Gazete REDİdlib’de idin dibinde ya da yas…

İdlib’de idin dibinde ya da yas…

Yakınlarımın kaybından, cenaze bürokrasisinden, büyük şehirlerin mezarlıklarından, toprağa verilme ritüellerinden edindiğim bir sonuç var: Bir ülkedeki yaşam kalitesiyle ölüm kalitesi birbiriyle iç içe. Yaşarken ne kadar saygı ve ilgi varsa öldüğünde de bu böyle.

  • BORA ERCAN

Daha düne kadar Türkiye toplumunun büyük çoğunluğu İdlib’in nerede olduğunu bilmiyordu. En uzun sınırı olan komşusu hakkındaki bilgileri sınırlıydı -bu durum hâlâ pek de değişmiş değil.

Tarihsel ve kültürel ortaklığı olduğu komşularına sırt çeviren, onlarla düzgün iletişim kurmaktan uzak bir devlet politikası güden, onların varlığını hep bir sorunla tanımlayan resmi tarih, Doğu’nun geri kalmışlığını sürekli vurgulayan bir eğitim sistemi sonucunda onların bir tür barbar olduğu toplumun bilinçdışına kazınır ve zihin coğrafyasında ister istemez Suriye, İngiltere’den; İran Almanya’dan uzak bir konuma düşer.

Ermenistan’la komşuluğumuz bile sadece harita üzerindedir.

İmparatorluktan ulusdevlete geçişin, bu süreçte bölünmüşlüğün travmasının atlatılması dünyada hiçbir yerde bu kadar uzun süremez ancak özellikle dile yerleşmiş ifadelerle kendini var ederken ötekini yok sayma olgusu tekrar edilerek nefret söylemleri canlı tutulur. “Arap’ın derdi kırmızı pabuç”, “Arap yağı bol bulunca kıçına da sürermiş” gibi sözlerin dilde yer alması, kullanılması kabul edilemez. Zira, maalesef başka dillerde de Türkler hakkında böylesi sözler vardır, bu sözlerin sözlüklerden silinmesi barış için bir ilk adımdır.

İd, Freud’un 1900 başlarında insan benliğini anlamak için ortaya koyduğu kuramlardan birinin bir parçası. Buna göre insan id (alt ya da ilkel benlik), ego (benlik) ve süperego (üstbenlik)den oluşur.

Kısaca id açlık, dışkılama, cinsellik gibi temel biyolojik gereksinimlerin tatmini için herhangi bir toplumsal norma, kısıtlamaya, düzenlemeye gerek duymaz. Düzenleme aracı süperegodur. Bu ikisinin çatışması ve dengesi egoyu oluşturur.

Bu yazıda id kavramına biraz daha anlam yüklüyorum. O da özellikle süperegoyu baskılayarak sonuçlarını düşünmeden, değerlendirmeden o anda alınan kararların şehvetle uygulanması, bunun çok temel bir ihtiyaçmış gibi yapılmasına inanılması, her türlü araçla da buna başkalarının da inandırılması ve bunda ısrarla devam edilmesi.

İdlib’in zeytini meşhurmuş. Bombaların vurduğu o topraklarda çayırlar, börtü böcek, tohum taşıyan kuşlar, çiçek tozları, arılar, ilkyaz kelebekleri de ürküyor, korkuyor, ölüyor. Zeytin ağacı kuraklıkta kendini kilitler, çok az suyla yaşar. Şimdilerde İdlib’in zeytinlikleri içlerine kapanmış, yüzyılların Ortadoğu sabrıyla bu günlerin geçmesini bekliyor. İlk uygarlıkların kurulduğu yerlerden insanlar son uygarlıkların kurulduğu yerlere canlarını hiçe sayarak kaçıyorlar.

YAŞAM VE ÖLÜM KALİTESİ

Yaş ilerledikçe maalesef ve elbette (normal şartlarda) doğal olarak insan daha çok ölüme tanıklık eder. Yakınlarımın kaybından, cenaze bürokrasisinden, büyük şehirlerin mezarlıklarından, toprağa verilme ritüellerinden edindiğim bir sonuç var: Bir ülkedeki yaşam kalitesiyle ölüm kalitesi birbiriyle iç içe. Yaşarken ne kadar saygı ve ilgi varsa öldüğünde de bu böyle.

Her ne kadar bazı belediyeler bazı cenazeleri kaldırmayarak en temel görevlerini yapmıyor, ölüden ve yakınlarından öç almaya kalkıyor olsalar da, ülkedeki en hızlı işleyen sistem şüphesiz cenaze sistemidir. Hatta birçok belediye cenaze evine pide bile gönderir. Allah razı olsun! Fakat demeye çalıştığım şu:

Ölen birey ile yakınları vedalaşamıyor. Yas süreci gözardı ediliyor, önemsenmiyor. Sevdiğinizi hemen sizden alıp uzaklaştırıyorlar. Onun öldüğüne bile bir süre inanamıyorsunuz. Çok yakınsanız gasilhaneye giriyor ve iki tas su döküyorsunuz biricik varlığınıza. Babanızın başını elinize alıp onun yüzüne bakıp vedalaşırken gasilhane görevlisi ters ters bakarak, “Dua oku,” diye müdahale ediyor. Sonra imamefendi helallik istiyor, bilmediğimiz bir dilden ezbere dualar okuyor. Bilmem ne dernekleri tezgah açmış para toplamaya çalışıyor. Erkekler ağlamaya direnirken, kadınlar onlar için de gözyaşı döküyor…

Cenazemizi önceden açılmış, ağaçsız, dip dibe yerleştirilmiş, toplu mezarlıkları andıran beton mezarlara gömüyoruz. Toplumun en alt katmanından yoksullar ya da göçmenler ellerinde su dolu testilerle etrafta duruyor. İmama ve onlara bahşişlerini veriyor, eve dönüyoruz.

Evde çay ve bol hamur işi yeniyor. Yas sürecinin yaşanmasına eş dost akraba da pek izin vermiyor, her gelenle yeniden ağlanıyor, ölen kişi hakkında sohbetler ortada yok. Ölen kişinin kimliği ikinci plana düşüyor, ortada sadece ölüm var, şu günlerin Türkiyesi’nde olduğu gibi!

Öyle sürüncemede geçiyor günler. Sonra bunların acısı nasıl çıkar bilinmez. Ben kanser oldum mesela!

YAS SÜRECİ…

Türkiye Psikiyatri Derneği’nin sayfasında yas süreci dört evre halinde açıklanır. Bu evrelerin kesin süreleri olmamakla birlikte toplamda haftalar süreceği de açıktır. Yedinci, kırkıncı ve elli ikinci günlerin Anadolu geleneğinde yer almasının bu süreci kabaca tanımladığını düşünüyorum. Psikiyatri Derneği’nin yas süreciyle ilgili açıklamasındaki çarpıcı nokta şudur:

“Bazen sevilen kişinin ölümü ani, beklenmedik bir şekilde, özellikle bombalama, savaş, şiddet gibi olayların sonucunda gerçekleştiğinde ve/veya kişi bunlara tanık olduğunda yas süreci karmaşık bir hal alabilir, yas belirtileri daha şiddetli olabilir ve daha uzun sürebilir. Bu süreci travmatik yas olarak adlandırabiliriz.”

Kısacası resmi ve gayriresmi olarak yas tutmamız gerekirken sadece müzisyenler konserlerini iptal etmek durumunda kalıyor, bunun dışında ne hayat aksıyor ne maçlar erteleniyor her şey olanca akışındaymışçasına…

Ülkemizde resmi yas ilan edilmedi. Bayraklar yarıya inmedi. Sivil halk şehrin belli başlı merkezlerini karanfiller ve mumlarla donatmadı. Bir defter açılmadı. Siyahlar giyilmedi. Lokmalar dökülmedi, helvalar karılmadı…

Sanıyorum iktidar için yas bir tür yenilginin kabulüne işaret ediyor.

SAYGISIZLIĞIN NORMALLEŞMESİ

Yaşamını kaybeden askerler için gördüğüm sadece resmi törenlerin düzenlenmesi. Resmi törenlerdeki cep telefonu ve foto/video çekim fetişizmi saygısızlığın normalleşmesinin acısını vicdanlı insanlara yaşattı. Her şeyden bir gösteri malzemesi çıkarılması ne kadar da acınası bir durum.

Böylece, sağlıklı bir toplumsal yas yerine intikam hırsının körüklendiğine tanık oluyoruz. Süperego tamamen devredışı. Suriyelilere karşı milliyetçi eylemler ve söylemler yükseltildi ki neden sonuç ilişkisi kurularak somut bir düşünce ortaya çıkmasın. Yeni kayıplar içinse artık bir eşik oluştu, hızla kanıksanan bu durum insana depremleri de hatırlatıyor ister istemez.

Sahi en son deprem ülkemizde ne zaman ve nerede olmuştu?

İDİN DİBİNİN DİBİ

Kayıplar karşısında, aynı depremlerde olduğu gibi, siviller de sosyal medyanın geçiciliğine, uçuculuğuna, bir o kadar da kolaycılığına sığındı. Neredeyse herkes bir an önce unutmak istedi, acı gerçeği kabul etmek istemedi. Çözüm bulmak yerine nefret söylemini beslemeyi ve vicdanlı olmak yerine tarafgir olmayı seçti çoğunluk

Zaten sırtını döndüğü ‘despot’ komşusuyla ‘demokratik, modern’ bir ülke olan ülkesinin savaşını da tam olarak anlayamıyordu. Avrupa Topluluğu’na girme hedefi bir hayal bile değildi artık. Oradaki kayıplar ise milliyetçilikten öte sınıfsal bir duruma da işaret ediyordu. Ateş her zamanki gibi düştüğü yeri yaktı.

Şehit kelimesinin iki anlamı vardır. Biri şahit, tanık; diğeri din uğruna kendini feda eden kişi.

Müslüman bir ülkenin ordusu Müslüman bir ülkede Müslüman bir orduyla hangi din için savaşıyor? Yoksa, İşid militanlarının yaptığı gibi askerlerin görüntülerini annelerine göndererek idin dibinin dibinde mi var olunuyor?

Önceki İçerikYunan donanması seferber oldu
Sonraki İçerikBir bu eksikti!

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz

Salgın vurgunculuğu

90 yaşına kadar günü olan adam 60'ında ölüdüğünde 30 yıl boyunca devletler bu masraflardan kurtulmuş olacak. Edilen kârı hesaplayın! ...

Menzil, köy ve cemaat – 6

Menzil tarikatının hikayesi altıncı bölümle devam ediyor... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN Abdülbaki Erol’un 1993’te başlayan şeyhliğiyle, Menzil cemaati bugün de sürdürdüğü...

Çöküş…

Kapitalizmle birlikte burjuva siyaseti de çöküyor… FİKRET BAŞKAYA “Bu ancak şu anlama gelebilir: Oradan çıkmak için yol yok değil...

Menzil, Köy ve Cemaat -5-

Devleti adım adım ele geçiren tarikatın ibretlik öyküsü... Beşinci bölüm... YUNUS BAKİHAN ÇAMURDAN (Ön not: Yazının ilk beş bölümünün bağlantılarına...

RED Arşiv

RED Sosyal

23,980BeğenenlerBeğen
16,900TakipçilerTakip Et
1,350AboneAbone Ol