Gazete REDİran ve Türkiye: 100 yıl sonra yeniden istibdat ve isyan

İran ve Türkiye: 100 yıl sonra yeniden istibdat ve isyan


Gösterilerde tutuklananların aileleri, bu kez hapishane önünde eziyet çekiyor ve protestolara orada devam ediyor…

Ortadoğu 19. Yüzyıl’da büyük bir değişime gebeydi. İran ve Türkiye’deki hanedanlar ülkelerini eski ‘kudret’leriyle yönetemiyordu. En başta karşılaşılan sorun Avrupa’nın 19. Yüzyıl’da emperyalizme varacak olan sermaye birikiminin ihtiyaçlarıydı. Bu birikimi çoğaltmanın yolu Türkiye, İran ve Çin gibi kapitalizme daha geçiş yapamamış ve ekonomik olarak zenginliklerini Avrupa’daki gibi üretime ve sanayi gelişimine dönüştüremeyen geri coğrafyaları sömürmekti. İran ve Türkiye hâlâ büyük ölçüde topraktan alınan vergilere, feodal nitelikteki ekonomiden gelen gelirlere bağlıydı. Bu gelirler ise yetersizdi, ekonomide Batı’dan gelen basınç giderek merkezi otoritelerini sarsıyordu; Batılı devletlerin tehditlerine karşı çıkabilecek askeri ve bürokratik modernleşme programlarını finanse edemez hale geliyorlardı. Hindistan gibi işgale uğramak da mümkündü fakat bu üç ülke İngiltere, Fransa, Rusya gibi üç büyük devletin birbirlerine bu topraklar üzerinde fırsat vermeme çabası yüzünden bir şekilde yarı bağımsız, yarı sömürge kalmaya devam ediyordu.

Lenin 1920’de dünya devrimin partisi Komünist Enternasyonal’in İkinci Kongresi’nde yaptığı konuşmada tam bu durumu vurguluyordu:

“Emperyalizmin ayırdedici özelliği, bütün dünyanın, gördüğümüz gibi şu anda püyük sayıda ezilen halklarla muazzam servetleri ve büyük bir askeri gücü elinde bulunduran küçük sayıda ezen halklara bölünmüş olmasıdır. Eğer dünya nüfusunu bir milyar yediyüzelli milyon olarak tahmin edersek, bunun, bir milyarın üzerinde, yaklaşık olarak bir milyar ikiyüzelli milyonu, yani dünya nüfusunun aşağıyukarı yüzde 70’i, ya doğrudan doğruya sömürge bağımlılığı düzenine bağımlı kılınmış, ya İran, Türkiye, Çin gibi yarı-sömürge durumunda olan, ya da büyük bir emperyalist devletin ordusuna yenilerek bir barış antlaşması gereğince bağımlı durumda tutulan ezilen halklardandır.”

Merkezi otoritelerini ülkelerinin çıkarları için değil, kendi saray egemenlikleri için kurmaya çalışan ama saraylarının artan masraflarını ödeyemeyen padişahlar ve şahların durumu ise gülünçtü. Örneğin Osmanlı’da hâlâ Batı’nın ticari ayrıcalıkları baskın biçimde devam ediyordu ve Osmanlı 1856’da Galata’daki bankerleri es geçerek ilk defa doğrudan Batı’dan borç almaya başlamıştı. Bu borçlar devlet bütçesi her açık verdiğinde başvurulan bir yöntem haline gelmişti. Örneğin Sultan Abdülaziz’in pahalı köşk yaptırma merakı yüzünden borçlanma artmıştı.

İran tarihinde isyan

İran’da ise benzer bir süreç dış ticaret tekellerindeki hakların yabancılara satışı yoluyla gerçekleşiyordu. Örneğin İran şahı Nasreddin, sarayın masrafları için tütün tekelinin haklarını yabancılara satışa çıkarınca 1891’de çarşı esnafı ve ulemadan oluşan halk ayaklanmıştı.

1906’da İran’da bu durum bir kere daha büyük bir halk isyanına yol açtı. Nasreddin Şah’ın oğlu Muzaffereddin Şah İran’da bulunan petrolün ciddi bir payını saray masraflarını karşılamak için nakit karşılığı İngilizlere verince isyan patladı. Çarşı esnafı, modern bürokrasi ve iktidar kastının dışındaki ulema bir araya gelerek Anayasa ilan etti ve halk meclisi Şah’ın tekelinde olan pek çok yetkiyi kendi üstünde topladı.

1908’de ise Osmanlı kaynıyordu. İran’da girişlen anayasalcı devrimin başarısı ilham olmaya devam ederken, Padişah İkinci Abdülhamit’in istibdat rejimi son günlerini yaşıyordu. Abdülhamit bir yandan Batılı güçler tarafından parçalanan imparatorluktaki ulusların isyanıyla, diğer yandan modernleştirmeci programın askerler, doktorlar ve bürokrasi içinde yarattığı özgürlükçü, devrimci görüşlerle boğuşuyordu. Dış politikası Batılı güçleri birbirine düşürerek ama her seferinde büyük imtiyazlar vererek kurtulma olarak özetlenebilecek Abdülhamit, içeride ise İslamcılık düşüncesini pompalayarak ve siyasi polisin baskısına dayalı istibdat rejimiyle ayakta durmaya çalışıyordu.

1908’de ise artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı, halk vilayetlerde vergilere karşı bir süredir isyan ederken, Reval’de Rusya ve İngiltere’nin Osmanlı’yı paylaşmak için anlaştığı iddialarıyla ülke çalkalanıyordu. Makedonya’da ve Anadolu’da komitacı faaliyetler Türk, Ermeni, Bulgar devrimcilerince bir süreden beri çoğaltılmıştı. En son İstanbul’a sıçrayan kitlesel eylemler Abdülhamit’i Meclis’i yeniden açmaya zorladı ve Osmanlı yeniden meşrutiyet rejimine kavuştu.

100 yıl sonra yeniden devrim

O günlerden bugüne köprünün altından o çok sular aktı tabii. En başta kendi tahtlarının çıkarlarından başka bir şeyi savunmayan ve halkının Batılılar tarafından sömürülmesinde tekel olarak kalmak isteyen monarşiler Türkiye ve İran’da farklı tarihlerde kovuldu. İki ülke de farklı tarihlerde bağımsızlıkçı liderler tarafından yönetildi, örneğin Türkiye’de Mustafa Kemal Türk burjuvazisini yaratırken, onun çağdaşı Rıza Şah modernleşme programını hızlandırdı ve bir başka İran lideri Musaddık ülkesinin bağımsızlığı için emperyalizme kafa tuttu.

İran 1979’da devrim yaşadı; İslamcılar, sosyalistler ve liberaller el ele Şah rejimini devirdi. İran’daki iktidar mücadelesinde pasif konumda kalan sosyalistleri kolayca ekarte eden İslamcılar iktidara oturdu. O günden bugüne Ayetullahlar İran ekonomisini kontrol eden güç olarak Şah dönemi burjuvazisinin yerini aldılar ve giderek zenginleştiler. İran’da rejimin emperyalizmle olan çelişkileri ve İsrail karşıtlığı ona kendine özgü bir renk verse de bugün İran halkının sokaklarda haykırdığı fakirlik ve rejimi doğrudan hedef alması mollaların sömürü düzeninin emperyalist sömürüden çok da farklı olmadığını ortaya koymakta.

Türkiye ise 2002’den beri AKP tarafından yönetilse bile esas kırılma 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle yaşanmıştı. Türkiye’de işçi sınıfı hareketi ve sol ezilirken, neoliberal dönüşümler askeri cunta, ANAP, 90 dönemi koalisyonlarıyla beraber devam etti. Eğitimde ve bürokraside gerici kadrolar giderek yerleşirken, 2002’de AKP tüm bu gerici birikimin üzerine oturarak iktidara ABD emperyalizminin onayıyla geldi. AKP zamanla kendi çıkarları için belli uluslararası dolandırıcılıklar yaptı ve Ortadoğu’da kendi nüfuz alanını zorladı, bu emperyalizmle olan gerginliği arttırdı. 2002’den 2018’e kadar süren tabloya baktığımızda ama bir şey değişmedi, halkın artan fakirliği, işçi sınıfının gasp edilen hakları ve artan sömürü.

‘Dış mihraklar’!

Bugün iki ülke de görece emperyalizme kafa tutar gibi gözüken İslamcılar tarafından yönetilse dahi gerçeklik değişmiyor, sömürücü sınıfları temsil eden islamcı kesim kapitalist sömürüyü sürdürmeye devam ediyor ve halkın isyanını adice bir propaganda yoluyla ‘dış mihrakların’ işi olarak açıklamaya çalışıyor. Gezi’de yaşanan buydu, bugün İran’da da Ayetullah Hamaney’in sokaktaki halka ‘dış güçlerin işi’ demesinin arkasında bu var.

Öyleyse Bolşevik disiplininden gelen bizlerin 100 yıl önceden gelen ve bugün hala geçerli olan vereceği yanıt açık: İşçi sınıfı her zaman haklıdır, kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet!

——————————————————————————————

İRAN’DAKİ İSYANI AMERİKA VE İSRAİL Mİ KIŞKIRTIYOR?

Neredeyse 40 yıldır gerici mollaların istibdadı altında yaşayan İran’da, baskılara, yolsuzluklara ve gelir dağılımı adaletsizliğine karşı, yoksulluğa karşı ayaklanan halkı ABD ve İsrail’in kışkırttığına dair bir tartışma başladı. ‘Kışkırtma’ teorisini öne sürenler, kaçınılmaz olarak, İran halkının bu kışkırtmaya ‘uymaması’, evlerine gidip oturması gerektiğini savunuyordu.

Bir kere, hemen belirtmek gerekir: Dünyada tek bir olay yoktur ki emperyalizm ondan fayda sağlamaya çalışmasın. ABD ve onun dünyadaki baş müttefiki İsrail’in İran’daki molla rejimiyle arasının hiç de iyi olmadığını, dahası emperyalist şirketlerin İran petrollerine ve doğal gazına nicedir göz diktiğini cümle alem biliyor. İran’daki rejimin sallantıya girmesi, emperyalist şirketlerin ve dünya emperyalist egemenliğinin baş temsilcisi ABD’nin ellerini ovuşturmasına yol açacaktı elbette.

Peki, sırf emperyalistler bu işten menfaat sağlayabilir diye, İran’da sokağa çıkan ve hayatları pahasına, çıplak elleriyle gerici molla rejimine karşı isyan eden yüz binlerce emekçi ve yoksul insanı ‘emperyalizm yanlısı’ ilan edip, “Evlerinize dönün” mü diyeceğiz? (Hoş, biz öyle desek bile kaç yazar? O laflar gevezelikten öteye geçmez…)

Dünyanın dört bir tarafında iktidarların yolsuzluklarına, adaletsizliklerine karşı yükselen bütün isyanlar meşrudur. “Emperyalizmin parmağı” gibi bahanelerle, gerici  rejimleri savunmak bizim işimiz değildir.

Öte yandan, son dönemde dünyanın dört bir yanında meydana gelen isyanların tamamında, ülkemizdeki 2013 Haziran Ayaklanması’nda da, görülen çok önemli bir zayıflık söz konusudur: İsyanlarda devrimci bir işçi sınıfı liderliği yoktur. Bu nedenle, yoksul halkın sokaklara dökülmesiyle başlayan, gencecik emekçilerin hayatları pahasına gerici rejimleri sarsan, kimi zaman da deviren her isyan, hakim sınıf olan patron sınıfı lehine düzenin yeniden tesis edilmesiyle sonuçlanıyor.

O halde, şu ya da bu ayaklanmaya, “Emperyalizmin işine gelebilir” diye karşı çıkmak yerine, bütün dünyada devrimci işçi sınıfı partilerinin yaratılması için mücadele etmek ve isyanlarda işçi sınıfını iktidara taşıyacak devrimci programı öne çıkarmak zorundayız.

Komünist Manifesto’dan bu yana önemini hiç yitirmeyen, hatta her geçen gün çok daha büyük bir ihtiyaç haline gelen “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!” şiarının gerçek anlamı, bu zorunlulukta ifadesini bulmaktadır…

Kaynak: ENTERNASYONAL

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

24,153BeğenenlerBeğen
17,019TakipçilerTakip Et
1,360AboneAbone Ol