanan süreçte bunun yapılabilmesi belki çok zordu; bu yüzden kimseyi suçlayamayız ama, Ekim ortalarından itibaren tekrar hortlaması beklenen ikinci CoVID-19 (ya da CoVID-20) salgınında satranç tahtamızı doğru hazırlarsak o zaman Almanya bizi gerçekten kıskanabilir.

O zaman ilk dalgadan değil, tek dalgadan söz edebiliriz, ancak şu anda gözlemlediğimiz toplu bilinçsizlik seviyesi ile daha birinci dalga bitmeden ikinci dalgaya doğru ilerliyoruz. Salgınlarda gerçek çözüm tıp teknikleri değil, sosyal nedenleri adreslemektir…”

Geçen yıldan tek fark sahte gündemlerin konu başlıklarında; o da aslında dünden kalma pilavdan yapılan dolma kıvamında. Örneğin geçen sene menüde turizm geliri için yapılan soytarılıklar vardı, düşük faiz vardı, patates vardı, futbol vardı ve sağlık bakanının başta aşı olmak üzere muhtelif müjdeleri vardı.

Bugün menüde yine turizm geliri için yapılan soytarılıklar var, bu sefer geçen senenin faturası olarak yüksek faiz var, alkol yasağı var, çek kaosu var, yine patates var, yine futbol var ve yine sağlık bakanının başta aşı olmak üzere temcit pilavından hallice muhtelif müjdeleri var.

365 müjde arasında da kaybolan ve insan olmaktan çıkartıldığımız, toplumca daha da çürüdüğümüz tam 365 gün…

Ne değişmiş bir yılda? Koca bir hiç.

Devlet sorunu çözmek için hiçbir doğru adım atamadığı gibi, parasızlıktan aşı bile satın alamaz duruma gelmiş.

Tüm algıyı “aşı her şeyi çözecek” saçmalığı üzerine kuranlar, milyarlarca dolar zarar yazdıran dandik Çin aşısı üzerine kurulu sistemin hiçbir şey çözmediğini görüp, bir de bunu gizlemenin peşine düştüler.

Deniz bitti; aşı da maske gibi tam bir hüsrana dönüştü. Fermuar gibi aç-kapa, fedakârlık yap sistemi de çöktü. Takke düştü, kel göründü.

Nasıl ki CoVID-20 geçtiğimiz Ekim ayında, geç gelen kışın da yardımına rağmen bangır bangır geldi, bu Ekim çok daha emin adımlarla gelecek ve korkarım çok daha yıkıcı olacağını beklediğim (ummadığım) CoVID-21’e de hazır olun.

Farklı hiçbir hazırlığımız yok, hiçbir tedbirimiz yok; Kahrettin’den masallarımız var. Tek stratejimiz yüzde 50 işe yarama şansı olan aşı.

Ancak bırakın yeni aşıları, bugüne kadar aşılanmış olanların tümü Ekim ayına kadar bir daha aşılanmak zorunda. Eski usül Çin aşısı çok bir işe yaramıyor, uzun vadede etkileri muamma olan mRNA tabanlı Amerikan/Alman aşısını satın alacak paramız yok, şimdi de yüksek şaibeli, Ebola için tasarlanmış ve CoVID-19’a uyarlanmış başka virüslerin (adeno virüsler) kuyruğuna korona virüs dsDNA’sı eklenerek bağışıklık sistemini tetiklemeyi hedefleyen Rus aşısını Türkiye’de ürettirip, herkesi aşılayacağız umudunu pazarlıyoruz.

Rusya’da pek bir işe yaramadığı sayılardan da rahatlıkla görülebilen Sputnik V aşısı çift doz vurulmak zorunda ve ilk doz ile ikinci doz birbirinden tümüyle farklı iki aşı; ilk dozda Ad26, ikinci dozda Ad5 virüs varyantları kullanılıyor.

Ancak aşının korona varyantlarına karşı bir koruması olmadığı gibi, iddia edilen yüzde 91 korumayı sağlaması için iki aşı arasının tam 21 gün olması gerekiyor.

Ancak bu iki dozu doğru dürüst uygulayamayacaklarını düşündükleri ülkeler için özel üretilmiş ve daha da etkisiz olan tek dozluk formülü de var.

Biz bu işe soyunan VisCoran İlaç Sanayii AŞ’nin ne üreteceğini devletimizin “şeffaflık” ve ticari sır politikalarından dolayı asla bilemeyeceğiz, her konuda olduğu gibi ekmek kırıntılarından ne yaptıklarını tahmin etmeye çalışacağız.

Biz birbirinin aynısı olan iki doz aşıyı düzenli uygulayamazken bu işi bir şekilde kotarıp Haziran sonunda 40 yaş üstünü aşılamayı bitireceğimize gerçekten inanan olacak mı bakalım.

Üretime ilişkin henüz sadece hayaller varken nasıl olacak bu işler bilemiyorum. Halen anlamadıkları şeyi daha açık söyleyeyim: İnsanları manipüle edebilirsiniz ama virüsleri edemezsiniz.

Meteorolojinin “tüm yurtta şakır şakır yağmur yağacak” raporunu okuduktan sonra yağmur duası tutturmaya benzemez bu. Denesin kılıç kaptan bakalım bir virüs duası tutacak mı?

Toplumun aşı masallarına değil, psikolojik desteğe ihtiyacı var.

Son Haberler